Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi

12 Temmuz 2007



ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ

İNKILAP: Köken olarak inkılap, Arapça “Kalb” kelimesinden türetilmiştir. İnkılap, değişme, bir halden diğer bir hale geçme demektir. Türkçe’de bu kelime “etmek” yardımcı fiiliyle “kalbetmek” şeklinde kullanılır. Türk Hukuk Lügatı’na göre ise; İnkılap; Bir devletin sahip olduğu siyasi, sosyal, askeri alanlardaki kurumların devlet eliyle, makul ve ölçülü metotlarla köklü bir biçimde değiştirilerek yenileştirilmesidir. Yani inkılaplar, sanayi inkılabı, bilim inkılabı, kültür inkılabı gibi çeşitli alanlarda olabilir. Bu yüzden Atatürk’ün yaptığı yenilikler inkılap olarak kabul edilmektedir.

Atatürk, inkılap kelimesini sık sık kullanmış, özellikle İnkılap ile İhtilal arasındaki farka dikkat çekmiştir.

İnkılap Olayının Gerçekleşebilmesi İçin Bazı Şartların Bir Araya Gelmesi Lazımdır. Bunlar:

Toplumun karşı karşıya kaldığı idari, adli, sosyal ve ekonomik buhranlar (Fransız İnkılabında bu durumu görmek mümkündür.)

Fikir hayatının gelişme göstermesi ve inkılabı hazırlayıcı çalışmaların yapılması. (Fikirsiz inkılap olmaz. Montesqieu, Voltaire, Jean Jacques Rousseau olmasaydı, Fransız İnkılabı olmazdı. Türkiye’de ise inkılap fikri 18.yy sonlarında ve 19.yy başlarından itibaren açılan modern okullarda eğitim gören mektepli gençler arasında yeşermeye başlamıştır. II.Meşrutiyet dönemine gelindiğinde, Fransız İnkılabı düşünürlerinin yanı sıra Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa gibi Tanzimat Dönemi fikir adamlarının; Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet gibi Meşrutiyet aydınlarının eserleri onların düşünce atmosferini oldukça etkilemiştir. Bu kuşaktan gelen Mustafa Kemal, bu düşünürlerin fikirlerini öğrenmiş, Türk toplum yapısına uygun bir hale getirmiş ve uygulamıştır.)

Lider ve kadro teşekkülü (Diğer bütün şartlar oluşmuş olsa bile lidersiz ve kadrosuz bir inkılap hareketi düşünülemez. Mustafa Kemal, Türk İnkılabı hareketini başarıyla gerçekleştirecek lider özelliklerine sahiptir.)

Tertip, disiplin, plan ve program: (Fransız İnkılabı’nda başlangıçta belirli bir plan yoktur. Ancak dana sonra işler bir plan ve programa bağlanmıştır. Türk inkılabında ise başlangıçtan itibaren belirli bir plan, program ve disiplin mevcuttur. Mustafa Kemal ve arkadaşları ancak bu şekilde dünyaya örnek olacak Türk İnkılabı’na işlerlik kazandırmışlardır.

İHTİLAL: İhtilal de Arapça “hal” kelimesinden gelmektedir. Anlamı bozukluk, karışıklık, tahttan indirme demektir. Kavram olarak ihtilal: Bir devletin siyasi teşkilatını, kanuni şekillere hiç uymadan değiştirmek üzere zor kullanılarak yapılan geniş çaplı bir halk hareketidir.

Görüldüğü üzere inkılap, gelişmeye, ilerlemeye yönelik bir değişikliği ifade ettiği halde, ihtilal, mevcut düzeni bozmaya, çökertmeye yönelik bir anlam taşır. Yani ihtilal bozulan, altüst olan düzenin yerine yeni bir düzenin oluşturulmasını kapsamaz. Sadece inkılabın bir evresini, hareketin yıkıcı olan kısmını teşkil eder. İhtilal, mevcut müesseselerin yıkımını; inkılap ise yeniden müesseseleşmeyi ifade eder. Türkiye’de ihtilal ve inkılap kavramları genellikle ayırt edilmemekte, ihtilal inkılabın yerine kullanılmaktadır. Bunun sebebi Türkçe de her iki kavramın da, Fransız İnkılabı’ndan sonra kullanılmış olmasıdır. 1789 Fransız İnkılabı, sıklıkla telaffuz edildiği gibi bir ihtilal değil, bir inkılaptır. Atatürk’ün deyimiyle 1789 hareketi, tam yüz yıl süren bir ihtilaller serisidir, sonuç itibariyle bir inkılaptır.

