Ad Koyma Ve Hz.peygamber’in İsimlere
12 Temmuz 2007
AD KOYMA VE Hz.PEYGAMBER’İN İSİMLERE
KARÅžI TUTUMU
Yrd.Doç.Dr. Cemal AĞIRMAN*
Kültür; bir toplumun bütün fertlerinin tarihî ve toplumsal gelişme süreci içerisinde kazandığı bütün maddî ve manevî değerler, olayları ve meseleleri karşılayan duyuş ve düşünüş biçimleri, tarih içinde oluşturduğu fikir ve sanat eserleriyle bütün bunları kucaklayan değer yargıları, bu kazanımlarını sonraki nesillere iletmede kullandığı araçlar ve bu arada insanın tabii ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren vasıtaların bütünüdür[1].
İnsana ve insanın dışında yer alan her türlü canlı cansız varlıklara ad verme işlemi insan kültürünün bir parçası, onun dışa yansımasının bir ürünüdür. Zira insanoğlunun inanç temalarını, sanat zevkini; duygu, düşünce ve fikir motiflerini, karakter yapısını ve buna benzer daha bir çok kabiliyet ve değer ölçülerini, taşıdığı ve çevresine verdiği isimlerde görmek mümkündür.
Toplum bireylerinde gördüğümüz Allah’a kul olmayı simgeleyen Abdullah gibi isimlerde dinî ve dindarlık motiflerini, peygamber isimlerinde yine dinî inançlardan kaynaklanan bir beklenti ve sevgi yansımasını, Büşra, Kübra gibi kafiyeli isimlerde ÅŸiir ve sanat zevkini, Yasemin gibi çiçek isimlerinde çiçek ve tabiat sevgisini, Barış isminde barışçılığını, SavaÅŸ isminde savaşçı ruhunu, Åžaban, Ramazan gibi isimlerde dinî motifler yanısıra ibadet arzusunu, Cemile gibi isimlerde güzellik duygusunu ve saymakla bitirmenin mümkün olmadığı daha bir çok deÄŸer hükümlerinin dışa yansımalarını görmek mümkündür. Apartman, maÄŸaza, dükkan ve iÅŸ yeri gibi mekan ve eÅŸya isimlerinde aynı ÅŸekilde bütün bu motifler açıkça görülebilir. ÖrneÄŸin apartman veya iÅŸ yerinde huzurlu olma arzusu, Huzur Apartmanı, Huzur Bakalliyesi gibi, söz konusu isimlere huzur kelimesi eklenerek yansıtılmıştır. Netice olarak bu tür isimlendirmelerde kardeÅŸlik, huzur, doÄŸruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, kalite, barış, hürriyet, sevilen deÄŸerlerin yansıtılması, bazı ÅŸeylerin yaÅŸatılma ve hatırlatılması, önemli bazı hatıraların canlı tutulması gibi amaç ve beklentiler bu tür isimlerin verilmesiyle yansıtılmaktadır. Ancak bazen deÄŸiÅŸik amaçlarla, bazen de rast gele ve bilinçsiz bir ÅŸekilde verilen bazı isimler, her zaman güzel bir mana içermemektedir. Bunun tevhid inancına aykırı olanları olabildiÄŸi gibi güzel olmayan manalar çaÄŸrıştıran, kötülük ve düşmanlıkları canlı tutup sembolize edenleri de olabilmektedirler.
Bu makalemizde, hadisler ışığında mümkün mertebe bunun ölçülerini ortaya koymaya çalışacağız.
Bu başlık altında, Türkçemizde daha çok ad olarak kullanılan isim sözcüğünün sözlük ve terim manalarının yanısıra, kapsamına da yer vermeye çalışacağız.
“İsm” sözlükte “âlâmet, ÅŸan, ÅŸeref, yüce mevki ve mertebe”[2], “ad, herkesçe tanınmış veya iÅŸitilmiÅŸ olma durumu, ün, nâm, şöhret, anılacak deÄŸer, önem” gibi manalara gelir[3].
Dikkat edildiÄŸinde “ism” sözcüğünün sözlük anlamında iki temel nokta göze çarpmaktadır: Biri müsemmanın/isimlenenin zatını sembolize ederek varlıkların tanınmasına yardımcı olmak; diÄŸeri de herhangi bir özelliÄŸinden dolayı müsemmanın tanınmışlık hâlini ifade etmek. Biz bu çalışmamızda birinci anlam üzerinde duracağız.
“İsm”in terim anlamı; “canlı ve cansız varlıkları, duygu ve düşünceleri, çeÅŸitli durumları bildiren kelime”, “bir kimseyi, bir ÅŸeyi anlatmaya, bildirmeye yarayan söz”[4], diÄŸer bir ifade ile “bilinen veya bilinmeyen, hissedilen veya hissedilmeyen herhangi bir ÅŸeyi birbirinden ayırmak, tanımak yahut zihne getirmek için kullanılan söz veya lafızdır”[5]. DiÄŸer bir tarife göre isim, “birini diÄŸerinden ayırt etmede cevher veya araz için kullanılan bir lafız”dır[6].
Netice itibarı ile isimler; canlı, cansız bütün varlıkları ve mefhumları tek tek veya cins cins karşılayan; varlıkların ve mefhumların adları olan kelimelerdir[7]. Yani “varlık, mefhum veya varlıkla kaim anlamları tet tek yahut cins cins ayırt emeye yarayan kelimeler isim adını alır”[8]. Varlıkları ve mefhumları tek tek karşılayan isimlere has/özel isim, cins cins karşılayan isimlere de ortak/cins isim denir[9].
İsmin genel anlamı, “varlıkları birbirinden ayırmak, tanımak veya zihne getirmek için kullanılan sözcük” olduÄŸuna göre bu iÅŸlem için ad, künye ve lakab olmak üzere birbirlerinden farklı anlamlar ifade eden ancak aynı amaç için kullanılan üç sözcük söz konusu olmaktadır.
Bugün Türkçemizde künye ve lakab resmiyette kullanılmamakta, ancak “soyadı” aynı iÅŸlevi yapmaktadır. Lakab, künyeden farklı olarak halk dilinde, özellikle bazı yörelerde son derece yaygın olarak kullanılmakta, gerçekten de isimden daha belirgin alâmet-i farıka/tanıtıcı olmaktadır.
Çalışmamızda konuyu hem bilimsel tarzda ele almak hem meseleyi sadece Türkiye açısından değerlendirmemek için ad verme kapsamını isim, künye ve lakab çerçevesinde ele almayı uygun görüyoruz. Diğer bir ifade ile adlandırma bu üç unsuru da içermektedir.
İsmin tarifini yukarıda yapmıştık. Künye ve lakabın tarifini de şu şekilde yapmak mümkündür:
Künye, Arapçada “isim ve lakaptan ayrı olarak ÅŸahıslar için kullanılan ve başında eb/baba, ümm/anna, ibn/oÄŸul, bint/kız, veya ah/kardeÅŸ, uht/kız kardeÅŸ, amm/amca, amme/hala, hâl/dayı, hâle/teyze kelimelerinden biri bulunan terkib yani bir sözcüğe bu kelimelerden birini muzaf/tamlama yaparak yapılan isimlendirme”, ya da “üstü kapalı ifade” anlamındadır[10]. Ebû Abdullah, Ümmü Habîbe, İbn Abbas… gibi. Türkçemizde bu tür isimlendirmeler yok denecek kadar azdır. Ayrıca Arapçadaki gibi künye deÄŸil birinci isim anlamındadır.
Araplarda baba ve anneler, genellikle ilk doÄŸan çocuklarının isimleriyle künyelenirler[11]. Ancak bu künyelendirme bazan aile fertleriyle alakası olmadan da yapılabilmekte, böylece bir kimseye çocuÄŸu dışında bir isimle de künye verilebilmektedir. Nitekim Ebû Leheb’in ismi Abdüluzza iken[12] Allah Teâlâ onu Ebû Leheb diye künyelemiÅŸtir[13]. Hz.Peygamber de bizzat Ebû Hureyre, Ebû Türab[14] ve Ebû Umeyr[15] künyelerini vermiÅŸtir.
Bu tür bir künyeleme üç maksattan biri ile yapılır: Ya birini tahkîr etmek, aşağılamak veya tam bunun zıddı olan saygı ve hürmet için şan ve şerefini artırmak ya da isminin yerine kaim olacak başka bir lafız kullanarak daha iyi tanınmasını sağlamak için yapılır[16].
Lakab ise ilk isminden sonra, bir kimsenin üstünlük veya eksikliÄŸini belirtmek için kendisine takılmış ikinci isim olarak ifade edilebilir[17]. Elmalılı’nın ifadesiyle, “Medhi veya zemmi iÅŸ’ar eden isim veya vasıf”tır[18]. Dikkat edildiÄŸinde lakab da künye gibi aynı amaçla verilerek ismin yerini tutmakta ve aynı iÅŸlevi görmektedir.
