Kaynakça

12 Temmuz 2007



Kaynakça

www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2665

www.radyoilkhaber.com/site/suleyman/08022002.asp

www.hurriyetim.com.tr/agora/02/07/22/sanat_yazi.asp

www.geocities.com/akademyayadogru/makgulpamuk.htm

www.dergibi.gen.tr/polemik/Ayrinti.asp?HaberNo=29

www.bursalife.com/kitap.htm

www.2023.gen.tr/subat2002/okuma.html

www.nethaber.com/haber/haberler/0,1082,53645_7,00.html

Kar

(Orhan Pamuk /İletişim )

Orhan Pamuk, yazdığı her kitapla sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da en önemli edebiyatçıları arasına girdi. Ancak Pamuk’un son yıllarda yazdığı her kitap, başka hiçbir yazara kısmet olmayacak ‘anormal’ biçimde medyada tanıtım olanağına kavuştu. ‘Benim Adım Kırmızı’ televizyonda caption reklamlarla okuyucuya tanıtıldığında edebiyat çevreleri ve popüler kültür karşıtı gruplar büyük tepki göstermiş, Pamuk ‘medyatik’ olmak ve kitabını sattırmak için ‘medyayı kullanmakla’ suçlanmıştı… Pamuk’un son eseri ‘Kar’da, ‘kitap ve reklam’ tartışmaları arasında gündemi sarstı. Kitabın reklamı yapılır mı, yapılmaz mı diye tartışıla durulurken, Kar, en çok satanlar listesinin başına oturuverdi. Herşey bir yana Kar için, ‘küçük bir Türkiye modeli’ tanımını kullanan Pamuk’un, kitabı hazırlarken çok ciddi bir hazırlık çalışması yaptığı kesin. Pamuk, yazım öncesi kitabın geçtiği Anadolu şehri olarak Kars’a gitti. Şehri tanımak, romanında kullanmak ve yine kendi deyişiyle ‘yazarken kendini güvende hissetmek için’ ses ve görüntü kayıt cihazları kullandı. Bu çalışma sonrası Pamuk’un Kar’daki mekanları okuyucunun çıkıp dolaşmayı bile düşünebileceği kadar gerçekliğe ulaştı. Pamuk, gerçekte şanslı bir yazar… Kitap 17 Ocak’ta piyasaya sürüldüğünde Türkiye son 15 yılın en ağır kışını yaşıyor, kitapta olduğu gibi ülkenin tüm kentlerinde lapa lapa kar yağıyordu. Peki Pamuk, Kar’da ne anlattı? Kar, Kars’ın tüm yollarını kapatınca olaylar başlıyor. Önce bir pastanede siyasi bir cinayet işleniyor. Ardından tiyatro oyunu kanlı biçimde noktalanıyor. Derken, eski tiyatrocu ve solcu Sunay Zaim önderliğinde bir darbe yapılıyor. Tabii ki işin içine MİT, polis, kontrgerilla giriyor ve Kars’ta, siyasal İslamcılar ve Kürt milliyetçilerini hedef alan bir sürek avı başlıyor. Kargaşayı bize, yazar Orhan (Romanın kahramanlarından biri) kitabın en önemli ismi Ka’nın gözünden anlatıyor. Eski solcu, yeni İslamcı belediye başkan adayı, edebiyat düşkünü imam hatipliler, türban için direnen üniversiteli kızlar, iktidar borazanı yerel gazeteci ve Şeyh, Türkiye’nin küçük bir modeli aslında. Ka, yıllardır Almanya’da yaşayan siyasi bir göçmen. Şiiri unutmak üzere olan tanınmış bir şair. Kars’ta aşk ve mutluluk peşinde. Olaylar ve insanlar arasında savrulur dururken, ani bir ilhamla yeniden şiirler yazmaya başlayan Ka’nın tek derdi şiirleri ve sevgilisi İpek’le yollar açılır açılmaz Kars’tan kaçmak. Kar’ın en önemli özelliği diğer Pamuk romanlarına göre siyasal yönünün ağır basması. Uzun uzun, hiç renk vermeden, öfkeye kapılmadan,

bağırıp çağırmadan tarafların konuştuğunu duyuyor, meselelerin nasıl deşildiğine tanık oluyorsunuz. Kitabın reklamı olur mu? Bu tartışma daha uzun yıllar süreceğe benzer ancak Kar, size, en azından ‘Ellerine sağlık Orhan Pamuk’ dedirtecek! (6)

Kar

Yazar: Orhan Pamuk

Yayınevi: İletişim

Sayfa: 430

Orhan Pamuk, iki yıl süren sessizliğini kara kışın ortasında “Kar” isimli romanı ile bozdu. Modern zamanlarda Türkiye manzaraları verilme gayreti içindeki kitapta yapının şematikliği ve aynı zamanda mekanikliği ilk andan itibaren dikkati çekiyor. Ancak, bu durum Orhan Pamuk’ta sıklıkla karşılaşılan bir olay olduğu için, onu daha önceden tanıyan okuyucuları tarzı pek yadırgamıyorlar. Kitabın hikâyesi Ka (asıl adı Kerem Alakuşoğlu olmasına karşın kendisine Ka denmesini istiyormuş) isimli, bir dönem Almanya’da zorunlu sürgün yaşayan bir şâirin Kars’a gitmesi ve dönememesi çerçevesinde gelişiyor. Ka Kars’a, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki bir arkadaşının isteği üzerine orada bir anda artan kadın intiharlarını araştırmak için gider. Ka’nın Kars’a gidiş nedenlerinden birisi de “İpek” isimli eski sevgilisini görmektir. Ka, Kars’ta çeşitli kesimlerden pek çok insan ile görüşür, bu arada uzun zamandır kendisini terk eden ilhamı geri gelmiş ve şiir yazmaya başlamıştır. Kar nedeni ile kapanan yollar bir türlü açılamadığı için Ka, Kars’ta farklı, tanımadığı bir dünyada yaşamak zorunda kalır. Romanda göze batan hususlardan birisi, Pamuk’un hayatımızın içine girmiş olan pek çok ismi değiştirmeden kullanmış olması. Refah Partisi, Anavatan Partisi ya da MİT romanda her an gözünüze çarpabilir. Türkiye’deki siyasî tartışmaların ve gündemin çerçevesinde gelişen romandaki bazı kısımlar bazı çevreleri rahatsız edebilir. Fakat Orhan Pamuk, daha önce yazdığı romanlarından bilindiği üzre, kendisi üstüne gelişen tartışmalarda gerçeği saptırdığı iddialarından “Benimkisi roman gerçeği” diyerek sıyrılmakta uzmanlaşmış bir isim. Bu defa da öyle olursa şaşmamak gerek. Kitabı okurken göze çarpacak hususlardan birisi de, Kars tasvir edilirken, Ruslar’ın kısa süren egemenlikleri sırasında yaptıkları binâlardan bahsedilmesi. “Kars’ı tasvir ederken başka bir yol var

mı?” diye düşünenler olabilir, ancak en az iki yerde “yüz on yıllık taş binâ” şeklinde tasvir edilen binâlar için Pamuk gibi bir yazarın başka bir çıkış yolu bulamamış olması oldukça garip. Ayrıca, romanı okuyan herkesin anlaması pek mümkün gözükmüyor. Zirâ, Çehov ya da Turgenyev’i bilmeden, onları okumadan Pamuk’un bu kitabını okursanız bir anlama güçlüğü çekebilirsiniz.

Bizim tanıdığımız Orhan Pamuk, böylesi bir durumdan gocunmaz, ama biz yine de söyleyelim dedik.(7)

Pamuk’un kitabının adı “Kar” değil, “Kâr” olmalıydı!

Zaman gazetesinde, Uğur Özakıncı, 30 Mart 2002′de “Neden hâlâ kimse kızmıyor?!..” başlığıyla kaleme aldığı yazısında, kitap reklamlarına değinmişti. Özakıncı, “Orhan Pamuk’un öngördüğü ve özlediği biçimde neden hâlâ kimse kızmıyor ve Orhan Pamuk için bu ne kadar önemli bilmiyorum ama, ben kızdım. Romanına değil; pireyi deve yapmasına ve romanın ismindeki “a” harfinin şapkasını unutmasına (!) Doğrusu “Kâr” olmalıydı…” dediği yazısının tam metnini yayınlıyoruz:

Neden hâlâ kimse kızmıyor?!..