DEVRİM: Zaman zaman ihtilal ve inkılap kavramlarının yerine kullanılan “devrim” kelimesi, “devirmek” fiil kökünden türetilmiş olup, daha çok ihtilal anlamındadır. Burada inkılap kavramı yok sayılmıştır.

İSYAN: Sözlük anlamı itaat etmemek, emre boyun eğmemek, ayaklanmak demektir. Kavram olarak ise toplum içinde belirli bir grubun veya herhangi bir teşkilatın sınırlı amaç ve hedefini gerçekleştirmek üzere devlete karşı başkaldırma hareketidir.

İsyan gelişme gösterebilirse ihtilale, ihtilal gelişme gösterebilirse inkılaba dönüşebilir. Fransız İnkılabı’nda bu böyle olmuştur. Türk İnkılabı’nda ise isyan ve ihtilal safhası yoktur. Mustafa Kemal’in İstanbul Hükümeti’ne karşı gelmesi bir isyan olarak nitelendirilemez. Çünkü ortada baş kaldırılacak bir devlet yoktur. Mondros Mütarekesi’ni imzalayan Osmanlı Devleti, bir devlette bulunması gereken unsurlardan millet unsuru dışındakileri kaybettiği için hukuken varlığını yitirmiştir.

HÜKÜMET DARBESİ: Mevcut iktidara karşı yapılan harekettir. Devletin emri altındaki resmi kuvvetlerden birinin, örneğin ordunun mevcut hükümeti devirip, iktidarı ele alması demektir. Hükümet darbeleri sadece iktidardaki kişileri değiştirirler. Toplumdaki sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel yapıya dokunmazlar.

REFORM (ISLAHAT): Fransızca olan Reform kelimesi, sözlük anlamı olarak düzeltme, iyileştirme anlamına gelmektedir. Osmanlı Devleti’nde reform karşılığı olarak Islahat deyimi kullanılmıştır. Geniş anlamda reform; toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeyen kurumları, çağın ihtiyaçlarına ve şartlarına uygun olarak yeniden düzenlemektir. Reformlar o ülkenin hukuk düzenine uygun olarak yapılır. Değiştirilebilir, zorlayıcı değildir.

TEKAMÜL (EVRİM): Arapça, “Kamil” kökünden türemiş olup, ilerleme, gelişme, olgunlaşma anlamına gelmektedir. Evrim kavram olarak mevcut kurumun veya herhangi bir varlığın ideale, daha iyiye doğru gelişmesini ifade etmektedir.

RÖNESANS: Kelime anlamı yeniden doğuş demektir. İlimde, sanatta, fikirde, edebiyatta yeniden doğuşu ifade etmektedir.

TANZİMAT: Kelime anlamı düzene koymak, çekidüzen verme olup Türk Tarihinde bir devreyi ifade eden özel bir kelimedir.

Türk İnkılabı İle Fransız İnkılabı’nın Karşılaştırılması:

1) Fransız İnkılabı’nın önceki evrelerinde bir isyan ve uzun bir ihtilaller serisi vardır. Bir asırlık bir sürecin sonunda Fransa’daki olay inkılap haline gelebilmiştir. Türk İnkılabı’nda ise isyan ve ihtilal evresi yoktur. Türk inkılabında doğrudan inkılaba geçilmiştir.

2) Fransız İnkılabı kendi devleti içinde doğmuş, kendi yönetimine karşı gerçekleştirilmiştir. Türk İnkılabı’nın başlangıç noktası ise işgal güçlerine karşı bir Milli Mücadele hareketidir.