Bu başlık altında öncelikle ad koymanın önemi ve adların sahipleri üzerindeki müsbet ya da menfi etkilerini ele almaya çalışacağız.
İsmin insanlar üzerinde tesir ve telkin gücüne sahip olduğu bir gerçektir. Muhtemelen bu gerçeğin bir sonucu olarak Hz.Peygamber isimler üzerinde ısrarla durmuş, sadece cahiliye devrinden kalma çirkin ve kötü manalı isimleri değil, hayvan, eşya ve mekânlarla ilgili çirkin isimleri de değiştirmiştir. Onun bu tutumu bize hem isimlerin ne kadar önemli oluğunu hem de her hâl ü kârda isimlerin güzel olmasına dikkat edilmesi gerektiğini göstermektedir.
İsmin telkin gücünü kavramak için bir peygamberin yahut da iyilikleriyle tanınarak topluma mal olmuş salih bir zatın adını taşıyan birinin ismini zikrettikçe o peygamberi veya zatı hatırlatarak yaptığı müsbet çağrışımları dikkate almak yeterlidir. Bunun insan eğitimine, dolayısıyla karakter ve şahsiyetin oluşmasına yansıyan müsbet yönü de vardır. İsmin sahibi, fıtrî bir temayül ile şüphesiz adını taşıdığı peygambere veya tanınmış şahşa yakınlık duyacak, onunla kendisi arasında paylaşacağı ortak bir payda, bir takım özellikler arayacaktır. Burada en ön plana çıkacak ortak payda ise özellikle peygamberler için, vahyin gölgesinde yürümek olacaktır. Taşıdığı isim önde gelen bir şahsı hatırlatmıyorsa, bu kez onun taşıdığı anlamı benimser ve şuûr altı, gizli bir saikle onu yaşamaya çalışır.
İsimler ayrıca, ümmet ve millet çerçevesinde birliği sağlayan bir özelliğe de sahiptir. Bunun iki boyutu vardır: Biri millet bazında, diğeri inanç çerçevesinde birliği sağlamaktır. Mesela bazı toplum mensuplarına verilen isimlerde, inancı ne olursa olsun, kültürlerinin veya isim politikalarının bir gereği olarak, onu diğer toplum mensuplarından ayırt eden ve mensup olduğu milliyeti açıkça ortaya koyan ortak ekler veya özellikler mevcuttur[19].
Bir de din birliğinden kaynaklanan etkileşim neticesinde, milliyet farkı gözetmeksizin ortak olarak kabullenilen isimler vardır. Örneğin Türkler, Türk olmayıp ancak müslüman olan başka bir çok değişik kavim ve toplumlarla isim birliğine sahiptirler. Bu tür isimler duyulduğunda sahibinin müslüman olduğu hemen zihinlerde teşekkül eder ve o şahsın müslüman olduğu anlaşılır.
İsim vermede inançların yanısıra dil ve millî kültürlerin de etkisi vardır. Bu sebeple inanç, kültür ve tarih birliğine yardımcı olacak, beğenilen ve tarihten intikal eden müşterek isimlerin korunması lazımdır. Bu sebepten dolayı İslâm inancında olduğu gibi İslâm dışı inanç ve kültürlerde de ad koyma ve seçimine büyük önem verilmiştir.
Görünen o ki ad koyma ve seçimi, biri dinî diğeri kültürel olmak üzere iki açıdan önem kazanmakta, bu da ad koyanların beklentilerinden kaynaklanmaktadır. Söz konusu beklentiler, aynı şekilde, bir yönden dinlere ve inançlara, diğer yönden de kültürlere dayanmaktadır. Zira isimler genelde bir beklenti ile verilmekte; bu beklentiler de, ya bir hatırayı canlı tutmak, bir tâzimi ifade etmek, bir duyguyu sembolize etmek, ya da bir kültür veya inanç unsurunu yansıtmak gibi genel arzu ve amaçlar olmaktadır.
Mesela İslamiyet’ten önceki Araplar, hayatın zorlukları ve özellikle düşman karşısında dayanıklı, güçlü ve cesur olmak, düşmanın gönlüne korku salmak gibi arzu ve düşüncelerle çocuklarına Galip, Zâlim, Mukatil/savaşçı, Esed/arslan, Leys/yiÄŸit, arslan; Zi’b/kurt, Hacer/taÅŸ, Sahr/kaya gibi adlar koyarken, Türklerin İslâmiyet’i kabûlünden önce animist inançta olmalarının ve tabiatta bazı varlıklara tapınmalarının etkisi ile baÅŸlangıçtaki Türk isimleri de yırtıcı hayvan, yırtıcı kuÅŸ ve dış tesirlere dayanıklı maddelerden seçilmiÅŸ, genelde çocuklara Bozkurt, Arslan, Åžahin, DoÄŸan, Timur/demir, Kaya ve Gökhan gibi adlar verilmiÅŸtir[20].
Dikkat edilirse her iki kesimde de arzu, beklenti ve amaçlar örtüşmektedir. Burada daha çok toplumların mevcut konumları ve tabiî şartlar etkin rol oynamış; cesaret, dayanıklılık, cömertlik gibi güzel duygu ve hasletleri taşıma arzusu, isimlere yansıyan amaçlar olmuştur. İslâm öncesi Araplarda yer alan ve taptıktıkları putun kulu anlamına gelen Abdüluzza gibi isimler de, inançların bir yansıması olmaktadır.
İslâm inancı çerçevesinde aynı amaç, beklenti ve yansımaları, Abdullah gibi Allah’ın isim ve sıfatlarına izafe edilerek verilen isimlerde görmek mümkündür. Allah’a kul olmasını veya inanç ve dinî yönünün ön plana çıkmasını arzu edenler, çocuklarına Allah’a kul olmayı sembolize eden isimler vermiÅŸlerdir. Her iki dönemdeki toplum bireylerinin, farklı istikametlerde olmakla beraber, amaç birliÄŸine bakıldığında söz konusu beklenti ve arzuların fıtrî olduÄŸu söylenebilir.
Ad verme seçimi, bazan, sevilen veya hayranlık duyulan bir ÅŸahsın adı verilerek ortaya çıkmaktadır. Ancak burada ÅŸunu belirtmek gerekir ki, hiçbir ÅŸahıs zâtından dolayı sevilmez. Mutlaka onun sevilen, beÄŸenilen, hayranlık duyulan bir yönü vardır; bunun bir yetenek olabileceÄŸi gibi ahlâkî bir davranış veya bir yaÅŸantı biçimi de olabilir. Bir ÅŸahsın adını baÅŸka birine verme arzusu, genel olarak ad sahibinin sevilen ve hayranlık duyulan yönünün, isimlendirilen ikinci ÅŸahşın üzerinde görülme arzusundan veya ismin beÄŸenilmesinden kaynaklanabilmektedir. ÖrneÄŸin bir sanatçıya veya bir futbolcuya hayran olup adlarını çocuklara vermek gibi. Ancak sırf peygamber ya da Allah’ın sevilen salih kulları oldukları için adlarının çocuklara verilmesi, onların sadece, Allah katında sevilen kiÅŸiler olmalarının yanısıra temayüz eden bazı yönlerinin çocuklarda görülme arzusudan kaynaklandığını da ilâve etmek gerekir. Mesela bilinçli olarak Ömer adının verilmesi, Hz.Ömer’in Allah katında sevilen biri olmasının yanısıra, temayüz eden adalet vasfının, adının verilen ÅŸahısta görülme arzusundan ileri gelmiÅŸ olabilir. Ancak bu tür isimler, hiçbir beklenti olmaksızın sırf beÄŸenildiÄŸi için de verilebilmektedir.
İslâmiyet’te ad koyarken güzel isim seçme titizliÄŸine, isim vermede Hz.Peygamber’in bizatihi kendisinin fiilî[21] olarak gösterdiÄŸi titizliÄŸin yanısıra, “Siz kıyamet gününde hem kendi adınızla, hem de babalarınızın adıyla çağırılacaksınız; bu sebeple kendinîze güzel adlar koyunuz”[22] ÅŸeklindeki sözlü uyarısı da etkin rol oynamıştır. Hadîs-i ÅŸerif, ad vermenin aynı zamanda bir de uhrevî boyutunun bulunduÄŸunu göstermektedir. Hiç kimse ne dünyada ne de âhirette, ne kendisinin ne de çocuÄŸunun, kötü adla çağırılmasını istemez. Zira hadis, aynı zamanda babaların da güzel ad taşımalarını gerektirmekte, bu da herkesin, taşıdığı sorumluluÄŸu yerine getirmesini zorunlu kılmaktadır.