Türkiye’de bir roman yazarının ve kitabının; deterjan, banka, otomobil, çikolata, ciklet gibi ürünlerin reklamlarını taşıyan billboardlara çıkması, sanırım birkaç yıl önce Orhan Pamuk ile birlikte başladı. Ardından Ahmet Altan kullandı bu yöntemi, sonra Buket Uzuner, sonra yine Orhan Pamuk ve şimdilerde çoğu kişi…

Anlaşılıyor ki; bundan böyle, edebiyatımızın ağır topları, yeni kitapları için yeni pazarlama fikirleri de oluşturmak durumundalar. Ve hepsinden önemlisi, artık birçok yazarın, yayınevine gidip yeni kitabını teslim ettiği gün “Bana ne, bana ne, ben de Orhan abimiz gibi bir kampanya istiyorum…” demeleri mümkün…

Kitapların pazarlama çabaları içinde en dikkat çekici süreç, hiç kuşkusuz, Orhan Pamuk’un Kar isimli yeni romanının tanıtımında yaşandı. Çünkü Türkiye’de ilk kez bir kitap için televizyon ve radyo kanallarında da reklamlar yapıldı. Hem de reklamcılık sektörünün en baba isimleri tarafından tasarlanan reklamlar…

Kar dağıtıma çıktığı gün, gazetelerin en çok okunan sayfalarında, İletişim Yayınları tarafından verilmiş ilanlar boy gösterdi. Bu ilanlarda, Türkiye’de ilk kez bir romanın ilk baskısının 100.000 adet yapıldığı insanların gözüne gözüne sokuluyordu. “İyi de ne yapalım kardeşim 100 bin adet bastınızsa bastınız. Ben sadece bunun ancak bir taneciğini alabileceğim alabilirsem, 99.999 adet daha varsa bundan bana ne?!..” diye düşünebilirsiniz elbette. Ya da “Yoksa bu, ‘koş vatandaş koş, yetişen alıyor’ demenin başka bir biçimi mi?..” diye sorabilirsiniz. Ben “Bir kitabın 100 adet ya da 100.000 adet basılmış olmasının, o kitabın

niteliğiyle ne ilgisi olabilir?..” sorusunu tercih ederim…

Aynı ilanda, Batılı bir yayından yapılan alıntıda ise “O ne bir politikacı, ne bir bürokrat, o çağımızın en büyük yazarlarından biri…” biçiminde bir şeyler zırvalanıyordu. İlana şöyle bir baktığınızda, ilanın, Orhan Pamuk’a hiç de yakışmayan bir aşağılık kompleksiyle üretildiğini rahatlıkla görebilirdiniz. Düşünsenize, “Bu ülkenin ve çağımızın en büyük yazarlarından biri” ne kadar da “büyük” bir yazar olduğuna bizi inandırabilmek için, “gâvur” diyarlardan bir gazetenin kendisi hakkında yazdığı bir yazıyı referans gösteriyordu. Bunu dolaysız bir biçimde kendisi söylese, ya da yayınevi onun hakkında söylese, daha mı az inandırıcı olacaktı? Yoksa aslında söylenmek istenen şu muydu: “Bakın elin ‘gâvur’u bile adamı göklere çıkarıyor, bu adam çok önemli bir adam. Ama nerede sizde onu anlayacak kafa!..”

Bu noktada, şu soruyu da sormadan geçemeyeceğim: Orhan Pamuk, Batı’nın çoktandır (Doğu’nun kendi içinde) aradığı tipik ve nasırlaşmış yarı–siyasi, post–modern bir oryantalist olmasaydı, acaba bugün kaç dile çevrilmeyi başarabilmiş olabilirdi?..

Kitabın cümbüşlü dağıtımıyla beraber, birçok televizyon kanalındaki reklam filminde, Orhan Pamuk’u, kar üzerinde kırt kırt kırt diye gizemli bir şekilde yürürken gördük. Radyo kanallarında romandan bölümler dinledik. Halk otobüsü, belediye otobüsü beklediğimiz duraklardaki ışıklı panolarda bakıştık romanla. Kars Belediyesi’nin romandan bilmem kaç tane toptan alıp hemşehrilerine yüzde bilmem kaç indirimle sattığını okuduk haberlerde. Sonra da hangi televizyon kanalını zapladıysak Orhan Pamuk’u gördük bir masada, Kar hakkında konuşurken…

Ne diyordu Orhan Pamuk: “Bu kitaba herkes çok kızacak. Her kesimden büyük tepkiler gelecek. Bu kesin. Ama ben bu kitapta bir taraf değilim, sadece sorular sordum, objektif gözlemler yaptım…” Uzun bir süre Orhan Pamuk’un hangi röportajını okusam ısrarla bunu vurguladığını gördüm: “Bu romana her siyasal kesim kızacak, kıyamet kopacak, herkes tartışacak, herkes saldıracak, ortalık kızışacak…”

Bırakın siyasal kargaşa çıkmasını; Orhan Pamuk’un, Kar’da yaptığı ifade hatalarından ve Türkçe katlinden dolayı, Türkçe dersleri pekiyi olan ilkokul çocukları ile öğretmenleri bile ayaklanmadı henüz…

Oysa, aynı ifade hatalarını ve dil katlini genç, çiçeği burnunda bir romancı yapsaydı, onu çoktan edebiyat dışına postalayıverirdi sevgili eleştirmenlerimiz. Buna karşılık aynı kişileri bugün Kar’a methiyeler dizmek konusunda birbirleriyle yarışırken görüyoruz. Anlaşılan, eyyamcılık, Erman Toroğlu’nun sandığı gibi sadece futbol hakemlerine özgü bir rahatsızlık değil…

Elbette ki, bütün bunları umursayanlar da var, umursamayanlar da. Ama umursamayanlar çoğunlukta olsa gerek ki; Kar henüz (varsa) edebi nitelikleri açısından bile tartışılmadı, hâlâ kimse kızmadı, hâlâ ortalık karışmadı, hâlâ kıyamet kopmadı, Orhan Pamuk hâlâ aforoz edilmedi…

Orhan Pamuk’un öngördüğü ve özlediği biçimde neden hâlâ kimse kızmıyor ve Orhan Pamuk için bu ne kadar önemli bilmiyorum ama, ben kızdım. Romanına değil; pireyi deve yapmasına ve romanın ismindeki “a” harfinin şapkasını unutmasına (!)

Doğrusu “Kâr” olmalıydı…(5)

ORHAN PAMUK

1952 yılında İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini Robert Kolej’ de bitirdi. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi’ ne devam etti, daha sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Yüksekokulu’ndan 1977’ de mezun oldu.

ESERLERİ

Karanlık ve Işık adlı romanıyla 1979 Milliyet Roman Yarışması’nda birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Daha sonra Cevdet Bey ve Oğulları ( 1982 ) adıyla yayımlanan bu roman ayrıca 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı’ nı da aldı. İkinci kitabı Sessiz Ev ( 1983 ) ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’ nü kazandı. Bunu Beyaz Kale (1985), Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994), Benim Adım Kırmızı (1998) izledi. Gizli Yüz filminin senaryosunu yazdı. Bu çalışmasını 1992 yılında kitaplaştırdı.

HAKKINDA YAZILANLAR

“Valla Yahudi Değilim” Cemal A. Kalyoncu Aksiyon

Aksiyon sayı 391 15 Haziran 2002

Orhan Pamuk, Nişantaşı kültüründen gelen bir kişi. Geçmişi ve ailesiyle ilgili bilgileri ilk defa Aksiyon’a anlatmaya karar verdi. Hakkındaki iddiaların hemen hepsini zor da olsa cevapladı.

Hayallerini fazlası ile gerçekleştirmişti. Ama hedeflediklerinin bitmediğini düşündü. Şimdiye kadar yedi tane roman yazmıştı. Aklında 19 tane daha roman konusu olduğunu hatırladı. Bir kere bunları mümkün olduğu kadar iyi yazmak istiyordu. İkincisi, onların Türkiye’de ve yurt dışında okunmasını istiyordu. Sonra, kitaplarının bugün okunması kadar, onların, böyle, yan yana dizilmiş eserler yığını olarak yarına kalmasını istiyordu. Başka istekleri de vardı: “Tüm bunlarla birlikte hayattan memnun ve mutlu olmak istiyorum, acı çekmek istemiyorum.”

– Mutlu değil misiniz?