3) Fransız İnkılabı öncesinde ülkede bir fikri hazırlık mevcut olup, hareket fiilen tabandan tavana doğru gelişme göstermiştir. Türk İnkılabı’nı ise Mustafa Kemal başta olmak üzere üstteki yönetim kadrosu tavandan tabana doğru gerçekleştirmiştir.

4) Fransız İnkılabı’nı, Burjuva sınıfı başlatmış ve başarıya ulaştırmıştır. Ancak Türk İnkılabı, Türk toplumunda tarihin hiçbir döneminde imtiyazlı sınıflar oluşmadığı için herhangi bir sınıfa mal edilemez.

5) Türk İnkılabı, Fransız İnkılabı gibi uzun ve kanlı değildir.

TÜRK İNKILABINI HAZIRLAYAN SEBEPLER:

Türkler’in tarih boyunca kurdukları en büyük devletlerden biri olan Osmanlı Devleti, dünyanın üç büyük kıtasında önemli topraklara ve stratejik noktalara sahip olup, yükselme döneminde devrinin tek süper devleti durumundadır. Bunun sebebi; uyguladığı bilinçli politika, disiplinli ve güçlü bir askeri teşkilata sahip olması, idari siyasetteki inceliği, adilane davranışı, taassuptan uzak ve hoşgörüye dayanan bir dini anlayışa sahip olmasıdır. Osmanlı Devleti’nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişigüzel değil, bir program dahilinde ve bilinçli bir biçimde gerçekleşmiştir.

Ancak daha sonraları Avrupa’da meydana gelen Rönesans, Reform, Fransız İnkılabı gibi gelişmeler, Avrupa’da da önemli değişikliklere yol açmış ve Batı Medeniyeti denilen, bugün hala varlığı ve gücü devam eden bir medeniyet doğmuştur. Avrupa’da yaşanan gelişmeler Osmanlı Devleti’nde olmamış, Yeni Çağ’ın bu en büyük dünya devleti, Yakın Çağ’da hızlı bir gerilemenin içine girmiş ve 20. yy’ ın başlarında çöküşle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına yol açan iç ve dış sebepleri şu şekilde irdelemek mümkündür:

A_İç Sebepler:

1. Mülki İdarenin Bozulması:

Osmanlı Devleti, eski Türk hakimiyet anlayışına göre, veraset usulüyle tahta geçen hükümdarlarca yönetilmekte idi. Devletin başında Osmanlı Hanedanı’na mensup bir hükümdar vardı. Hanedan üyelerinden kimin hükümdar olacağı ile ilgili kesin çizgilerle belirlenmiş bir kural yoktu. Bununla birlikte Türk Örf Hukuku’na göre tahta geçiş, bir gelenek şeklinde bazı prensiplere bağlanmıştı. Buna göre; İktidar hanedan üyelerinin ortak malı idi. Başta bulunan hükümdar, kendisinden sonra tahta geçebilecek veliahtı tayin edebilirdi. Hükümdar eğer sağlığında yerine bir veliaht tayin etmemişse, bu durumda hükümdarın ölümünden sonra hanedan üyelerinin her biri gücü ve nüfuzu varsa, sonucuna katlanmak şartıyla taht üzerinde hak iddia edebilir ve mücadelesinde başarılı olması halinde iktidarı ele geçirirdi.