İslâmiyet çocuÄŸa güzel isim vermeye, çocuÄŸun babası üzerindeki haklarından biri olarak ilan edecek kadar önem vermiÅŸtir. İbn Melek (ö.801/1398), konunun önemini; “Sünnet, kiÅŸinin çocuÄŸu ve sorumluluÄŸu altındakiler için güzel isimleri tercih etmesini gerektirmektedir. Zira kötü isimler bazen kadere tevafuk eder. Sözgelimi, Allah’ın kazâsı, çocuÄŸunu hüsran/zarar diye isimlendiren kimseye gelecek olsa bu ÅŸahsa veya çocuÄŸuna gelen herhangi bir zararın, bazı kimseler, o isim sebebiyle geldiÄŸine inanarak uÄŸursuzluk çıkarmaya yeltenebilir, onunla oturup kalkmaktan ve beraberlikten kaçınabilirler”[23] sözleriyle belirterek sosyal ve psikolojik bir realiteye temas etmektedir.
Biz İbn Melek’in “isimlerin kadere tevafuku/kaderle örtüşmesi” ifadesinden ÅŸunu anlıyoruz: Hz.Peygamber hoÅŸuna giden bir kelime iÅŸitince; “Amin!”, “dediÄŸin çıksın!”, “Allah muradını versin!” anlamında “Senin uÄŸrunu aÄŸzından iÅŸittik” buyururlardı[24]. Bu sözcüğün taşıdığı anlam, bir nevi dua niteliÄŸindedir. Belirtilen dilek, yüksek sesle seslendirilmese de gönülden geçen bir arzu ya da zihinde tecelli eden bir anlam olduÄŸu bir gerçektir. Böyle bir duanın hayır yönde tecelli etmesi için de kullanılan sözün anlamı güzel olmalıdır. Bunu isim bazında ele aldığımızda, örneÄŸin Abdullah ismini ele alarak belirtecek olursak şöyle denebilir: İsim Allah’a kul olmayı ifade etmektedir. “Adın ne?” diye sorulup “Abdullah” denmesi durumunda; “öyle olsun!” diye dua etmek, “gerçekten söylediÄŸin gibi Allah’a kul olasın!” diye dilekte bulunmak son derece güzel bir hâdisedir. Bu ÅŸekildeki duaların yahut seslendirmeden gönülden geçen bu yöndeki arzu ve beklentilerin Allah katında kabul görüp hayata yansıması, isimlerin kadere tevafukundan anlaşılması gereken husustur. Ayrıca isim sahibi ÅŸahsın, psikolojik olarak ismini sahiplenmekte böylece hayatını, farkına varmadan, adının taşıdığı anlam doÄŸrultusunda yönlendirmekte olacaktır.
İsimlerin sahipleri üzerinde bir takım olumlu ve olumsuz etkileri olduğu bir gerçektir. Bu sebeple mesele iki açıdan ele alınabilir.
İsim, sahibinin tanınmasını saÄŸlayan ve kendisini diÄŸer bireylerden ayıran en belirgin semboldur. Buna baÄŸlı olarak kiÅŸinin ömründe en çok duyacağı sözcük kendi adı olmaktadır. Bu sebeple herkes kendi adının güzel olmasını isteyecek, bunun tabiî sonucu olarak da adının taşıdığı manayı kabullenerek psikolojik bir rahatlama içinde olacaktır. Nitekim insanın, taşıdığı ismi benimsediÄŸi, fıtrî bir saikle ona sahip çıktığı hakikatı bunu doÄŸrular mahiyettedir. Mesela ÅŸayet ismi cesaret ifade ediyor, bu mânâ ile oturup kalkıyorsa o isme uygun davranmayı arzu edecek, cesur olmayı ÅŸuur altına yerleÅŸtirecek; salihlik ifade ediyorsa da, hep iyi olmaya özenecektir. Toplumun beklentisi de bu istikamettedir. ÖrneÄŸin ismine uygun bir davranışta bulunana; “ismiyle müsemma” veya “adına uygun hareket etmiÅŸ” “adına ÅŸanına lâyik” gibi söylemlerin toplum içerisinde vukû bulduÄŸunu hepimiz bilmekteyiz. Güzel anlamlı isimlerin bu tür müsbet yönleri, ÅŸahsa ve kiÅŸiliÄŸe yansıyan hususlardır.
Kötü manalı isimlerin de aynı oranda ÅŸahsiyeti zedeleyen rencide edici olumsuz etkileri vardır. İsimleri güzel olmayanlar, zaman zaman arkadaÅŸlarına alay konusu olabilmekte, bu da onun ÅŸahsiyetini dolaylı da olsa etkileyebilmektedir. ÖrneÄŸin “satılmış”[25] isminde birisi, “sen satılmış mısın?” gibi ifadelerle aÅŸağılanabiliyor. Bu da onun onur ve gururunu incitecek, sevgi duygusu zedelenerek arkadaÅŸlarına ve adını kendisine verenlere kin besleyecektir. Bazan çok saf duygularla ve iyi niyetle, anlamlarınına bakılmaksızın verilen isimler, iyi neticeler veremiyebilmektedir. ÖrneÄŸin sadece Kur’an’da yer alan bir kelime olması bazıları için yeterli olmakta bu da teberruken yapılmaktadır. Halbuki o sözcük hiç de arzulanmayan bir anlam taşıyabilmektedir. Mesela Duhân[26] gibi.
Ayrıca kötü manalı isimler, çocuğun ayıplanmasına veya ismin taşıdığı manayı yapıyormuşcasına tahkir edilmesine sebep olabilmektedir. Bu da çocuğun şahsiyetini doğrudan etkiler[27].
İsim vermedeki beklentiler ad koymada bir usûl ve âdâbı da beraberinde getirmiÅŸtir. İslâm dışı toplumlarda, ad koymaya verdikleri önem ve beklentileri doÄŸrultusunda, inanç ve kültürlerine has bir âdâb oluÅŸtuÄŸu gibi, İslâmiyet’in de kendine özel bir ad koyma usûlü ve âdâbı doÄŸmuÅŸ, Hz.Peygamber bu âdâbı özenle uygulamıştır.
Ad koyma usûlünü iki şekilde ele almak mümkündür. Birincisi bizatihi ad koymadaki usûl ve yöntem; diğeri ise ad koyma işlemini bir merasimle salih bir kimseye yaptırma geleneği.
Hz. AiÅŸe’nin nakline göre yeni doÄŸan çocuklar Hz.Peygamber’e getirilir, O da bunlara mübarek/hayırlı olmaları için dua eder, tahnikte bulunurdu[28]. Yani yeni dünyaya gelen çocuk daha anne sütü emmeden Resûlüllah’a götürülür, çocuÄŸu kucağına oturtup aÄŸzında yumuÅŸatmış olduÄŸu hurma ile çocuÄŸun damağını oÄŸar, daha sonra dua edip adını koyardı. İslâm inancında bu iÅŸleme tahnik adı verilir[29].
Hadiste görüldüğü gibi tahnik, tatlı cinsinden bir şeyi ağızda çiğneyip yumuşattıktan sonra çocuğun ağzına aktarmak, sonra onunla damağını oğmak şeklinde olmakta, böylece çocuk, gıdasını almada ilk alıştırmasını yapmış olmaktadır[30].
Teberruken/hayır ümidi ve beklentisiyle yaptırılmakta olan tahnîk ve tesmiye/isim verme işi veya merasimi, bugün herhangi salih birisine yaptırılabilir. Ashab döneminde titizlikle uygulanan bu âdâb, malesef bugün, özellikle Türkiyemizde, unutulan İslâmî âdetler arasında yer almaktadır. Başlanan bir hayatın ilk anlarını tatlı ile başlatmak, dua etmek suretiyle hayırla devamını sağlamak; bu duayı, duasının kabûlü umulan salih kimselere yaptırmak, İslâmî bir âdâba uymuş olmakla beraber, hayırhah olmanın, hep hayır dileme duygu ve arzusu içinde bulunmanın en güzel örneğini teşkil eder. Bu işlem kişiyi hayat boyunca hep hayır beklentisi içine sokacaktır. Bu aynı zamanda hayata ümitle bakmak, karamsarlığa yer vermemek demektir.
Söz konusu hayır beklentisi her zaman ve her toplumda hep varola gelmiÅŸtir. Asım Köksal’ın kaydettiÄŸine göre; dedesi Abdulmuttalip, torunu Peygamber Efendimiz’e Muhammed adını verirken, verdiÄŸi adın manasını gözeterek; “Gökte Allah, yerde insanlar onu övsünler diye Muhammed koydum!”[31] diyordu[32]. Meseleyi bu açıdan deÄŸerlendirdiÄŸimizde bunun bir de ince bir psikolojik yönünün bulunduÄŸunu görmek zor deÄŸildir.
Zaman olarak, bazı hadisler Resûl-i Ekremin doÄŸumun daha birinci gününde çocuÄŸa isim verdiÄŸini teyid ederken[33] diÄŸer bazı hadisler yedinci günü isim verilmesinin gerektiÄŸini ifade etmektedir[34]. Buhârî konu ile ilgili attığı bir baÅŸlıkta, doÄŸumun ilk gününde isim koymanın akîka kurbanı kesmeyecekler için söz konusu olduÄŸunu belirterek hadislerdeki bu ihtilaflı durumu “baÅŸkasında raslanmayan latif bir te’lif ile[35]” halleder[36].