“Değilim. Mutsuz da değilim. Gri bir havadayım şu an.” Şimdilerde de gri bir rengi vardı ama yaklaşık üç yıldır ertelediği bir röportajı gerçekleştirecekti o gün. O gün, hayatını konuşacaklardı. Belki romanlarında kahramanlarına yüklediği, ama hangi romanının hangi karakterinde kendisinden izler bulunduğunu okuyucularının da bilmediği hayatını ilk kez, hem de bir bütün olarak anlatacaktı.

– İntihar etmeyi hiç düşündünüz mü Orhan Bey?

“Bunları başkalarına ko–lay–lık–la söyy–le–ye–mem. Belki burada da herşeyi söylemeyeceğim. Siz, ‘Hayatta en büyük acınız ne?’ diye sorarsanız ben bunu söylemem. Ama bir tanesini anlatayım size.

22–30 yaş arası durmadan, günde 10 saat roman yazdım. Romanlarımı yayınlamıyorlardı. Çevrem de yavaş yavaş delirdiğime hükmediyor ve bunu bana inandırmaya çalışıyordu. Çünkü ‘mimar/mühendis olacakken tahsili bıraktı. Roman diye birşeyler yazıyor. Hatta onlar ödül de alıyor, fakat yayınlanmıyor.’ Sadece karım olacak kişi vardı yanımda. Onun dışında çok yalnız hissediyordum kendimi. Bu benim en sıkıntılı dönemimdir.”

Baba tarafı Gördes müftüsü

Şimdi buraya bir virgül koyalım ve Orhan Pamuk’un köklerine doğru bir yolculuğa çıkalım. Önce baba tarafı… : “Babam tarafı Türkleşmiş Çerkezlerdir.” Ailenin şeceresi ile ilgili bilgileri daha çok Şevket Pamuk’tan ediniyoruz. Şevket Pamuk, Orhan Pamuk’un 18 ay büyük ağabeyidir: “Hem babaannem hem anneannem tarafı 1890’lara kadar Manisa’nın Gördes kazasında yaşıyor.” Şevket Bey’in söylediğine göre ailenin baba kanadı buranın yerlisidir: “Mesela baba tarafımdan Sabit Bey, 19. yüzyılın ikinci yarısında Gördes Müftülüğü yapmış. Babaannemin annesi tarafı ise, 1850–60’lardaki Kafkas göçüyle Gördes’e yerleştiriliyorlar.”

Orhan Pamuk’un dedesi Mustafa Şevket ve ailesi daha sonra Gördes’ten İzmir’e gider. Oradan

da Teknik Üniversite’nin (İstanbul) ilk mezunlarından olarak, mühendis çıkar: “Cevdet Bey ve Oğulları kitabında ondan etkilendim ama onu anlatmadım. Dedem İsmet Paşa’nın döneminde demiryolu yapımından epey para kazanmıştır.” (Mustafa Şevket Bey’in Abdullah adındaki kardeşinin kızı Turan Hanım da ünlü felsefe profesörü Hüseyin Batuhan ile evlenmiş, ailenin tanınmış bir başka ferdidir. Diğer kızı Selçuk Hanım ise resim eğitimi alıp Fransız bir ressamla birleştirir hayatını.)

Mustafa Şevket Bey evlilik zamanı gelince hayatını (Maide) Pakize Hanım’la birleştirir. Ve üç çocuk sahibi olur: Özhan (doktor), Aydın (mühendis olur), Gündüz (Orhan’ın babası, o da mühendistir) ve Gönül (gazeteci Bedii Faik Akın’ın, hukuk fakültesi dekanlığından emekli kardeşi İlhan Akın’la evlendi): “Eskiden hep saklardım bunları.” Pamuk’un dedesinin 1933–34’lerde ölümü aile için büyük kayıptır: “Dedemin ölmesi, büyük para kazanma mekanizmasının sona ermesi demekti. Mühendislik okuyan babamla amcam, kısa süre içerisinde –bunu gülümseyerek söylemiyorum– dedemden kalan paraların büyük bir kısmını, iddialı bir şekilde büyük yatırımlara, ihalelere girerek 1950’lerin sonuna doğru batırmışlar. Hayat standardında bir düşme olmadı ama benim çocukluğum o malın satılması, bu malın satılması, babaannemin ağlaması ve fakir düşme hikayelerinin arasında geçti. Nitekim babam da işte böyle özel girişimci müteahhitlikten bir yöneticiye evrildi. Bizi bırakıp kaçtı, Paris’te yaşadı.”

Orhan Pamuk’un babası Gündüz Pamuk da inşaat mühendisliği okur. İşleri tasfiye ettikten sonra Paris’e gidip IBM şirketinde çalışmaya başlar. Sonra ilk bilgisayarcılardan olarak IBM’in Türkiye şubesini açar ve Türkiye müdürü olur (1959–64). 1964’te Koç Topluluğu’nda çalışmaya başlar, Aygaz Genel Müdürlüğü, Koç Holding Plan Grubu Başkanlığı, Arçelik ile Garanti Bankası Yönetim Kurulu üyeliği ve 1978’den sonra iki yıl da Petkim Genel Müdürlüğü yapar. 2001’e kadar da mezun olduğu

üniversitede öğretim görevlisi olarak bulunan Gündüz Pamuk, İsmet Paşa ile Heybeliada’dan tanışıklığından dolayı SODEP’in kurucuları arasında yerini alır: “Halk Partisi yakınlığı ailede hep vardı. Ben, ‘Tabii Halk Partisi’ni sevecekler, çünkü Halk Partisi döneminde zengin oldular’ diye söylüyorum.”

Büyükdedesi Girit’te vali

Pamuk’un anne tarafı ise 1720′lerde Girit Valiliği de yapmış İbrahim Paşa’ya dayanmaktadır: “Anne tarafımı size en iyi Doğan Hızlan anlatır aslında. Çünkü Doğan Hızlan anne tarafımdan akrabamdır. O meraklıdır ya böyle soyluluğa falan. Bilmem ne paşa nereden devşirilmiş…” (Burada yine Şevket Pamuk’un yardımına başvuruyoruz. C.K.): “Aile Kaptan–ı Derya İbrahim Paşa’ya dayanıyor. Paşa, ayrıca 1720’lerde Girit valiliği de yapmış. Sicilli Osmani var, orada rastladım kayıtlara.” İstanbul Ticaret Odası’nın kurucularından Basmacızade olarak anılan kişi de Pamuk’un dedesinin dedesi veya amcası, yani aileden birisidir. Bez işi yaptıklarından dolayı Basmacızade olarak anılan Pamuk’un dedesinin babası İbrahim Ferit’in, Cevdet dışında Fuat ve İzzet adında iki oğlu daha olur. Cevdet Ferit’in amcası Nejat Basmacı da İstanbul Ticaret Borsaları Birliği Başkanlığı yapmış birisidir. Söz Orhan Pamuk’ta yine: “Bir zamanlar İş Bankası Genel Müdürü de olan Ferit Basmacı da aynı aileden geliyor. Aslında, sevmediğim ve kimsenin de bilmesini istemediğim küçük adım da Ferit’tir. Ailede bazıları Basman, bazıları da Basmacı soyadını almış ama aynı ailedir.” Pamuk’un annesinin babası Cevdet Ferit (1882–1953), Almanya’da hukuk eğitimi alıp, Darülfünün (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’ne dönüşene kadar (1933) orada dersler verir: “Atatürk’ün 1933 reformundan sonra üniversiteden uzaklaştırılmıştır.”

‘Şevket’le gerilim var aramızda’

İşte bu Cevdet Ferit de Nikfal Hanım’la evlenir ve üç kız babası olur. Kızlarının en büyükleri (emekli hukuk profesörü) Türkan Hanım, Hayat dergisinin kurucusu şair Şevket Rado ile, en küçükleri Gülgün de, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın oğlu Üstün’le evlenir. Cevdet Ferit–Nikfal çiftinin ortanca kızı Şeküre ise Mustafa Şevket–Pakize çiftinin çocuğu, Orhan Pamuk’un da babası Gündüz Bey’le evlenmeye karar verdiğinde yıl 1949’dur: “Sinemanın benim hayatımda önemli bir yeri vardır. Çünkü annemle babam sinemada tanıştı.” Orhan doğduğunda sene 1952’dir: “Ailede hiç Orhan dede tanımıyorum, ama annem ‘Bu ismi veriyorum, bu olsun’ dedi.” Çiftin, 1950’de doğan diğer çocukları da Şevket’tir: “Gerilim var aramızda. O gerilimi

anlatmamdan da haklı olarak şikayetçidir. Fakat ben yazarım, yazdım ve ona gülümseyerek söylüyorum, yazmaya da devam edeceğim. Tabii onunla çatışıyor görünmek de istemem. Doğru da değil. Arkadaşız.”