Ancak daha sonraki yıllarda bu yöntem değiştirilerek yerine hanedanın en büyük erkeğinin tahta geçirilmesini öngören, “Ekberiyet yani yaşça büyük olma” sistemi getirildi. Bu sistem taht kavgalarını ve dolayısıyla kardeş kanı dökülerek devletin iç bunalıma itilmesini önlemiştir. Ancak iktidarı elde etmede sadece yaşın ölçü olması, şahsi yeteneklere bakılmayışı, yetersiz hanedan üyelerinin de devletin başına geçmesine yol açmıştır. Ayrıca Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde uygulanan şehzadelerin sancaklara gönderilmesi anlayışı 18.yy. başlarında veraset sisteminin değiştirilmesi ile kaldırılmış, şehzadelerin sarayda tutulması, devleti yönetme alışkanlığından uzak, deneyimsiz padişahların ülkeyi kötü yönetmelerine neden olmuştur. Devleti iyi yönetemeyen, düşük seviyeli padişahların yönetime gelmesi de, yukarıdan-aşağıya doğru mülki idarenin tüm kademelerinde bozulmaya yol açmış, bu bozulma da Osmanlı Devleti’ni genel bir çöküntüye götürmüştür.

2. Ordu Teşkilatı’nın Bozulması:

Osmanlı ordusu başlangıçta yaya ve müsellem denilen atlılardan oluşan, savaş zamanlarında toplanan bir uç beyliği ordusu niteliğindeydi. Devletin kurulmasından sonra yaşanan gelişmelere paralel olarak ordu da yeniden teşkilatlandırılmıştır. Devlet tam anlamıyla kurulduğunda, Osmanlı kara ordusu Yeniçeri Ocağı (Kapıkulu) ve Tımarlı Sipahiler olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır.

Yeniçeri Ocağı I. Murat döneminde kurulmuş olup, merkezde bulunan bir ordudur. II. Mahmut döneminde ocaktaki asker sayısı 100.000’i aşmıştır. Tımarlı Sipahiler ise toprak sistemine bağlı olarak memleketin çeşitli yörelerinde yetiştirilen askerlerdir. Devletin en güçlü olduğu dönemlerde, ordunun çoğunluğunu Tımarlı Sipahiler oluşturmaktadır. Ancak gerileme döneminden itibaren her iki askeri birlikte çağın gerektirdiği yeniliklere ayak uyduramamış, bunun sonucunda Osmanlı ordusu eski savaş gücünü yitirmiş, disiplinsiz, amirine başkaldıran, yeniliklere tavır alan bir insan topluluğu görünümüne bürünmüştür. Özellikle yeniçeri teşkilatı düşmandan çok kendi yönetimini ve halkını korkutan bir ordu haline dönmüştür.

Preveze deniz zaferiyle Akdeniz’in en üstün gücü haline gelen Osmanlı donanması ise 17. y.y.da gerilemiştir. Avrupa’daki gemi teknolojisine ayak uyduramayan Osmanlı donanması 19. y.y’da büyük ölçüde çökmüştür.

Kara ve deniz kuvvetlerinden oluşan Osmanlı ordusunun devletin kuruluş dönemindeki gücünü devam ettirememesinin ve çöküntüye uğramasının nedenlerini şu üç maddede özetlemek mümkündür:

a) Osmanlı devletinin kuruluş yıllarındaki dinamizmini sürdürememesi. Buna bağlı olarak Osmanlı ordusunun gelişen Avrupa orduları karşısında yetersiz kalması

b) Avrupa orduları ateşli silahlarla donatılırken; Osmanlı devletinin bu konuda gerekli duyarlılığı gösterememesi. Yakın çağda dışarıdan modern silah alma çabalarının da sonuçsuz kalması

c) Gerileme döneminden itibaren uğranılan yenilgilerin orduda moral çöküntüsü yaratması. Bu çöküntünün tedbir alınarak giderilmesi yerine teşkilatın ihmal edilmesi.

Bu sebeplerden dolayı çöküntüye uğrayan yeniçeri ocağı 1826’da II. Mahmut tarafından kaldırılmıştır. Tımarlı Sipahi Sistemi’nin bozulmasında ise, bu teşkilatla doğrudan ilgili olan “dirlik” denen toprak sisteminin bozulması etkili olmuştur. Bir hizmet karşılığı verilen dirliklerin hakkı olanlarla değil de iltimasla rastgele şahıslara verilmesi tımarlı sipahi sisteminin de bozulmasına yol açmıştır.