Peygamberler’in adlarını çocuklara verip vermeme konusunu, gelen rivayetler ışığında iki noktada ele almak mümkündür.
Birincisi genel manada Peygamber isminin çocuklara verilip verilemeyeceÄŸi meselesidir. Buna verilecek cevap müsbettir. Zira Hz.Peygamber sözlü olarak “peygamberlerin isimleriyle isimlenin![37]” buyurmuÅŸ, bizatihi kendi oÄŸluna İbrahim[38] ismini vererek fiilî olarak uygulamayı kendisinden baÅŸlatmıştır.
Hz.Peygamber, bununla muhtemelen, peygamberlerin yanısıra salih kişilerin adlarını çocuklara vermek suretiyle tefeülde bulunmk, diğer bir ifade ile hayır beklentisi içinde bulunmanın caiz ve meşru olduğunu göstermek istemiştir.
İkinci husus bizzat Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed’in adının çocuklara verilip verilmeyeceÄŸi konusudur. Bu konuda ihtilaf edilmiÅŸ, çeÅŸitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunun sebebi Hz.Peygamber’den gelen yasaklama içerikli hadislerin varlığıdır. Bir gün Resûlüllah (s.a.), Bâkî denen yerde bulunuyorken ‘Ey Ebü’l-Kâsım!’ diye bir ses iÅŸitmiÅŸ, Hz.Peygamber yüzünü sese doÄŸru çevirince, seslenen adam, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Seni kastetmedim, falancayı çağırdım’ demiÅŸ, bunun üzerine Hz.Peygamber, “İsmimle isimlenin, fakat künyemle künyelenmeyin!” buyurmuÅŸtur[39].
Bu ve buna benzer rivayetler farklı görüşlerin ileri sürülmesine sebep olmuştur. Bu görüşleri kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür.
Aynî’nin (ö.855/1451) belirttiÄŸine göre M u h a m m e d İ b n-i S î r î n (ö.110/729 ), İ b r â h i m en-N e h â î (ö.96/715) ve Åž â f i î (ö.204/819); ismi ister Muhammed veya Ahmed olsun, ister olmasın, Resûl-i Ekrem’in Ebü’l-Kâsım künyesini almak hiç kimseye helal olmaz, demiÅŸlerdir[40]. Zahirîlerin genel görüşü de budur[41].
İmam M â l i k (ö.179/795) ve diÄŸer bazı selef âlimleri[42], bunun tamamen zıddını savunarak ismi Muhammed de olsa Ebu’l-Kâsım künyesini almada bir sakınca olmadığını söylemiÅŸlerdir. Bazıları yasağın ilk devirlere ait olduÄŸunu, dolayısıyla hadisin Hz.Peygamber’in vefatıyla neshedildiÄŸini, bazıları da yasağın tenzihen mekruh anlamında olduÄŸunu belirtmiÅŸlerdir[43]. Tahâvî’nin (ö.321/933) ifadesiyle c u m h u r u n görüşü de, isim ile künyenin birlikte taşınmasında bir sakınca olmadığı yönündedir[44]. Ümmetin tatbikatı da bu istikamettedir[45].
Bir grup Zâhirîler ve bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel yasağı sadece ismi Muhammed ve Ahmed olarlara hasredip adı Muhammed veya Ahmed olmayanların Ebü’l-Kâsım künyesi ile künyelenmelerinde bir sakınca olmadığı görüşündedirler[46].
Buraya kadar sıraladığımız görüşler hep Ebu’l-Kâsım künyesine yönelik bir yasaklamayı içermektedirler. Ümmetin uygulamasında görüldüğü gibi, Hz.Peygamber’in hayatı ile sınırlı bir yasaklama olduÄŸu görüşü, en isabetli görüş görünümündedir. Onun için bize göre bu yasağın hadis rivayetini ilgilendiren bir yönü vardır. Hadis rivayetine bakıldığı zaman genelde kullanılan ifadeler ya “kâle Resûlüllah” veya “kâle’n-Nebiyyü”; ya da “an Resûlillah” veya “ani’n-Nebiyyi” ÅŸeklindedir. Hadis rivayetinde “kâle” veya “an Ebi’l-Kâsım” ifadesi kullanılmış olmakla beraber son derece az raslanılmaktadır[47]. Teknik açıdan Nebî ve Resûl ifadelerinin kullanılmasında herhangi bir problem yoktur. Zira bu ünvanlara izafetle nakledilecek bir haberin Hz.Peygamber’e aidiyetinde herhangi bir şüphe olmaz. Ancak “Kâle Ebu’l-Kâsım” ifadesinin kullanılmasında, Hz.Peygamber’e aidiyetinde bir karışıklığa sebep olacağı için Allah’ın Resûlü böyle bir yasaklama yoluna gitmiÅŸtir, denebilir. Görüldüğü gibi o dönem için son derece isabetli bir yasaklamadır. Şüphe yok ki, ikinci bir Ebu’l-Kâsım olsaydı, Ebu’l-Kâsım künyesine izafetle nakledilen bir haberin “acaba hangi Ebu’l-Kâsım’e ait” diye şüpheye sebep olacak ve sünnete/hadise gölge düşecekti. Muhammed isminin serbest bırakılmasındaki sebep, böyle bir şüpheye mahal olmamasındandır. Zira Muhammed isminin kullanılmasında Muhammed b. Abdullah denecekti. Ayrıca hadis rivayetinde böyle bir ifadeye de raslanmamaktadır. Bunun sebebi, hürmeten onu “Allah’ın Resûlü” ve “Allah’ın Nebisi” ÅŸeklinde çağırma gereÄŸinden[48] kaynaklanmaktadır. Ashab da bu hürmetin gereÄŸi olarak Hz.Peygamber’e karşı hep Nebî ve Resûl hitabını kullanmış, hadis naklinde Ebu’l-Kâsım ifadesine pek az yer vermiÅŸlerdir[49]. Bunun hürmete aykırı olmadığını belirtmekle beraber bir noktayı vurgulamak için kullanıldığı da söylenebilir.
Bize göre, ümmetin de uygulamasına uygun olduÄŸu üzere, yasağın sadece Hz. Peygamber’in hayatı ile sınırlı olmasıdır. Zira herhangi bir kimsenin, -ismini taşımak ÅŸeklinde de olsa-, peygamberinin bir hatırasını taşımak suretiyle ona baÄŸlılığını göstermesi, adının anılmasını saÄŸlaması, onu hatırlaması ve hatırlatması gayet tabiîdir. Bu bir sevgi ve baÄŸlılık tezahürüdür. Ancak Osmanlı ihtiyaten ve herhangi bir hürmetsizliÄŸe meydan vermemek için orta bir yol izlemiÅŸ, Muhammed’i Mehmed’e çevirmiÅŸ, hem isimden vaz geçmemiÅŸ hem ihtiyatı elden bırakmamıştır. Tabiiki bu da bir saygı ve nezaket tezahürüdür. Ancak illada geçerli veya mutlak uyulması gereken bir uygulama olduÄŸunu söylemek gerekmez. Burada tamamen niyyet ve duygular söz konusudur.
En güzel isimler, şüphesiz Allah’ın sevdiÄŸi isimlerdir. Hz. AiÅŸe’den nakledilen bir hadiste Allah’ın en sevdiÄŸi isimler olarak, Abdullah ve Abdurrahman adları zikredilmiÅŸtir.[50] Ancak Allah katında sevilen isimler sadece bu iki isimden ibaret deÄŸildir. Bunlar birer örnek olarak sunulmuÅŸtur. Abd/kul sözcüğünün Allah’ın ad ve sıfatlarına izafe edilerek oluÅŸturulan her isim, Allah’ın sevdiÄŸi isimler kapsamındadır[51].
Abdullah, Abdurrahman, Abdürrezzak, Abdülhâlik, Abdülkerîm, Abdüşşekür, Abdurrauf, Abdülhakim gibi isimleri göz önüne getirdiÄŸimizde; bütün mahlükatın rızkını veren Rezzâk, her ÅŸeyi yaratan Hâlik, lütüf ve ihsanda bulunan Kerîm, şükredenlere bol veren Åžekûr gibi Yüce Allah’ın güzel sıfatları zikredildikçe ifade ettikleri manalar zihinde hep zinde kalacak, bir insanın tevhîd inancı çerçevesinde nasıl bir Allah’a inanıp kul olduÄŸunu, bu vasıfları taşımayan hiçbir varlığa kul olunamıyacağını her hâl ü kârda hatırlatılmış olacak, böylece bu tür isimler tevhîdin korunmasına vesile olacaktır. Bu kabil isimler, sözü edilen amaç ve hedefler yanısıra böyle bir hizmeti de ifa etmektedirler.