– Aranızdaki meselenin sebebi nedir?

“Bizim gibi babaerkil toplumlarda, birinci erkek çocuk bütün kuralları koyar, yasaları önerir. İkinciye de birşey kalmaz. Ona oyun oynamak, hayal kurmak kalır.”

‘Tembel, şımarık, sulu öğrenci’

İlkokula, amca ve babasının da okulu olan Işık Lisesi’nde başlayan küçük Orhan, iki sene sonra babası IBM Genel Müdürü olup Ankara’ya gidince, başkentteki Mimar Kemal İlkokulu’na devam eder. Tekrar İstanbul’a döndüklerinde Işık Lisesi bu sefer almaz Orhan’ı. O da Şişli Terakki’den alacaktır diplomasını. Ardından hemen Robert Kolej’e kaydını yaptırır. 1970 yılında buradan mezun olur. Pamuk’un, o yıllarda bugünkünün aksine bir imajı vardır: “Tembel, başarısız, şımarık, durmadan şaka yapan ama okulda ressam olarak bilinen falan… Yani bugün toplumda hiç bilinmeyen öyle bir imgem vardı.” 6–7 yaşlarında resme başlayan Pamuk, 22 yaşına kadar resme devam eder. Robert Kolej’in ardından dedesi ve babası gibi önce İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mühendis olmak için okumaya başlayan (1970) Pamuk, üçüncü yılın sonunda buradan ayrılır. Askerliğini tehir için yine de bir okul olsun diye de (İstanbul Üniversitesi) gazetecilik bölümüne geçer ve burayı 1977′de bitirir. Yine askere gitmemek için mastere başlar. (Pamuk, 12 Eylül’den sonra çıkan kısa dönem askerlik imkanıyla Tuzla’da 4 ay yapacaktır askerliğini.)

‘Ailem maneviyatımı bozardı’

Pamuk’un 22 yaşında iken resmi bırakmasının sebebi romancı olmaya karar vermesidir. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları’nı yazmaya başlar. Pamuk bu dönemde, hatta biraz daha önce 18 yaşlarında iken kolejdeki burjuva arkadaşlarından birdenbire kopar ve kendi iç dünyasına çekilir. Bunda belki aile içindeki tartışmalı ortamın da etkisi vardır: “Kabaca kavgalı bir ailede yetişmek… Bütün bunlar bende iz bırakmıştır, ama Türkiye’de ailelerin belki yüzde 70–80’i böyledir. Annemle babam kavga ettiklerinde beni alır Şevket Radoların evine, ağabeyimi de başka bir yere bırakırlardı.” Annesi ile babası 1972′lerde evleri ayırır, 1978′de resmen boşanırlar. (Gündüz Pamuk, ikinci evliliğini ise, 1989–93 yılları arasında da SHP Merkez Disiplin Kurulu üyeliği yapmış Fatma Feyza (Geç) Hanım’la gerçekleştirir ve 1980′de de Hümeyra adlı bir kızı olur). Bu dönem Şevket Amerika’da olduğu için annesiyle Teşvikiye’de yalnız oturan Pamuk’un hayatındaki en zor dönemdir: “O süre içerisinde annem bana anlayış göstermedi. Siz roman yazıyorsunuz ve roman yazmanızın bir sonuç vermeyeceğini kafanıza kakıyor. Türkçe söyleyeyim, maneviyatımı bozardı. Saçmalıklarla uğraştığımı düşünürdü. Ama çok önemli değil. Bu dönemde babam birazcık daha hoşgörülü idi.”

‘Bir baltaya sap olamadın…’

Peki Orhan Pamuk nasıl ve niye yazma ihtiyacı hissetmiştir? Bu sorunun cevabı, biraz da olsa Pamuk’un ikili ilişkilerdeki başarısızlığında yatmaktadır: “Ben bu konularda çok başarısızdım. İstediğim

gibi kız arkadaşım olmazdı. Karizma da yoktu.”

– Böyle olmanız mı sizi yazı yazmaya itti acaba?

“Bu beni yazarlığa kesinlikle itmiştir, ‘Ben size göstereyim, bakın ben ne kadar parlağım deme isteği.” Bu döneminde bir tek kişi hariç, herkes ve herşey Pamuk’un karşısındadır. Önce anne ve babasının eleştirilerine göğüs germek durumunda kalır. Sonra yakın çevresinin: “Mesela yakın aile çevremizde bir düğüne/davete gitmeye utanırdım. Çünkü orada, aile çevresinden olan bütün insanlar, –yaşım gelmiş 28–30’a, bilen utandığı için sormaz, ama bilmeyenler– ‘Aaa sen Gündüz’ün oğlu musun? Ne yapıyorsun şimdi?’ diye sorarlardı. (Çok kısık bir sesle) ‘Hiç bi–şey, ev–de–ro–man ya–zı–yo–rum.’ Çok zor bir durum. Sonra ‘Hiç bir baltaya sap olamama’ lafı benim için büyükler tarafından çok kullanılmıştır ve onları öldürmek isterdim.’

Belki bu da kamçılamıştır sizi.

“Biliyordum, Cemal Kalyoncu’nun da annemin ve babamın söylediklerini diyeceğini biliyordum. Annem ve babam da ‘Demek ki seni iyi yetiştirmiştik de böyle yapmışsın. Niye şikayet ediyorsun?’ diyor. Bu mantığa karşı hiç birşey söylenemez. Halbuki bu konuda çok acılarım var ama anlatmam herhalde.”

89. dakikada atılan gol

Pamuk, bu uzun dönemde böyle dini olmayan bir içsel hayat yaşamaktadır: “Kendimi sol olarak görüyordum ama bir parti ya da siyasi gruba girip faaliyet gösterecek biri değildim. Bu iç dünyamı dostça bir şekilde emecek, beni içine alacak toplumsal kurumlar da eksikti. Bu süreçte ben korkunç derecede kitap okudum.”

Orhan Pamuk, yazar olmakla olmamak arasındaki bu maçında 89. dakikada attığı golle maçı lehine çevirir: “Ben de ‘Ne yapalım artık’ı oynadım hayatta. Çünkü para vermek istemiyorlardı. Annem ‘Baltaya sap ol, git bir yerde para kazan’ diyordu. Ben de gideyim bir reklamcı mı olayım gibi, oralara yaklaşıyor olabilirdim. Ama olmazdım, biliyordum, olmazdım.”

– O golü atamasaydınız…

“30 yaşına kadar hiç iyi oynayamadım, durum kötüydü ama inanmaya devam ederdim.” Orhan Pamuk’un bu dönemde yanındaki tek kişi, daha sonra eşi olacak, şimdilerde ayrılmak üzere olduğu Aylin (Türegün) Hanım’dır: “Onun anne tarafı Rus İhtilali’nde Türkiye’ye gelmiş Beyaz Rus’tur.” Orhan Pamuk’un, 1982’de evlendiği ve doktorasını yaptığı için ancak 1991’de bir kız çocuğu (Rüya) dünyaya

getirdiği eşi Aylin Hanım, Kazım–Nadide Türegün çiftinin kızıdır. Pamuk’un Beyaz Rus dediği Aylin Hanım’ın annesi Nadide Hanım da, Hacıyusufzade Mehmet Bey’in torunu, Ali ve Leman Tecimer’in de

kızıdır. Aylin Hanım’ın, Fethi Naci ile iktisat fakültesinden sınıf arkadaşı olan babası Kazım Türegün de, Osmanlı dönemi Adliye Nazırı Kazım Bey’in torunudur. (Kazım Bey, Danıştay eski başkanı Hazım Türegün’ün yeğeni, İntes İnşaat Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Avukat Necip Türegün’le ise kuzendir.): “Aylin’le bu sıralar biraz uzaklaşıyoruz. Oraya girmek istemiyorum. Karımdan ayrılıyorum diye de yazabilirsiniz.”