III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yeni ordu düzenlemelerine gidilmişse de bu kolay olmamıştır. 20. yy başlarında dünya standartlarına yakın bir ordu oluşturulabilmiştir. Ancak siyasi çekişmeler bu ordunun da başarısını engellemiştir. Özellikle Balkan Savaşları’nda bu durum acı bir biçimde görülmüştür.

3. İlmiye Teşkilatı’nın Yetersiz Kalması:

Osmanlı İlmiye Teşkilatı 15. ve 16. y.y’larda çağdaşlarına göre oldukça ileri seviyedeydi. Fatih Dönemi’nde Osmanlı Medreseleri gerek eğitim kadrosu, gerekse programı bakımından çok zengindi. Yükselme Devri’nin devlet adamlarını ve devlet kadrolarını yetiştiren Osmanlı İlmiye Teşkilatı 18. ve 19. y.y.lara gelindiğinde çok farklı bir mahiyet almış, Avrupa’daki ilmi gelişmeleri takip edemediği gibi, büyük program değişikliğine uğrayarak sahip olduğu zenginlikleri kaybetmiştir. Örneğin; Yakın Çağ Medreseleri program yönünden 15. y.y. Osmanlı medresesine göre çok gerilemiş ders programlarında pozitif ilimlere yok denecek kadar az yer vermiştir. Bu da devleti yönetecek kadroların kötü yetişmelerine neden olmuştur.

Diğer taraftan medrese zamanla ilimle uğraşmayan bir kurum haline gelmiştir. Buna paralel olarak medrese siyasetle uğraşmaya başlamıştır. Bu durum medreseye hem itibarını hem de bağımsız hareket etme yeteneğini kaybettirmiş, onu siyasetin emrine sokmuştur. Medrese ilim yuvası,müderrislikte meslek olmaktan çıkmıştır. Medreselerin çöküşü medrese ile birlikte devleti ve toplumu da çöküşe sürüklemiştir. Medrese ne kendini yenilemeye teşebbüs etmiş ne de kendi dışında bir yeniliğe fırsat tanımıştır.

Osmanlı ilmiye teşkilatı yönetim bakımından da bütünlük göstermemektedir. Okullar tek bir elden yönetilmemekte, farklı kurumlara bağlı olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Yabancıların kurdukları azınlık okulları da eğitimde ayrı bir karışıklık yaratmaktadır.

Yakın Çağ’da özellikle 2. Mahmut devrinde eğitim ile ilgili reformlar yapılmaya çalışılmıştır. Ancak bu reformlar eğitimde ikiliğe yol açmış, bu durum cumhuriyet dönemine kadar sürmüş.

4. Adalet Sisteminin Çökmesi:

Adalet kurumu, Osmanlı Devleti’nin sınırlarının genişlemesinde büyük rol oynamıştır. Osmanlının adalet sistemi ve anlayışı devletin güçlü olduğu dönemlerde, değişik toplumlar arasında büyük ilgi uyandırmıştır ancak, 19. y.y.da adalet sisteminde adaletin yerini rüşvet, adam kayırma ve menfaat almıştır. Adalet sisteminin çökmesi hukukun üstünlüğü anlayışının yıkılması Osmanlı Devleti’ni hızla çöküntünün eşiğine getirmiştir.

5. Ekonomik Yapının Bozulması:

Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanıyordu. Dirlik Sistemi içerisinde toprağı işleyenleri gelirlerine göre vergilendiriyordu. Osmanlı Devleti, yükselme devrinde çok iyi işleyen bir maliye sistemine sahipti. 16 y.y.da da ekonomik yönden Osmanlı Devleti güçlüdür. Ancak daha sonraki yıllarda diğer alanlardaki çöküşe paralel olarak ekonomik alanda da hızlı bir çöküş yaşanmıştır. Ekonomik alanda çöküşün başlıca sebepleri şunlardır:

Başlangıçta Fransa’ya daha sonra diğer Avrupa devletlerine verilen kapitülasyon denilen ticari imtiyazların Osmanlı Devleti aleyhinde gelişme göstermesi.