Bu kategorideki isimler evrenseldir, millî değildirler. Tamamen inanca yönelik ve inanç içerikli isimlerdir. Onun için Allah katında en sevimli isimler sayılmışlardır. Aynı anlama gelen başka dillerdeki isimler de bu kapsama dahildir.
Millî olan, hiçbir inanç unsurunu simgelemeyen isimler de vardır. Bu tür isimlerin manalarının güzel olmasına, tevhide aykırılık taşımamasına, teşeume meydan vermeyecek bir anlam içermesine dikkat edilmelidir. Her hâl ü kârda hayır beklentisine yönlendirici bir özelliğe sahip olmalı, bu noktaya dikkat edilmelidir. Kuvvet ya da asaleti simgeleyen Aslan ve buna benzer hayvan isimleri, herhangi bir şahıs ismi, bir çiçek, bir yıldız, bir duygu vs. gibi varlıkların isimlerinin insalara verilmesi tamamen şahsî beklenti ve kültürel etkilere bağlıdır.
Allah’ın en sevmediÄŸi isimler şüphesiz tevhîde aykırı olanlardır. “Melikülemlâk/ Mülklerin Maliki” [52] gibi ancak Allah’ın ÅŸanına layık olan ve yalnız Allah hakkında kullanılabilen sıfatların insalara verilip bu tür kavramlarla isimlendirilmeleri asla doÄŸru deÄŸildir[53]. Bu tür isimlerin yasak ve sevimsiz olmasının sebebi de mülklerin gerçek sahibi yalnız Allah olduÄŸu halde, bu vasfın insanlara verilmesidir. Böyle bir uygulama tevhîd inancına sahip olan insanların Rablerine karşı takınmaları gereken edep ve inanca aykırıdır; aynı zamanda bir inanç kaymasıdır; bu tür isimlere de kesinlikle yer verilmemelidir.
Süfyan [b. Üyeyne][54](ö.198/814), “Şâhanşâh bunun örneÄŸidir” diyerek[55], Allah’a sevimsiz olan isimlerin sadece bundan ibaret olmadığını, bu özellikteki bütün isimlerin bu kapsama dahil oluÄŸunu belirtmiÅŸ olmaktadır. Ayrıca yasaklamanın lafza deÄŸil, manaya olduÄŸu ve hangi dilde olursa olsun tevhidi zedeleyen manalar kastedildiÄŸi de anlaşılmaktadır.
Ahkamülhakimin/Hakimlerin hâkimi, Sultanusselatîn/Sultanların sultanı, Emîrülümerâ/Âmirlerin âmiri; bazı alimlere göre Kaadî’l-kudât/Kaadıların kaadısı ve Hâkîmülhükkâm/Hakimlerin hâkimi gibi isimler de aynı vasfa sahip oldukları için Allahın sevmediÄŸi isimler arasında yer alır[56].
Burada sözü edilen Ahkamülhakimîn aslında Allah’tır[57]. Dindar ve fazilet ehli kimselerden pek çoÄŸu Kaadî’l-kudât ve Hakimülhükkam gibi isimleri kullanmaktan, hadiste Allah ve Resûlünün buÄŸzettiÄŸi bildirilen melikülemlak ismine kıyas ederek kaçınmışlardır[58].
Kastedilen mana eÄŸer Allah’a deÄŸil de ismi taşıyana yönelikse Türkçemizde yer alan Sevtap ve buna benzer isimleri bu kategoriye dahil etmek gerekir.
Ashab yeni doÄŸan çocuklarını teberrüken/hayır beklentisiyle Hz. Peygamber’e götürür, tahnik yaptırır ve adlarını koydururlardı.
Ad koyarken yapılan sözcük seçiminin temelinde yatan en belirgin özellik, hayır beklentisi/tefeül olmaktadır. Bu gerçekten hareketle Hz. Peygamber’in yeni doÄŸan çocuklara verdiÄŸi isimlere baktığımızda umumiyetle ya İbrahim gibi eski bir peygamber ismi, yahut da Abdullah ve Abdurrahman gibi Allah’ın ismine veya bir sıfatına izafe ederek verdiÄŸi isimler göze çarpmaktadır.
Peygamber isminin verilmesinin, genel olarak, onların izinden gitme arzusundan kaynaklandığını veya en azından böyle bir arzu ve beklentiye yönlendirmeye matuf oluÄŸunu; daha dar bir açıdan deÄŸerlendirdiÄŸimizde ise, İbrahim (a.s.)’ın Hz.Peygamber’in dedelerinden olması hasebiyle eskileri yâd etme, onları unutmama ve unutturmama, hatıralarını canlı tutma amacına yönelik olduÄŸunu söylemek mümkündür. Ancak genele teÅŸmil ettiÄŸimizde bu tür bir amaca yönelik aile büyüklerinin adları çocuklara verildiÄŸinde onların inançları, yaÅŸantıları ve isimlerinin taşıdığı manaları mutlaka gözönünde bulundurmak gerekir. Zira mânâ veya ÅŸahıs olarak zihinde tecelli edecek anlamların, mutlaka olumlu ve güzel olması gerekir.
Bir baÅŸka boyut olarak burada, insanlara Allah’a kul olmayı ve O’nun rububiyetini hatırlatacak sözcüklerin seçildiÄŸi dikkatı çekmekte, bu da tevhîdi çaÄŸrıştırmaktadır. Hz.Peygamber’in tevhîde aykırı olan isimleri deÄŸiÅŸtirdiÄŸini de dikkate alarak bir deÄŸerlendirme yaptığımızda İslâm inancı ve kültürünün tevhîd esasına dayandığını, bu ilkeye ters düşecek hiçbir oluÅŸumun geçerli olmayacağını, her türlü ÅŸekillenmenin bu çerçevede olması gerektiÄŸini, kimliÄŸin sembolü ve kültürün bir parçası olan isimlere varıncaya kadar müslümanın hayatının her alanını kuÅŸattığını görmekteyiz.
Abdullah ve Abdurrahman gibi isimlerin Allah’a en sevimli olmasının sebebini ÅŸu ÅŸekilde izah etmek mümkündür: Abdullah isminde ubûdiyet ve tezellülü itiraf vardır. Abdurrahman’da ise her mahlûka ÅŸamil olan rahmeti itiraf vardır. Keza birinci isimde, bu isimle adlandırılan kimsenin Allah’a ibadet edici olması, ikincisinde ise ilâhî rahmetin, adı taşıyanın üzerinde tezahür etme arzusu, tefeülü/ismi taşıyanın üzerinde rahmetin tecelli beklentisi vardır[59].
Hz.Peygamber’in deÄŸiÅŸtirdiÄŸi isimlerde üç ana özellik göze çarpmaktadır. Kötü, sevimsiz, çirkin manalı olanlar; güzel manalı olup daha güzeli ile deÄŸiÅŸtirilenler; tevhîde aykırı olanlar.
Resûlüllah (s.a.) mana itibarı ile çirkin olan isimleri deÄŸiÅŸtirirdi[60]. Meselâ Ensardan Usey’in, oÄŸluna verdiÄŸi ismi[61] Hz.Peygamber beÄŸenmemiÅŸ, “ona Münzir adını koy”[62] buyurarak önceki ismi deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir.
Ebû Dâvûd (ö.275/888), Resûlüllah’ın (s.a.), Âsî, Azîz, Atele, Åžeytan, Hakem, Gurab, Hubâb, Åžihab isimlerini deÄŸiÅŸtirdiÄŸini, Åžihab’ı HiÅŸam, Harb’i Silm, Muzdacî’ı Münbais yaptığını, Afire adını taşıyan bir araziyi de Hadire, Åži’bu’d-Dalâlet geçidi(n)’i Åži’bu’l-Hüdâ; Benü’z-Zinye’yi Benü’r-RiÅŸde; Benû MuÄŸviye’yi de Benû RiÅŸde olarak deÄŸiÅŸtirdiÄŸini nakletmektedir[63].
Hz Peygamber bu isimleri, şüphesiz manalarındaki çirkinlik ve sevimsizlikten; Hakem ismini, Allah’ın bir ismi; hubâb’ı, ÅŸeytan veya bir yılan cinsinin adı olduÄŸundan; ÅŸihâb’ı da alev gibi yanmayı[64] ifade ettiÄŸinden beÄŸenmemiÅŸ, onları bu sebeple deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir.
Ayrıca isyankar, itaatsız kadın anlamına gelen Âsiye’yi güzel kadın anlamına gelen Cemile’ye[65], sert anlamına gelen Hazn’i kolay anlamına gelen Sehl’e[66], kesik anlamına gelen Asram’ı tohum, ziraat, verim anlamına gelen Zür’a'ya[67] çevirmiÅŸtir.