Pamuk’un ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1982′de basılır. Kitap 1979 Milliyet gazetesi ile 1983’te de Orhan Kemal Roman Armağanı kazanır. Sonrasında Sessiz Ev, Beyaz Kale, Kara Kitap, Gizli Yüz (Senaryo), Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı ve Kar, Pamuk’un külliyatına ilave olacaktır.

Küçüklüğünde futbolla var olan ilgisini 1985’te Amerika’ya gidince bırakan Orhan Pamuk, eskiden kalan alışkanlıkla Fenerbahçeli’dir. “Müzikten bahsetmeyelim, müzik benim eksiğim” diyen, “Gerçek bir sanatçının hobisi yoktur” anlayışını savunan, sinemayı ve kitap okumayı seven, seyahatlere dinlenme zamanları gözüyle bakan Orhan Pamuk’u dinlendiren bir başka şey ise, Türkiye’nin seslerinden uzak olmaktır:

“Türkiye’nin dertleri beni yorar.”

Orhan Pamuk, belki bütün yazarlar gibi romana kensdisinden karakterler yüklemiş birisidir de: “Cevdet Bey ve Oğullarında Refik en çok yakın olandır. Ömer’de de birşeyler vardır. Sessiz Ev’de bana tam yakın bir kahraman yoktur. Beyaz Kale’de iki kahraman da bana benzer ama uzak bir şekilde. Yeni Hayat’taki kahraman da bana biraz benzer. Benim Adım Kırmızı’da Orhan. Kara ile Katil de biraz benzer. Kar’da da Orhan olarak silik bir kişi şeklinde görünürüm ama bana benzeyen tabii ki Ka’dır. Kara Kitap’taki Galip ise bana tüm kahramanlarım içinde belki de en yakın olanıdır. Galip ve karısı Rüya’nın ilişkisi, benimle karımın ilişkisi üzerine kurulmuştur.”

Orhan Bey, sizin için ‘Çok satıp az okunuyor’ diyorlar…

“Artık o kadar çok duyduğum bir laf ki. Bir kısmı doğru, bir kısmı yanlış. Yeni Hayat 200 bin tane sattı. Bence o kitabı anlayacak 200 bin okur yok Türkiye’de. Ama Benim Adım Kırmızı, o

da 170–180 bin tane sattı. Onu anlayacak 180 bin kişi var bence. Ama onun için de böyle dediler. Hatırlatmak isterim ki, benim kitaplarım artık yurt dışında da çok satmaya başladı.”

– Yalçın Küçük de kitaplarında sizden bahsediyor…

“Okumadım bile. Bu konuya girmek istemiyorum. Konu dışı söylüyorum. Bu adamcağız tutturmuş, benim Yahudi olduğumu söylüyor, kitabına da almış. Kitapları okumadım. Pek çok insan da bunu bana söylüyor. Bu, bana çok ayıp geliyor. Ben Yahudi değilim, ben Selanikli değilim. Olsam söylerim, geçmişime ait aile ağacımı anlattım size. Böyle birşeyin ilgi gördüğü toplumda yaşamaktan utanıyorum. Ama böyle ben Yahudi değilim demekten de utanıyorum. Çok kötü bir durum. Çünkü o zaman ‘Yahudilerden baskı var, kendini sevdirmek için, valla ben Yahudi değilim… O da buralardan bir malzeme buldu, cevap vermek istemiyorum. Bazı düzeyler var bence… En sonunda açar birgün bakarım, ama inanın okuyamam.”

“Ben Yahudi, Selanikli değilim. Olsam söylerim. Ama böyle ben Yahudi değilim demekten de utanıyorum.” (1)

Orhan Pamuk ve Kar

Medyada Orhan Pamuk ve son yayımlanan kitabı KAR fırtınası esiyor. Pamuk kanaldan kanala koşup, gazetelerdeki söyleşilerle, zaten bombardımana dönüşen “kitap reklamı” kampanyasına kendisi de katkı sağlamaya çalışıyor.

Geçenlerde bir TV programında şöyle dedi Pamuk, “70′li yıllarda herkes bir yerlerde bir şeylere karışmışken ben öfkemi açığa vurmak için 8 yıl eve kapandım ve tam 2,5 roman yazdım. En iyi romanı ben yazmalı, en iyi romancı ben olmalıydım.” Bu sözler bile Pamuk’un ustalıkla gizlediği, açgözlü, yarışmacı ruhunu açıklamaya yetiyor.

Belki her insanda bulunan ama dizginlenmesi, ıslah edilmesi gereken bu duygunun tutsağı olmuş gibi Pamuk.

Başka bir söyleşide de şöyle diyor “Ben varlıklıyım ve bu zenginliğimi uğraştığım alana aktarıyorum. Bir çok edebiyatçının bu şansı yoksa, bu benim suçum mu?”

Tartışılan “Kitabın pazarlanması, reklamı olur mu?” Elbette kitaplar tanıtılıp, okuyucu ehli kişiler tarafından bilgilendirilecektir. Bu doğal ve gereklidir.

Ama siz tüm Türkiye’yi özellikle İstanbul’u Orhan Pamuk ve kitabına boyarsanız ve bu adamın edebi yeteneği tartışmaya son derece açıksa, karşı tepkilerin gelişmesi kaçınılmazdır.

Pamuk’un kitabı CEVDET BEY ve OĞULLARI, ardından BEYAZ KALE ve KARA KİTAP’ı okudum. YENİ HAYAT’ı 20 sayfada bıraktım. ve ben bu adamı hiç sevmedim, sevemedim. Edebi formasyonu bir yana, koca gözlükleri ardında hep bir hinoğlu hinlik sezdim. Yarışmayı sevmediğimden de hırslı, ihtiraslı, kariyer için servet harcamaktan çekinmeyen bu adama içten gıcık kaptım. Ölüm oruçlarında Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli’nin yanında görünmesine bile uyuz oldum. O fotoğrafta kendi reklamına dönük siyasi çirkin bir oportünizm sezdim.

Cevdet Bey ve Oğulları klasik formda yazılmış bir kitaptı. BEYAZ KALE ve KARA KİTAP’ta. Ne anlattığını şu an bile doğru dürüst hatırlamıyorum. Dediğim gibi YENİ HAYAT’a başlamadan bıraktım.

Son yıllarda ciddi bir okuma zorluğu çektiğimden BENİM ADIM KIRMIZI’yla hiç ilgilenmemiştim. Bizim Melek’in ısrarıyla (kitabı da o getirdi) 1500′lü yıllarda İstanbul ve Nakkaşları anlattığı kitabı okudum. Ve gerçekten keyif aldım.

Burada bir paragraf açmam gerekiyor. Özellikle az yazılan az okunan ülkemizin Orhan Pamuk’lara elbette şiddetli ihtiyacı var. Bütün olumsuzluklara ve iticiliğine (tabi bana

göre) rağmen, emek, zaman ve göz nuruyla harcadığı çabayı yadsımak kolaylık ve basitlik olur tabi.

En üste koyduğu çıtaya ulaşmak için bir ömrün bedelini de asla unutmamak gerek.

Ama ben en üstlere konulan çıtaları sevmiyorum. En üstlere konulan çıtalara ulaşmak için bir ömrü heba eden insanları sevmiyorum.

Oturduğu evin altındaki bakkala, manava, kasaba bir “merhaba” diyemeyecek kadar köpürmüş bir kibri sevmiyorum.

Snop, küstah, züppeleri sevmiyorum. Halkın içine bulaşmadan, onları tepeden mercek altına alan Entellektüelleri hiç sevmiyorum.

Sokaklarımın kirli yağmurlarından fabrikalarımın ter kokularından, yoksul sokak çocuklarımın kahreden bakışlarından, gözlerini ve yüreğini korkarak kaçıran aydın bozuntularını hiç mi hiç sevmiyorum.

Ben sıkı bir kumarbaz olan Dostoyevski’yi iflah olmaz bir alkolik olan Bukovski’yi seviyorum.

Halkı için kurşuna yürüyen Lorca’yı, Neruda’yı seviyorum.

Ben “AYRILIK SEVDAYA DAHİLDİR” diyebilecek kadar aşkı sonsuzlaştırabilen Atilla İlhan’ı seviyorum…

Süleyman TAKUNYACIOĞLU (08.02.2002) (2)

Orhan Pamuk için ne yazdılar?