Batıdaki sanayii inkılabının Osmanlı Devletin’de gerçekleştirilememesi, sanayii ürünlerinin yerli Osmanlı el sanatlarını ezmesi ve eritmesi

Kaybedilen savaşlar sonucunda ödenmek zorunda kalınan tazminatlar ve artan askeri giderler

Dışarıdan alınan dış borçların ödenememesi sonucunda kurulan düyunu Umumiye Teşkilatı

Artan rüşvet ve su istimal olaylarının devlet adamlarının bu sorunu çözememeleri

Ekonomiyi yönlendirecek insan unsurunun yetiştirilmemesi

Sömürgecilik hareketinin sonucunda İspanyolların güney Amerika’dan getirdikleri altınlar yüzünden Avrupa’yı sarsan enflasyonun Osmanlı devletini de etkilemesi

Dirlik sisteminin bozulması yüzünden tarım faaliyetlerinin aksaması ve devletin vergi kaybına uğraması

Coğrafi keşifler sonucu dünya ticaret yollarının değişmesi ve Osmanlı Devleti’nin daha önce elinde tuttuğu ticari avantajları kaybetmesi

6. Azınlıkların Osmanlı Devleti Aleyhindeki Faaliyetleri:

Osmanlı Devleti’nin idaresi altında değişik din ve milliyetlere mensup topluluklar yaşamaktaydı. Bu toplulukların her biri Osmanlı çatısı altında yaşamaktan memnundu.Ancak yakınçağda Avrupalı devletlerin güçlenmesi ve Osmanlı azınlıkları azınlıkları ile ilgilenmeye başlaması,bu toplulukların her birinin Osmanlı Devleti aleyhinde din ve milliyetçilik unsurları etkin rol oynamıştır.Fransız ihtilali ile yayılan milliyetçilik fikrinin etkisi ve Rusların kışkırtması ile önce Balkan milletleri bağımsızlık hareketleri izlemiştir.Dolayısıyla azınlıklar Osmanlı Devletinin içten çökertilmesinde etkili olmuşlardır.

B_DIŞ SEBEBLER:

1-_Batıdaki Coğrafi Keşifler, Rönesans ve Reform Hareketleri ve Bunların Osmanlı Devlet üzerindeki Etkiler:

Osmanlı Devleti kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla yükselerek, çağının en güçlü devletlerinden biri olmuştur. Dünyanın önemli ticaret yollarını kendi kontrolü altında bulunduran Osmanlı Devleti ekonomik açıdan da güçlüdür.Haçlı Seferleri’nden itibaren Doğu dünyasını ve onun zenginliklerini tanıyan Avrupalılar hep o zenginliklere kavuşmayı düşünmüşler, bunun içinde bilimsel araştırmalara yönelmişlerdir.Bilimi kilisenin dar kalıplarında çıkararak, gözlem ve deneye dayandıran Avrupalılar yeni icatlar ortaya koymuşlardır.Bu bağlamda pusulanın bulunması, gemi yapım tekniğinin geliştirilmesine ve açık denizlere kolaylıkla çıkılmasına imkan sağlanmıştır.Dünyanın şekli konusunda ortaya atılan doğru bilgiler ispatlanmış, bu bilgilerin ışığı altında çizilen haritalarla Avrupalı denizciler dünyanın başka kıtalarına ulaştırmıştır.Böylece Osmanlı Devleti’nin kontrolü altında olan ticaret yolları kullanılmaz hale gelmiş, bu durum Osmanlı Devleti’nin ekonomik üstünlüğünü yitirmesine yol açmıştır.Bunun yanı sıra Amerika kıtasının keşfedilmesi, buradaki yer altı zenginliklerinin Avrupa’ya aktarılması Osmanlını para düzenini bozmuştur.Avrupalı tüccarlar Osmanlı Devleti’nin ürettiği hammaddeyi daha fazla gümüş para vererek alması, o dönemdeki paranın değer kaybetmesine yol açmıştır.Ülkedeki para bolluğu enflasyonu doğurmuştur.Bu da altın fiyatlarını yükseltmiş, hayatı güçleştirmiştir ve sanayiinin gelişmesini engellemiştir.