Bu tür isimlerin özelliklerini şu sekilde izah etmek mümkündür:
Kesik anlamına gelen Asram verimsizliÄŸi, merhametsizliÄŸi, baÅŸkasına yararlı olmamayı; tohum, bitme, büyüme anlamına gelen Zür’a ise kesikliÄŸin zıddı olan verimliliÄŸi, faydayı temsil eder[68]. Hazn, sertlik ve kabalığı; Âsî ve âsiye[69], itaatsizlik ve isyankarlığı; Åžeytan her türlü hile ve çirkinliÄŸi; Gurab/karga, sevimsizlik ve uÄŸursuzluÄŸu; Müzdacî’, yatmayı ve tembelliÄŸi; Afire/çorak verimsizlik ve merhametsizliÄŸi, baÅŸkasına faydasız olmayı ÅŸuur altına yerleÅŸtirmektedir.
Burada Mesrûk’un ÅŸu naklini de ilave etmek gerekir: Mesruk; “Hz. Ömer’le karşılaÅŸtım. Bana, ‘Sen kimsin?’ diye sordu. ‘Mesruk b. Ecdâ‘’ dedim. Dedi ki; ‘Ben Resûlüllah’ın, ‘Ecdâ’, ÅŸeytandır’ dediÄŸini iÅŸittim”[70] demektedir. Bu da Hz. Peygamber’in hoÅŸ görmediÄŸi isimler arasında yer alır.
Netice olarak burada, Hz.Peygamber’in deÄŸiÅŸtirdiÄŸi isimlerin, anlam itibarı ile çirkin olup hoÅŸ olmayan, bir takım ÅŸuur altı saplantılarla sahibinin karakterini etkileyen, tâzim ya da aşırılık ifade eden isimleri deÄŸiÅŸtirdiÄŸini söyleyebiliriz.
Bu tür isimlerin değiştirilme sebeplerini şu şekilde izah etmek mümkündür:
Åžu bir gerçektir ki, hoÅŸ karşılanmayan bir ÅŸey duyula duyula ona karşı tepki ve duyarlılıklar söner, sonunda normal karşılanır hale gelir. İnsanın bu fıtrî yapısını dikkate aldığımızda, “Åžuyûu vukûundan beterdir” ata sözünün ne kadar yerinde söylenmiÅŸ olduÄŸunu daha iyi anlıyoruz. Zira vukûu sınırlı kalabilir, neticede zararı az olur. Ancak ÅŸuyû bulur, geniÅŸ bir alana yayılır da normal karşılanır hâle gelirse, o zaman bunun zararı daha çok olur. Yaptığı tahribatın düzeltilmesi de imkansız olabilir. Buradaki menfi etkilenme, ismin sahibinden ziyade, çevredekiler için söz konusudur.
Dilimizde Aziz, Kadir, Samet gibi isimler, yukarıda verilen ölçüye göre mahzurlu sayılmasına raÄŸmen çocuklara verilmektedir. Ancak bunlar Abdülaziz, Abdülkadir, Abdüssamet’den kısaltma olmalıdır. Çünkü Cenab-ı Hakk’a ait isimlerdir. Resûlüllah (s.a.) bu gruba dahil isimlerle tesmiyeyi/isimlenmeyi uygun görmemiÅŸ ve her seferinde deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir[71]. Bu tür isimleri, örneÄŸin sadece Âziz ÅŸeklinde deÄŸil, Allah’a kul olmayı ifade eden Abdülaziz ÅŸeklinde “abd/kul” izafetiyle verilmesi en uygun bir yol olacaktır.
Hz. Peygamber kötü manalı isimleri güzel manalı isimlerle deÄŸiÅŸtirirken genelde o kelimenin taşıdığı anlamın zıddını vermekle gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Mesela sert anlamına gelen Hazn ismini, zıddı olan ve kolay anlamına gelen Sehl kelimesi ile deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Ancak bu metot genel deÄŸildir. Daha önce Ehl-i kitap olan Abdullah b. Selâm, müslümün olunca ona bu adını Hz. Peygamber vermiÅŸtir. “Sulh ve Selametin oÄŸlu Allah’ın kulu” anlamına gelen bu isim, Allah’a kul olmayı ve onun neticesi olan sulh ve selameti hatırlatmaktadır. Mensup olduÄŸu batıl dinî bırakıp girdiÄŸi yeni dinde nasıl bir yaÅŸantı ile ne tür bir neticeye ulaÅŸacağını hatırlatır mahiyettedir. Gerçi Hz.Peygamber Abdullah adını ilk doÄŸan çocuklara da vermiÅŸtir. Ancak burada yeni din ile ilgili belirgin bir hatırlatma göze çarpmaktadır.
Hz.Peygamber sadece şahıs isimleri değil köy ve geçit gibi isimleri de değiştirmiştir.
Değiştirdiği isimlere bakıldığında onların kötü manalı oldukları, özellikle mekân isimlerinin bir uğursuzluğu çağrıştırdıkları ya da halkı bu yöne sevkettikleri göze çarpmaktadır. Bu tür isimleri muhtemelen, tefeül amacıyla güzel manalar çağrıştıran isimlerle değiştirmiştir.
Ancak ÅŸurası iyi bilinmelidir ki, Hz. Peygamber hiçbir zaman herhangi bir ÅŸeyden uÄŸursuzluk çıkarmazdı. Bir yere bir memur göndereceÄŸi zaman o ÅŸahsın ismini sorar, anlamı hoÅŸuna giderse sevinir, hatta neÅŸesi yüzünde görülürdü. İsimden hoÅŸlanmazsa bu da yüzünden belli olurdu. Bir köye gidecek olsa köyün adını sorar, anlamı hoÅŸuna giderse sevinir, hoÅŸlanmazsa bu da yüzünden okunurdu[72]. Hz. Peygamber’in bu tutumunun uÄŸursuzluk inancını reddetmek için olduÄŸunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu tür isimleri deÄŸiÅŸtirmesinin ve ad koyarken de güzel manalı sözcükler seçmesinin bir sebebi, aslında halkı uÄŸuruzluk gibi yanlış inaçlara düşmekten kurtarmaktı. Bu da onun gönderiliÅŸ amacına gayet uygundu. Zira o günün toplumu kötü manalı isimlerden zaten uÄŸurszluk gibi yanlış manalar çıkarıyordu.
Hz.Peygamber tefeülden hoÅŸlanırdı. GöndereceÄŸi memurun veya gireceÄŸi köyün isminin güzel olmasından hoÅŸlanması bundandı. Kötü isimlerden hoÅŸlanmaması ve tefeüle imkan tanımayan kötü isimleri güzelleriyle deÄŸiÅŸtirmesi, uÄŸursuzluk duymasından deÄŸil, tefeülün ortadan kalkmış olmasındandı. Ayrıca Resûlüllah’ın tefeülden hoÅŸlanması, güzel isim koyma emrinin müminlere benimsetilmesine yönelik bir çaba olarak da yorumlanabilir.
Görüldüğü gibi, Resûlüllah’ın güzel isimleri tercih etmesi, bunlardan da tefeül edip sevinç izhar etmesi, kötü isimlerden uÄŸursuzluk çıkardığı manasına gelmez. Bilakis uÄŸursuzluk çıkarma geleneÄŸi ile mücadele gayesini taşır.
Hz.Peygamber’in deÄŸiÅŸtirdiÄŸi isimler arasında, kötü manalı ve tevhîdi zedeleyici isimlerden baÅŸka güzel manalı isimler de vardır. Ancak bütün güzel manalı isimleri deÄŸiÅŸtirmiÅŸ deÄŸildir. Güzel manalı olup da Hz. Peygamber’in deÄŸiÅŸtirdiÄŸi isimleri genel bir analize tâbi tuttuÄŸumuzda, onların, anlamları güzel olmasına raÄŸmen sahibi ve çevresi üzerindeki menfi etkiler bırakan isimler olduÄŸunu görmekteyiz.
Mesela Hz. Peygamber, “iyi insan, kusursuz kimse, günahsız” anlamına gelen Berre ismini Zeyneb’e çevirmiÅŸtir. Bu ismi taşıyanın zihninde, kendini beÄŸenme gibi bir mana teÅŸekkül edebilir. Bu da isimlenenin karakterini olumsuz yönde etkilemek demektir. Zira bu isim hakkında Hz. Peygamber, “Allah sizin iyi olanlarınızı en iyi bilendir” buyurarak bu adı deÄŸiÅŸtirirken, “kendinizi temize çekmeyin!”[73] sözüyle de, güzel bir ismi baÅŸka güzel bir isimle deÄŸiÅŸtirmenin gerekçesini belirtmiÅŸtir. Bunun anlamı, “Berre adını takıp da bununla iyi olduk sanmayın! Allah kimin iyi olduÄŸunu herkesten daha iyi bilir!” demektir[74]. Rivayetlere göre Zeynep bnt. Ebî Seleme’nin adı Berre idi. Nefsini tezkiye ediyor denildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber onu Zeyneb diye isimlendirdi[75]. Demek ki buradaki çirkinlik, mananın çirkinliÄŸinden gelmiyor.”Kendinî temize çıkarmayın, kimin muttaki (temiz) olduÄŸunu O (Allah) çok iyi bilir” [76] âyetine muhalefetten ileri geliyor, denebilir. Åžu halde İslam âdâbına uymayan, kiÅŸiye gurur, kibir, aldanma telkîn eden isimler uygun deÄŸilir.