Orhan Pamuk, 1 ay süresince Superonline’ın VIP konuğu oldu ve yüzlerce ziyaretçi, Pamuk’a özel mesaj gönderdi. Şimdi bu mesajlar, Orhan Pamuk’a iletiliyor;

Gönderilen mesajlardan birinde deniyor ki: Sayın Orhan Pamuk, Bir romanın bu kadar büyütülmesinin övülmesinin nedenini çözemedim. okudum ama son derece acemice bir roman. basit bir o kadar da defalarca yazılmış roman kalıpları kullanılmış. özgün hiçbir tarafı yok. bunca övgüyü hak etmiyor ne roman ne de yazarı…

Tarık Akan’a mesaj göndermek için ise, burayı tıklamalısınız…

Sayın Orhan Pamuk,

Romanlarınızın hepsini okudum, çok sevdim. “Profesyonel” edebiyat eleştirisi yapacak konumda değilim. Ancak, size KAR’daki iki minik yanlışı hatırlatmak istiyorum:

1.Kapaktaki kar çiziminde, “intihar gecesi” ile “ihtilal gecesi” birbirine karışmış galiba.

2.Kars gibi bir yerde bu kadar çok “neon” kullanılamaz (neon çok pahalı ve bakım isteyen bir aydınlatma aracı). Kastedilen, olsa olsa, küçük kent ve kasabalarda bolca kullanılan, soğuk -ve soluk- fluoresan’dır. Belki de bu kelimeyi sevmiyorsunuzdur, bilemiyorum.

Soru sorulması istenmediğine göre, izninizle, bir de okuyucu değerlendirmesi: ortalığı bunca dağıtabilecek güçte bir kişilik olarak, “jakoben tiyatrocu” biraz “cartoon” bir tip gibi geldi bana, değil mi?

* * *

Sayın Orhan Pamuk, KİTAPLARINIZIN EN SADIK OKUYUCULARINIZDANIM. TABİ Kİ “BENİM ADIM KIRMIZI” YI DA “KAR”I DA OKUDUM. YİNE MUHTEŞEMDİNİZ. “KAR” BİTİNCE İLK İŞ NE YAPTIM BİLEMEZSİNİZ. TÜRK TELEKOMUN İNTERNET ADRESİNDEN KARS’TA “KARPALAS” ADLI BİR OTEL OLUP OLMADIĞINA BAKTIM. YOKMUŞ. KENDİMİ APTAL GİBİ HİSSETTİM. BUKET UZUNER’İN “GELİBOLU”SUNU OKUDUKTAN SONRA DAHA ÖNCE GÖRDÜĞÜM HALDE GELİBOLU’YU TEKRAR GÖRMEYİ, “KAR”I OKUDUKTAN SONRA DA KARS’I GÖRMEYİ İSTEDİM BİRDENBİRE…

YILLARDIR OKUYUCULUKTAN YAZARLIĞA TERFİ ETMEK İSTİYORUM. AMA ORHAN PAMUK GİBİ BİRİNİN OLDUĞU BİR EDEBİYAT DÜNYASINDA BENİM YAZACAKLARIMIN ÇOK SIRADAN OLACAĞINI DÜŞÜNÜP VAZGEÇİYORUM. BAZEN KİTAPLARINIZDA İNSANLARLA OYUN OYNADIĞINIZI DÜŞÜNÜYORUM. SİZİN YAZMA GÜCÜNÜZÜ BİR KAÇ AYLIĞINA ÖDÜNÇ ALMAK GİBİ BİR ŞANSIM OLSAYDI DİYE HAYALLERE KAPILIYORUM.

BİR KONUDA ORHAN PAMUK’A VE YAYINEVİNE SİTEM ETMEK İSTİYORUM. “KAR”I İLK ÇIKTIĞI GÜN ALDIM VE HIZLA OKUDUM. KISA BİR SÜRE SONRA MİGROS’TA KİTABIN İNDİRİMLİ OLARAK SATIŞA SUNULDUĞUNU GÖRDÜM VE ÇOK ÜZÜLDÜM. BİRİNCİSİ BUNU SADIK OKUYUCULARINIZA YAPMAMALIYDINIZ. BİZLER ÇIKAR ÇIKMAZ KİTABINIZI ALDIĞIMIZ İÇİN CEZALANDIRILDIK MI? İKİNCİSİ SİZİN KİTAPLARINIZ İNDİRİME GİRECEK KİTAPLAR DEĞİL Kİ…NEDEN BÖYLE BİR ŞEYE GEREK DUYDUNUZ? KARS’TA İNDİRİMLİ SATILMASINA TAMAMEN SAYGI DUYUYORUM. AMA LAHANA SATILAN BİR YERDE ORHAN PAMUK KİTABI İNDİRİMLİ SATILMAMALI.

BU, ORHAN PAMUK EFSANESİNİ YIPRATIR GİBİ GELİYOR BANA.

BİR KONU DAHA, NEDEN KİTAPLARINIZI KİTAP FUARINDAN SONRA SATIŞA ÇIKARIYORSUNUZ. TAMAM SİZ DİĞER YAZARLARDAN FARKLISINIZ AMA GENELDE YENİ YAYINLANACAK KİTAPLAR KİTAP FUARLARINDA GERÇEK OKUYUCUYLA BULUŞUR. NEDEN SİZİ FUARDA ARAMIZDA GÖRMÜYORUZ?

TELEVİZYONDAN İZLEMEKLE CANLI İZLEMEK ARASINDAKİ AYRICALIĞI SİZİ SEVENLERE YAŞATMALISINIZ BENCE. AMA EMİNİM BUNDADA BİR MANTIK KURUYORSUNUZDUR. AMA YAPMAYIN, LÜTFEN BİR DAHA Kİ FUARDA OKUYUCUYLA BULUŞUN.

SİZİNLE YALNIZCA SANAL ALEMDE DEĞİL GERÇEK DÜNYADA DA KARŞILAŞMAK ÜMİDİYLE YENİ KİTAPLARINIZI BEKLİYORUZ.

SEVGİYLE KALIN.

* * *

Sayın Orhan Pamuk,

Cevdet Bey Ve Oğulları’ ndan sonraki romanlarınız sanki bambaşka bir yaşamdan başka bir 0rhan Pamuk’ a ait.Yeni Hayat romanınıza bir türlü ısınamadım.

Defalarca başladım ama bitiremedim. Tek oku(ya)madığım romanınız. Kırmızılar, karalar, beyazlardan sonra sizden MAVİ bir roman okusaydık acaba bu nasıl olurdu diye düşünüyorum.

KAR ‘daki ;”şu an her şeyin her şeyle ilişkili,kendisinin ise bu derin ve güzel dünyanın ayrılmaz bir parçası olduğu” duygusunu çok sık yaşıyorum ve aklıma her zaman “bir gün bir kitap yazacağım” düşüncesi geliyor.34 yaşındayım ama daha bir şey beceremedim bu konuda.Birilerinin de başkalarının yazdıklarını okuması gerektiği şeklindeki sevimli bir bahaneyle teselli buluyorum şimdilik. ORHAN PAMUK ‘u seviyorum çünkü kitapları nefes alıyor, sanki benden daha kanlı canlılar ve benden daha iyi yaşıyorlar.

SEVGİLER …

* * *

Sayın Orhan Pamuk, Bir romanın bu kadar büyütülmesinin övülmesinin nedenini çözemedim. okudum ama son derece acemice bir roman. basit bir o kadar da defalarca yazılmış roman kalıpları kullanılmış. özgün hiçbir tarafı yok. bunca övgüyü hak etmiyor ne roman ne de yazarı

* * *

Sayın Orhan Pamuk,

Sanatı sanat için mi para için mi yapıyorsunuz gibi bir soru kar romanı ile ilgili birçok televizyon programına katıldığınızı gorunce aklıma gelmişti. Sizce bir romancının yazdıklarının içine özenle ve heyecanla gizlemiş olduğu binlerce eğlenceli bulmacayi kendi eliyle daha okumadan okuyucuya soylemesi filmin sonunu soylemek gibi olmuyor mu? Kar dışındaki romanlarınızın çoğunu okudum okumadıklarımı da mutlaka gözden geçirerek soruyorum tabii ve kar’ı okumayı “artık” hiç istemiyorum.

* * *

Sayın Orhan Pamuk,

Kar kitabınızın reklamı çok yapıldığı için okumak istemidiğimi belirtmek istiyorum.