2-Kapitülasyonlar ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri :

Kapitülasyon; yabancı bir devlet uyruğunun oturduğu ve iş yaptığı ülkede, o ülkenin vatandaşlarına tanınmayan bazı ayrıcalıklarda yaralanmasıdır. Bu ayrıcalıklar ticari, ekonomik, kültürel v.b olabilir Osmanlı Devleti’nin Kanuni döneminde Fransızlara verdiği kapitülasyonlar ticari nitelik taşımaktadır. Buna göre Osmanlı Devleti’nin de ticaret yapacak olan Fransız tüccarları on yıl vergi vermeyecekler, malların değeri üzerinden %3 gümrük alınacak, Fransızlar arasında çıkacak ticari anlaşmazlığa, anlaşmazlığın çıktığı yerdeki Fransız Konsolosu bakacak, taraflardan biri Türk ise sorunu Osmanlı kadısı Fransız elçilinin bir görevlisinin gözetiminde çözecektir.

Kanuni’nin ölümünden sonra bu ayrıcalıklar yenilenmiştir.Yenilenirken vergi muafiyeti süresiz olarak uzatılmıştır.Fransa’ya tanınan bu ayrıcalıklardan zamanla bütün Avrupa devletleri yararlanmışlardır.

Avrupa’da teknolojik gelişim hızla ilerleyip,Sanayi İnkılabı yapılarak,üretim maliyeti düşürülmüş,fabrikasyon üretime geçilerek,mal miktarı çoğaltılmıştır.Bu gelişme Batılılar için,ucuz hammaddesi,kabalık nüfusu,kapitülasyonların kendilerine sağladığı düşük gümrük gelirleriyle Osmanlı Devletin’i cazip bir pazar haline getirmiştir.Avrupa’da fabrikalarda üretilen mallar,Osmanlı pazarına sürülünce,korumasız,zayıf Osmanlı sanayisi bunlarla rekabet edememiş ve büyük darbe yemiştir.

Osmanlı devlet adamlarının,kapitülasyonların zararlarını örtmek için,sanayi yi koruyucu önlem almak amacıyla gümrük vergilerini artırma istekleri,büyük tepkilere yol açmıştır.Kapitülasyonlardan kurtulmak isteyen Osmanlı Devleti’nin bu yoldaki çabaları sonuç vermemiştir..Öyle ki,I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin yanında yer alan Almanya ve Avusturya-Macaristan kapitülasyonların kaldırılmasına,diğer devletlerden daha fazla tepki göstermişlerdir.Türkiye ancak Lozan da kapitülasyonlardan kurtulabilmeyi başarmış ve Türk Sanayiini korumayı gerçekleştirmiştir.

3.Sanayi İnkılabı ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:

Sanayi İnkılabı,buhar gücünün bulunması,bu gücün üretimde kullanılmaya başlanması sonucunda ortaya çıkan üretimin basit el aletleri ile pahalıya ve yavaş yapılması uygulamasının terk edilmesi,üretimin fabrikalarda hızlı ve ucuza gerçekleştirilmesi olayıdır.Yani Sanayi İnkılabı üretimde basit el aletlerinin yerini,makinenin almasıdır.Sanayi İnkılabı,”Globalleşme” denilen,pazarları ve üretimi dünya boyutuna taşıyan ekonomik dönüşümün de başlangıcını teşkil etmektedir.