DiÄŸer bir rivayette belirtildiÄŸine göre Cüveyriye bnt. el-Haris’in ismi de Berre idi, Hz.Peygamber onu da Cüveyriye’ye çevirmiÅŸtir.
Resûl-i Ekrem’in (s.a.), “Yanından çıkan birinin ‘Berre’nin yanından çıktı’ denmesini sevmiyorum”[77] buyurarak yasağın diÄŸer bir gerekçesini açıkladığını görmekteyiz. Åžu halde bu kategoride yer alan isimleri deÄŸistirmesinin genel sebebi; hem ismin anlamından hem ÅŸahsa yansıyan menfi etkisinden kaynaklandığı ÅŸeklinde yorumlanabilir. Çünkü nefsin tezkiyesini yalnız Allah bildiÄŸi gibi, ismin ifade ettiÄŸi anlam hakikatın hilafına da olabilir. Bu sebeple sahibini yersiz güvene ve bunun bir uzantısı olarak da kullukta gevÅŸekliÄŸe itebilir. Zira yersiz güven takvayı zedelediÄŸi gibi kulluk ifasında gevÅŸekliÄŸe de sebep olur.
Hz. Peygamber’in yeni doÄŸan çocuklara tevhîdi ve Allah’a kulluÄŸu ifade eden Abdullah ve Abdurrahman gibi isimler vererek bunların Allah’a en sevimli adlar olduÄŸunu ifade buyurduÄŸunu[78], bunun tam tersini ifade eden “Melikü’l-Emlak/mülklerin maliki gibi isimleri de Allah’ın en sevmediÄŸi isimler olarak takdim ettiÄŸini[79], bunun sebebini de “Allah’tan baÅŸka mâlik yoktur”[80] ÅŸeklinde açıkladığını burada tekrar hatırlatmakta yarar görmekteyim. Görüldüğü gibi bu tür isimler, tevhîde aykırı olarak ÅŸirk anlamı ifade etmektedirler.
Tevhîdi zedeleyen isimleri iki açıdan ele almak mümkündür. Biri Allah’a ait sıfatların kullara izafe edilmesidir; Melikülemlâk gibi. DiÄŸeri de, Allah’tan baÅŸkasına kul olmayı veya kulluk etmeyi ifade eden izafetlerle verilen isimlerdir. Mesela Mekke müşrikleri nezdinde en önde gelen ve en büyük kabul edilen putlardan olan Uzzaya izafe edilerek Abduluzza benzerinde verilen isimler gibi, ki Ebu Leheb’in ismi Abdüluzza idi[81]. Uzza’nın kulu demektir. Abdüşşems/güneÅŸin kulu ÅŸeklinde verilen isimler de bu kabil isimlerdendir.
Konuyu genel bir kaideye baÄŸlayarak ifade edecek olursak, tevhîde aykırı isimleri, Allah’tan baÅŸka bir varlığa kulluÄŸu ifade eden isimlerle sadece Allah’ın ÅŸanına layık olan sıfat ve isimler olarak belirtmek mümkündür. Bu tür isimleri vermek ise haramdır. Zira Hz. Peygamber, “Hakem Allah’tır, hüküm de ona aittir; öyle ise sen nasıl Ebu’l-Hakem künyesini taşırsın?” diyerek, Ebu’l-Hakem künyesini, “Ebu Şüreyh’e çevirmiÅŸtir”[82]. Bu uygulamada yasağın illeti açıkça görülmektedir.
DEĞİŞTİRMEDEN VEFAT ETTİĞİ İSİMLER
Hz. Peygamber, bazı isimlerin kullanılmasını yasaklama arzusunda olduğunu izhar etmiş, ancak bunları değiştirmeden vefat etmiştir.
YaÅŸadığı süre içerisinde Hz. Peygamber’in bunları deÄŸiÅŸtirmemesi, muhtemelen deÄŸiÅŸtirmenin ÅŸart olmadığındandır. Zira çeÅŸitli sebeplerle arzu edip de yapmadığı veya yapmaktan vazgeçtiÄŸi daha bir çok hususlar vardır[83]. Bunu, “yapılırsa daha güzel ancak yapılmadığında sakınca olmayan” türden bir olay olarak deÄŸerlendirmek mümkündür. Yasaklamayı arzu edip de yasaklama iÅŸleminden vaz geçmesi, yasağın keraheti tenzihiye ifade edip haram olmadığını gösterir.
Câbir b. Abdillah (r.a.) Hz.Peygamber’in deÄŸiÅŸtirmeyi arzu edip de deÄŸiÅŸtirmeden vefat ettiÄŸi isimleri ÅŸu sözleriyle belirtir: “Peygamber (s.a.); Ya’lâ, Bereket, Eflah, Yesâr, Nâfi’[84] ve buna benzer isimleri koymaktan nehyetmek istedi. Sonra onun bu mevzuda süküt ettiÄŸini gördüm; artık hiçbir ÅŸey söylemedi. Sonra Resûlüllah bunları yasaklamadan vefat etti”[85]. N e v e v î (ö.676/1277) kerahetin sadece bu isimlere mahsus olmayıp kıyas yoluyla benzer manalar taşıyan baÅŸka isimlere de ÅŸamil olduÄŸunu belirtmektedir[86].
Ebû Dâvûd’un (ö.275/888) rivayetinde yer alan, “Zira kiÅŸi ‘Bereket burada mı?’ diye sorar da ‘Hayır yok!’ diye cevap verirler”[87] ziyadesinde yasaklama arzusunun gerekçesi belirtilmektedir. Yasağın sebebi, hadiste açıkça görüldüğü gibi, ismin kullanılışı esnasında zihne gelebilecek uygunsuz manalardır. Daha açık bir ifade ile burada gerçekte var olan bir ÅŸeye yok demenin uygunsuzluÄŸu dile getirilmiÅŸ; ismin taşıdığı anlam ile hakikatlerin çatışması söz konusu olmuÅŸtur. Bu da bize gösteriyor ki, verilen isimlerin taşıdığı manalar, hakikatlerle çeliÅŸmemesi gerekir. Ayrıca, “Bereket burada mı?” sorusuna “hayır yok!” cevabında teÅŸeume/uÄŸursuzluk inancına sebebiyet ya da meydan verme ihtimali de vardır. Bu tür ihtimallere yer vermemek için söz konusu isimlerin deÄŸiÅŸtirilmesi arzu edilmiÅŸ olabilir. Ancak deÄŸiÅŸtirmenin ya da bu tür isimleri vermemenin ÅŸart olmadığı da anlaşılmaktadır. “Olsaydı, uyulsaydı, yapılsaydı daha güzel olurdu” kabilinden bir arzudan ibarettir. Ancak Hz.Peygamber’in bu tür arzularına mümkün olduÄŸu kadar uymanın yararlı olduÄŸu kanaatini taşımaktayız[88].
Çocuklara güzel isim vermek ana-babanın sorumluluğunda yer alan önemli bir vecibedir. Çocuklara kötü manalı çirkin isimler vermek mekruhtur. Melikülemlâk gibi tevhîde aykırı isimler vermek ise haramdır. Zira hadiste yer alan vaîd şiddetli bir uslûpla ifade edilmiştir. Haram hükmü aynı manaya gelen diğer isimlere de şamildir.
Güzel isim verme emri, isim verme yetkisine sahip olanlaradır. Hiç kimse kendi adını kendisi koymaz. BaÅŸlangıçta adı konurken böyle bir kudrete sahip deÄŸildir. Onun için burada birinci derecede sorumluluk ebeveyne aittir. Daha sonra emir, isim verme yetkisine sahip olanlaradır. Bu sorumluluk kapsamına dede ve nineler, diÄŸer akrabalar, kendisine isim verdirilen diÄŸer ÅŸahıslar da dahildir. Burada öncelik ÅŸahıslara isim verenleredir. Åžahıslar dışında çeÅŸitli mekânlara isim vermek de güzel isim verme kapsamına dahildir. Bu durumda emre muhatap, idareci ve yetkililer olacaktır. Bir mekâna ad koyarken seçilecek isim, ya güzel manalar ihtiva etmeli veya güzel ve anlamlı ÅŸeyler sembolize eden bir sözcük olmalıdır. Hatırası canlı tutulup toplumda unutulması istenmeyen vak’a veya sahısların adları mekanlara verilirken, seçilen ÅŸahıslar ve verilmek istenen mesajlar, anlamca güzel, milli kültüre ve İslam inancına da uygun olmalıdır.
Tevhîde aykırı olanlar, kötü manalı olanlar, güzel manalı olup duyguları menfi yönde etkileyenler olmak üzere, değiştirilme kapsamına giren isimleri üç ana grupa ayırmak mümkündür.