* * *

Sayın Orhan Pamuk,

Romanınızı “siyasi bir roman” olarak tanıttınız. Her kesimden kötü birer örnek almışsınız. Çok kötü bir “Atatürkçü”,yorgun bir “sol-demokrat”,geçmişini iki kelimeyle bile savunamayan,kafası çok karışık bir “siyasi mülteci”, çapkın bir “siyasi islamcı” (bu sizin deyiminiz) ve metafizik güçler atfettiğiniz iki İmam Hatip Lisesi öğrencisi. Tüm bu karakterler roman boyunca değil kendi düşüncelerini savunmak,tartışmak;siyaset adına doğru dürüst hiçbir şey söylemiyorlar. Tüm islamcı

hareket baş örtüsü sorununa indirgenmiş. Bu mudur “siyasi roman”?(Yanıt Cem Yılmaz’dan gelebilir:Evet,budur!!!) Ayrıca karakterler çok bulanık. Algılamaları,davranışları,tepkileri normal değil. Adeta kafaları farklı çalışıyor. Bu karakterlerden siyasi doğrular zaten beklenemezdi ama olaylar da gerçeklik sınırlarını zorluyor. “Ülkemizde benzer dönemler yaşamadık mı?” diyeceksiniz. Evet,yaşadık ama bunun siyasi eleştirisi,fantastik bir düzlemde bile olsa daha tutarlı yapılabilirdi. Gerçeküstü, bir tarzdır; zaman,mekan ve varlıklar gerçekle ilgili olmayabilirler. Ama bütün bunların üstündeki “akıl” aynı olmalıdır. Örnek vermek gerekirse, bir Hasan Kaçan klasiği, Cork’lar bile daha siyasiydi ve daha tutarlı siyasal düzen eleştirisi yapmışlardı. (Hala en büyük “CEVDET BEY VE OĞULLARI” ) Saygılarımla.

* * *

Sayın Orhan Pamuk, bu kadar karmasik ve absurd yazdiginiz halde kitabinizin bu kadar satis yapmasina sasiriyorum tipki tv lerdeki tum sacmasapan programlarin buyuk bir kitle tarafindan izlenmesi gibi…yine yaptiginiz ise saygi duyuyor daha sanatsal kitaplar yazmanizi diliyorum…

* * *

Sayın Orhan Pamuk, KAR elimde aylardır sürünüyor. Kasvetli bir roman. Kusuru: dili ve şiirsizliği. Bir de tehlike yazarlığınız yönünden: Sizden talep edileni yazıyormuşsunuz gibime geldi, yazmak istediğinizi değil.BİR DE KA’YA O ŞİİRLERİ YAZDIRMALIYDINIZ/YAZMALIYDINIZ:İŞTEBÜYÜK ROMANCILIK ODUR!

* * *

Sayın Orhan Pamuk, Efendim merabalar.Oncelikle su 5 ay oncesine kadar olan kitap okumama aliskanligimi sizin yazdiginiz ‘Benim adim kirmizi’ve’Kar’ romanlariyla kirdigim icin cok sagolun.Fakat ben Kar romaninda belirttiginiz hafiza dalindaki allahin

olmadigi yer siiri ile Lacivertin oldurulmesini anlayamadim beni bu konuda aydinlatirsaniz cok memnun olucagim tesekkurler…

* * *

Sayın Orhan Pamuk, arkadaşımdan ödünç aldığım ‘Benim adım kırmızı’isimli kitabınız vasıtasıyla sizinle tanıştım. Akadaşımın kitabı istemesi sonucunda bu tanışmammız başka bahara kaldı.yeniden karşılaşmak üzere dünyanın siz Orhan Pamuk’una başarıların peşinizde koşması temennisiyle başarılar dilerim

* * *

Sayın Orhan Pamuk,

Orhan PAMUK, son yilllarin en buyuk yeteneklerden biridir hic kuskusuz,onu kutlamak ve basarilari nin devamini dileyerek; toplumsal aydinlanma alanindaki hizmetlerini de onur duyarak ovgu ve saygi ile alkisliyorum.

Tamamina yakinini okudugum yapitlarinin ortak bir kurgu urunu gibi oruldugunu gozlemliyruz:”Agir ve sade baslayan kahramanlarinin iliskileri,birdenbire karmasik ve izlenemeyecek (takip edilemeyecek)bir hale sokar ve fazla aciklik da getirmeden sonuclandirir” bo onun uslubudur, saygi duyuyorum ama unutmamasini onerebilecegim naciz bir oneri olarak da sunu belirtmek istedim: Sanati sanat icin yapmaya bir diyecegim yok, ama sanati toplum icin yaparken (ki toplumcu yazarlaricin kacinilmaz zorunluluk oldugunu, bu nedenle genis toplum kesimlerini gozardi etmeden aydin- entel okurlara da seslenebilecegi kanaatindeyim.

Bunu bir elestiri bicimiyle degil, bir oneri-dilek olarak degerlendirir ve oyle yaparsa, begeni - sevgiyle okumakta oldugum ustadimi daha buyuk sevgi ve istek ile okumaya devam edecegim… aksi takdirde ne olur; ona inat,rekabet olsun diye yazarliga baslayacagim. Boyle bilinmesini saygiyla… (8)

Orhan Pamuk’un “Kar” Romanı Üzerine

SİYASÎ İSLÂM(!)’IN “ROMAN”TİK KOMEDYASI 

Gülçin Şenel 

Orhan Pamuk’un çokça reklamı yapılan son kitabı “Kar” romanını, biz de bu reklam kampanyasının tesiri ile okuduk açıkçası… Yani, bir Orhan Pamuk okuru değiliz. Pekçok kitab kurdu ile hemfikiriz bu hususta: Pamuk’un romanlarının içine girilmiyor… “Kar” için de geçerli bu: Karakterler soğuk birer yabancı, duygu-düşünce örgüsü sathî, romancı bütün gücünü vakıaya yöneltmiş; vakıada derinleşmiş sanki…

Biz böyle diyoruz ama “yabancılar” böyle düşünmüyor: Kitabın arka kapağında New York Times’ın Pamuk hakkındaki değerlendirmesi var: “O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci, Orhan Pamuk büyük bir romancı.” İdeolog, siyasetçi veya gazeteci olmadığı bir vakıa; romancılığına da diyeceğimiz yok, lakin “büyük romancı”?! Hani, istatistiklere göre, “Ahmet Altan’ı en çok kadınlar okuyor” diye bir neticeye varılmıştı ya, (bu da kadınlara bir hakaret midir henüz çözemedik(!)), o hesap, “Pamuk’u da en çok ‘yabancılar’ okuyor” herhalde ki, onun “büyüklüğünü” tesciller mahiyette New York Times’ın bu değerlendirmesi kitabı elimize alır almaz gözümüze sokuluyor; “Bak bu büyük bir romancı ona göre!” der gibi… Yani Orhan Pamuk da, tıpkı müslüman asıllı Amin Malouf gibi kendi ülkesinde görmediği alâkayı Batılılardan görüyor…

Pamuk’un Kar’ında bizce en dikkate değer şey, ne üzerinde çok konuşulan siyasî İslâm, ne askeri darbe, ne intihar eden türbanlı kızlar; çünkü yazar tüm bunlara o kadar yabancı ki, garip aşk üçgenlerinde, tuhaf tesettür tasvirlerinde, buram buram bir bilgisizlik kokusu var… Bunları sonraya bırakarak, asıl dikkatimizi çeken şeyi, romanın son 10 sayfasında “Kar tanesi” ve “insan hayatı”, “insanın kendini arayışı” üzerine yapılan değerlendirmede söylenenleri mevzu edeceğiz; biraz cımbızla çekip bulmuşuz gibi görünüyorsa, hakkaten öyle olduğu içindir. 