Her şeyden önce isimlerin güzel manalı olması sünnettir, müstehaptır. Tevhîdi zedeleyen türden isimlerin verilmesi ise haramdır, kesinlikle verilmemelidir. Şayet bilinçsizce verilmişse değiştirilmelidir.
Hz. Peygamer’in deÄŸiÅŸtirmeyi arzu edip de deÄŸiÅŸtirmediÄŸi isimler mümkün mertebe verilmemelidir. Allah Resûlünün arzuları bizim için anlamlıdır, uymaya deÄŸer hususlardır. BaÄŸlılık ve sevgi tezahürü bu durumlarda ancak belli olur. Åžayet bu kategoride yer alan isimler bilinçsizce verilmiÅŸ, sonradan farkına varılmışsa deÄŸiÅŸtirilse güzel olur, ancak deÄŸiÅŸtirilmesi ÅŸart deÄŸildir.
Kötü manalı isimleri vermemek esastır, İslâm’ın ÅŸiârıdır. Yine ÅŸayet bilinçsizce verilmiÅŸse, deÄŸiÅŸtirmek güzeldir, gereklidir. DeÄŸiÅŸtirilmemesi tenzihen mekruhtur. Hazn isimli bir ÅŸahsa “senin adın Sehl olsun” deyip onun da bu teklifi kabul etmemesi ve Hz. Peygamber’in de buna ses çıkarmaması bunu gösterir. Ancak İ b n M ü s e y y e b’in (ö.94/712) bildirdiÄŸine göre Hazn’in ailesinde sertlik ve huzursuzluk, ölünceye kadar devam etmiÅŸtir[89]. Bu da ismin bazan kaderle örtüşmesi ya da müsemmaya/isimlenene yansıması olarak da deÄŸerlendirilebilir.
Abdullah b. Selam’ın yeni bir dine girmesiyle adının deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ olması, “her din deÄŸiÅŸtirenin ismini de deÄŸiÅŸtirmesi gerekiyor mu?” sorusunu akla getirebilir. Bu örnekten hareketle hayır cevabını vermek mümkündur. Böyle bir olay karşısında önemli olan ismin taşıdığı manadır. Güzel bir anlam taşıyor ve hem itikadî yönden bir mahzur taşımıyor, hem de sahibi üzerinde bir takım olumsuz etkiler meydana getirmiyorsa, deÄŸiÅŸtirilmesi gerekmez. Ancak isim eski dinîn izlerini taşıyorsa, deÄŸiÅŸtirilmelidir.
Varlıklara verilen adlar, toplum kültürünün bir ürünü olup onun duygu ve düşüncelerinin, inanç, ahlâk ve değer hükümlerinin, şiir, edebiyât ve sanat zevkinin dışa yansıyan motifleridir. Bu bağlamda ad vermenin ferdî ve toplumsal, diğer bir ifade ile millî boyutu yanısıra bir de inanç boyutu vardır. Fert ve toplumun ideallerini sembolize ederler.
Fert bazında adların karaktere yansıyan müsbet ve menfi etkileri bir hakikattır. Toplum bazında ise, inanç ve milli birliğin teşekkülünde etkin rol oynayabilen güçlü bir araç, bir eğitim vasıtasıdır. Bu sebeple önemle üzerinde durulması gereken bir husustur. Ancak çocuklar, isimlerin ihtiva ettiği mana ve beklentiler doğrultusunda eğitilmez ve bu manada bir şuurlandırma yoluna gidilmezse, kuru bir isimin hiçbir anlam ifade etmeyeceğini de burada vurgulamak gerekiyor. Bu konuda toplumun mutlaka bilinçlendirilmesi gerekir. İsmiyle neyi sembolize ettiğini ne tür bir değer yarsıttığını çok iyi bilmelidir. Bunun özellikle inanç boyutuna daha çok dikkat edilmelidir. Tevhîde aykırı olan veya tevhîdi zedeleyici manalar içeren ve bu tür çağrışımlar yapan isimlerden mutlaka uzak durulmalıdır.
Şunu unutmamak lazımdır ki isim, özellikle çocuklar için, ona verilmek istenen şeklin; karakter, kişilik ve ideallerin ilk belirtisi, ilk mührü ve damgasıdır. Ona sahip olmanın ilk ve en güçlü bağı, inanç ve kültür kimliğinin hatta varlığının en belirgin tanıtım sembolüdür. Kişi kendini ne tür bir sembolle tanıtacağına çok dikkat etlmelidir.
Şüphesiz insan ilk etapta fert bazında buna muktedir deÄŸildir. Ancak burada ebeveynlere büyük iÅŸ düşmektedir. ÇocuÄŸunun geleceÄŸini ve hedefini çok iyi düşünmeli, sorumluluÄŸunun bilincinde olmalıdır. Bunun ne denli önemli bir hadise olduÄŸunu anlamak için Hz. Peygamber’in uygulamalarına ve sözlü uyarılarına bakmak yeterli olacaktır.
***
AZîMÂBÂDî, Avnü’l-Ma’bûd
Åžemsü’l-Hak el-Azîmâbâdî: Avnü’l-Ma’bûd Åžerhu Sünen-i Ebî Dâvûd, I-XIV, Medine 1389/1969.
AYNÃŽ, Umde
Bedruddîn Ebû Muhammed Mahmud İbn Ahmed el-Aynî: Umdetü’l-kârî ÅŸerhu Sahîhi’l-Buhârî, I-XX, Mısır 1392/1972.
BİLGEGİL, Kaya, Türçe Dilbilgisi, İstanbul 1982.
BUHÂRÎ
Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil el-Buhârî: el-Câmiü’s-Sahîh, I-VIII, İstanbul ts., 1315′den ofset.
CANAN, İbrahim, Kütüb-i Sitte Ter. ve Şer.
İbrahim Canan: Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, I-XVIII, Ankara 1988
DAVUDOĞLU, Ahmet, Sahih-i Müslim Ter. ve Şer.,
Ahmed Davudoğlu:Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, I-XI, İstanbul 1973-80.
DİA
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1988 —
DOĞAN, Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, byy, 1996 (İz Yayıncılık, Eramat Tesisleri).
EBÛ DÂVÛD
Ebû Dâvûd, Süleyman İbnü’l-EÅŸ’as es-Sicistânî: Sünenü Ebî Dâvûd, I-IV, İstanbul ts. ofset.
ELMALILI, Hak Dîni
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır: Hak Dini Kur’an Dili, I-IX, İstanbul 1971.
ERGIN, Muharrem, Türk Dil Bilgisi, İstanbul 1982.
İBN HACER, Feth
Ebu’l-Fadl Åžihâbuddîn Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Hacer el-Askalânî: Fethü’l-bârî bi-ÅŸerhi Sahîhi’l-Buhârî, I-XIII, 2. bs., Beyrut 1402 h.
İBN KESîR, Tefsîr
İmâdüddîn Ebu’l-Fidâ İsmail b. Ömer b. Kesîr: Tefsîrü’l-Kur’ân’i'l-azîm, I-IV, Kâhire 1400/1980.
İBN MÂCE
Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd el-Kazvinî: Sünenü İbn Mâce, (th. Muhammed Fuad Abdülbâkî), I-II, Beyrut ts.
İBN MANZÛR, Lisân
Ebu’l-Fadl Cemalüddîn Muhammed b. Mükerrem İbn Manzûr: Lisânü’l-arab, I-XV, Beyrut ts.
KÖKSAL, Asım, İslâlm Tarihi
Mustafa Âsım Köksal: İslâm Tarihi: Hz. Muhammed (a.s.) ve İslâmiyet, Mekke Devri, İstanbul 1981.
KUR’ÂN-I KERîM
MÜSLİM
Ebu’l-Hüseyn Müslim İbnü’l-Haccac el-KuÅŸeyrî: Sahîhu Müslim (el-Câmi’u’s-sahîh), I-V, (nÅŸr. Muhammed Fuad Abdülbâkî), İstanbul ts. ofset.
NESEî
Ebû Abdirrahman Ahmed b. Åžu‘ayb en-Neseî:Sünenü’n-Neseî, I-VIII, Beyrut ts.
SOFUOĞLU, Sahîh-i Buhârî ve Terc.
Mehmed Sofuoğlu, Sahîh-i Buhârî ve Tercemesi , İstabul 1989.
TDK, Türkçe Sözlük
Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, (haz. Hasan Eren, Nevzat Gözaydın, İsmail Parlatır, Talat Tekin, Hamza Zülfikar), I-II, Ankara 1988.
TİRMİZî
Ebû İsâ et-Tirmizî: el-Câmiu’s-sahîh (Sünenü’t-Tirmizî), I-V, Beyrut ts.
WENSINCK, Concordance
A. J. Wensinck v.dğr.: Concordance Et İndices De La Tradition Musulmane, I-VII, İstanbul 1986, VIII : haz. W. Raven - J. J. Witkam 1988 (Çağrı Yayınları)
YEĞİN, Abdullah ve ber., Büyük Lügat, İstanbul 1987.
***
Kategori: EÄŸitim