KAR TANESİ…

Orhan Pamuk’un “Kar” romanının reklamlarını görünce, Said Aykut’un bir konferansında, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Tilki Günlüğü” romanı için yaptığı “Kar fırtınası” benzetmesini hatırlamıştık, boşuna hatırlamamışız:

Şair Ka, ateisttir, yahut öyle bir söylenti vardır; sürgün olarak gittiği Almanya’da iken hiç şiir yazamamasına rağmen, Türkiye’ye döndükten 4 gün sonra, bir ropörtaj, yahut güzel bir kız için gittiği Kars’ta şiir yazmaya başlar ve kendi ifadesiyle bu şiirler ona “yazdırılır”. Çünkü Kars’ta aralıksız yağan kar ona “Allah’ı hatırlatmaktadır”. Bu şiirleri yazdıktan sonra da, bunların Kar’la ve kendisiyle alakasını tahlil etmeye çalışır:

“Ka daha sonra okuduğu kitaplardan altı kollu bir yıldız biçimindeki kar tanesinin gökte kristalleşmesiyle yeryüzüne inip biçimini kaybederek yok olması arasında ortalama 8-10 dakika geçtiğini, her kar tanesinin, rüzgar, soğukluk, bulutların yüksekliği gibi etkenlerin yanında anlaşılamayan esrarengiz pek çok nedenle de biçimlendiğini öğrenince kar taneleriyle insanlar arasında ilişki olduğunu sezmişti. “Ben Ka” adlı şiirini bir kar tanesini düşünerek Kars Kütüphanesi’nde yazmış, daha sonra Kar adlı şiir kitabının merkezinde de aynı kar tanesinin yattığını düşünmüştü. (…) Kars’ta kendisine gelen şiirlerin hepsini bu tanenin üzerine yerleştirmişti. Böylece yeni şiir kitabının yapısı kadar, kendisini Ka yapan herşeyi de bu kar tanesinin üzerinde işaretlemiş oluyordu. Her insanın bütün hayatının içsel bir haritası olan böyle bir kar tanesi olmalıydı. (…) Ka’ya göre herkesin hayatının arkasında böyle bir harita ve kar tanesi vardı ve uzaktan birbirlerine benzeyen insanların aslında ne kadar değişik, tuhaf ve anlaşılmaz olduğu herkesin kar yıldızının çözümlemesi yapılarak kanıtlanabilirdi. (…) Notlarını dikkatli okuyunca anlaşıldığı gibi, Kars’ta kendisine gelen şiirleri Ka bütünüyle kendi yazmış gibi hissetmiyordu. Bu şiirlerin kendi dışında bir yerden “geldiğini”, kendisinin onların yazılması –bir örnekte olduğu gibi söylenmesi- için yalnızca bir araç olduğuna inanıyordu. Ka notlarını kendisinin bu “edilgenlik” durumunu değiştirmek, yazdığı şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğunu birkaç yerde yazmıştı.”(1)

Yazdığı-yazdırılan şiirlerini, Ka, kimliğinin “deşifresi” için anahtar olarak görür, bir yandan da “Allah’ın olmadığı Yer” isimli kaydetmediği için unuttuğu şiiri bulmaya çalışır; bulur mu? Orası meçhul; şiirlerin hepsi kayıptır, Ka, Kars’tan döndükten sonra Almanya’da fail-i meçhul bir cinayete kurban gitmiştir. Şiirlerinin izini süren romancı arkadaşı, şiirleri bulamasa bile romanını yazmıştır kayıp şiirlerin… Pamuk romanın sonunda bir kar tanesi resmi çizmiş, bu kar yıldızının her ucuna bir şiirin ismini yazarak, güya okuyucuya bırakmıştır bu sırrın çözülmesini…

Romana, bu şiirler ve “Kar Yıldızı” tahlili ile bir derinlik verilmeye çalışılmıı olsa da, yine satıhta kalan başıboş bir “kendini arayış” tasviri ki, vakıaları anlatmaktan “kendini arayan adam”ı anlatmaya fırsat bulamamış Pamuk. Başta, Said Aykut’un Tilki Günlüğü vesilesi ile “Kar fırtınası” benzetmesini hatırlamamızın bir sebebi varmış dedik ya; sanırız anlaşıldı:

“Edebî eserlerinde, kaosla düzenin birbirine yaslandığı görülür. Uzaktan bakan için Tilki Günlüğü gerçek bir kar fırtınasıdır. Oysa usûlünü bilme cehdine girenlerin ellerinden düşüremediği bir “kâinat kitabı” olur ki; işte o ân okuyucu, o uğultulu fırtınadaki her kar tanesinin, birbirinden farklı bir desen taşıdığını görür. Kimileri için “rüya tabiri”, kimileri için “içte kopan” fırtınalar, kimileri için “lugat kitabı”, kimileri içinse “sihir”… Bu kitabı anlamak için –galiba en başta-, “yazandan önce yazdırana bakmak” ilkesi geçerli!..”

Amerika’lı hayranları “büyük romancı”nın nerelerden fikir tırtıkladığını bilmiyorlar nasıl olsa! 

KAR ROMANINDAKİ BİLGİ HATALARI

Ka’nın Kars’ta tanıştığı İmam-hatipli öğrenci Necip, yazdığı bilim-kurgu romanını, Ka’ya değerlendirmesi için okuyor:

“…Bu lisede iki candan arkadaş vardı: 1600 yıl önce yazılmış, ama aynı Doğu-Batı meselesiyle taptaze kitaplarını hayranlıkla okudukları Necip Fazıl’dan ilhamla kendilerine Necip ve Fazıl takma adlarını veren bu iki sırdaş, büyük Üstad’ın en büyük eseri Büyük Doğu’yu defalarca okur,…” (2)

Tamam, Üstad’ın “Büyük Doğu” diye bir eseri yoktur, “Büyük Doğu” diye bir davası vardır ama, bir romancı hayâl gücünü kullanarak “kurgu”lar yapar, roman da budur zaten, bu nüans onun bunu bilmediğini göstermez diyebilirsiniz. Türkiye’nin en büyük mütefekkirlerinden birisi ve onun eserleri mevzu bahis olunca bu söylenenler havada kalır maalesef. Dünyada hangi romancı Marx’ın en büyük eseri “Kapital” diyeceği yerde, “Komünizm” der?

Necip bilim-kurgu romanını anlatmaya devam ediyor:

“Bu yolculukları Gazzali’nin “Futuhat-ı Mekkiyesi”nden ve İbn-i Arabi’den ilhamla bütün ayrıntılarıyla yazacağım.” (3)

Gazali’nin “Futuhat-ı Mekkiye” isimli bir kitabı yoktur; mezkur eser İbn-i Arabi’ye aittir desek, ayıp etmiş olur muyuz?

“Türbancı Kızlar”a gelince… Pamuk’un kendisinin de itiraf ettiği üzere, tanımadığı bir çevreyi tasvir etmekte ne kadar zorlandığı en çok bu ifadede belli oluyor. İfadeyi geçip, anlatmaya çalıştığı türbanlı kızlara gelince, yine şaşırıp kalıyorsunuz: Bu adam uzayda mı yaşıyor? Teferruat lüzumsuz, tanıdığı kadın tipine türban takmış, bir garip yaratık meydana getirmiş.

İslâmcı militan Lacivert’e bakalım; ismini gözlerinin renginden almış, yakışıklı bir genç adam. Ka’nın kafasındaki sakallı-bıyıklı İslâmcı tipine uymadığı için çok şaşırıyor Ka… Meşhur hikaye… Ancak, Pamuk’un kafası ondan daha karışık; çünkü Lacivert’in bir yandan Ka’nın sevdiği kadın İpek’le, bir yandan, onun kızkardeşi ve Necip ile Fazıl’ın platonik aşkları olan türbanlı Kadife’yle, bir yandan da Kadife’nin arkadaşıyla ilişkisi var. Brezilya dizilerine taş çıkartırcasına bir ilişkiler yumağı… Bunca saçmalığa karşı, romancının hayâl gücüne ve kurgusuna laf edilmez mi diyorsunuz? Buyrun:

“Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek üzere, romancının hayâlî senaryolar kurabileceğini, hattâ kurması gerektiğini, ama onun hayâlinin, sokaktaki insanın gerçeğinden daha canlı bir “gerçek” olması gerektiğini belirtmek mecburiyetindeyiz. Romancının üstünlüğünün önemli işaretlerinden birisi burada, en olmazı bile

“olur”casına canlandırabilmesindedir. Yalanı, sayfaların arasından “ben buradayım” diye sırıtan bir yazarın romancılığı su götürür.” (4)

Kar çok kötü yazılmış bir roman… Pamuk bu kitabı 1999’da yazmaya başlamış ve 2001’de bitirmiş sözümona… Alınacak birinci ders: Sözümona üç yıllık bir emek verilmesi ve çok satması bir romanı iyi yapmaya yetmiyormuş! Alınacak ikinci ders: 11 Eylül Hadisesi’nden ilham alıp roman yazmak her babayiğidin harcı değilmiş! Alınacak üçüncü ders: Kötü bir romandan alınacak üçüncü bir ders yokmuş (4)

Kategori: Eğitim


Rasgele...