Sanayii İnkılabı küçük sermayeden,büyük sermayeye,yani kapitalizme geçilmesini sağlamış,küçük sanayii kuruluşlarının yıkılması,ucuz ve bol üretimi dünya ticaret dengesini değiştirmiştir.Sanayii İnkılabı ile birlikte Avrupa’da hammadde ve Pazar problemi yaşanmıştır.Bu problem batılı ülkeleri hem milli sınırları içinde,hem de sömürgelerinde koruyucu tedbirle almaya ve yeni pazarlar bulmaya zorlamıştır.Kalabalık nüfusu,yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle Osmanlı Devleti bu açıdan Batılılar için önemli bir Pazar niteliği taşımıştır.Osmanlı Devleti’nin Sanayii İnkılabı’ndan olumsuz yönde etkilenmemek için alması gereken önlem yüksek gümrük uygulayarak Avrupa mallarına karşı yerli sanayisini korumak ve sanayiini çağdaş teknolojiyle güçlendirerek,Batı malları ile rekabet edebilecek duruma getirmektir.Ancak bunların hiçbiri yapılmadığı için Osmanlı Devleti,Sanayii İnkılabı’ndan olumsuz yönde etkilenmiştir.

Mal üretimi çoğaldıktan sonra,artık kapitülasyonların tanıdığı ayrıcalıkları da yeterli görmeyen Batılılar,Osmanlı Devleti’nin uyguladığı ticaret yasaklarından,tekel uygulamalarından şikayetçi olmaya başlamışlardır.İngilizler,Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın çıkarttığı isyan ortamından faydalanarak,1838 Ticaret Antlaşmasıyla bu şikayetlerden kurtulma imkanını elde etmiş,bunu diğer büyük Batılı devletler izlemiş ve ülke adeta bir yarı sömürge ağı içine düşmüştür.Avrupa malı ucuz ve bol miktarda Osmanlı pazarına girerken,Osmanlı ülkesindeki hammadde daha ucuza yurt dışına çıkarılmış,bu da yerli sanayiinin gelişmesini engellemiştir.

Osmanlı Devleti’nin savaşlar yüzünden mali durumunun bozulması ve izlediği yanlış ekonomik politika,Onu Batılı devletlerden borç almaya zorlamıştır.Alınan borçlar yerinde kullanılmadığı için,devlet bu paraların faizlerini bile ödeyememiş ve iflas ettiğini açıklamıştır.Batılıların,Osmanlı Devleti’nden alacaklarını tahsil etmek gayesiyle 1881’de kurulan Duyun-u Umumiye Teşkilatı,devletin gelirlerinin önemli bir bölümünü el koydurmuştur.Bu da Osmanlı Devleti’nin mali bağımsızlığını yitirmesine neden olmuştur.Osmanlı Devleti’nin bu şekilde borçlanması yabancı müteşebbise yaramış,Türk müteşebbisler ya tamamen ortadan silinmiş,ya da yabancılarla anlaşarak çalışmalarına devam etmek zorunda kalmışlardır.Bunun sonucunda demiryolu,limanlar,elektrik-havagazı,su ve maden ocakları hep Avrupalı işletmeciler tarafından işletilmiştir.amacı kar etmek olan bu şirketler,milli kaynakları rasyonel olmayan bir şekilde kullanarak zenginleşirken,ülke kaynaklarını kurutmuşlardır.

4.Fransız İnkılabının Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:

Fransız İhtilali birden ortaya çıkmış bir olay değildir.Fransız İhtilalin’e yol açan gelişmeleri Ortaçağın karanlıklarında aramak lazımdır.Ortaçağ Avrupa’sında insanların düşünce yapısına dinin katı kuralları egemendi.(Skolastik Düşünce Sistemi)Avrupalı Rönesans ile kiliseyi kendi kabuğuna çekilmeye mecbur ederek,bilimde,teknikte,kültürde ve güzel sanatların her dalında hür düşünmek imkanı elde etmiştir.Ancak Rönesans ve Reforma rağmen Avrupa insanı hala siyasi hürriyetini yakalayamamıştır.Avrupa’da insanların siyasi haklarını elde edebilme yönetime katılabilme,kendilerini yönetecek olan kişileri belirleyebilme arayışları sınıf mücadelelerinin yaşandığı ve halkının çok kötü yönetildiği Fransa’da başarıya ulaşmış ve Fransız İhtilali ile Fransız insanı kralın mutlak otoritesini kırmış,temel hak ve hürriyetlerini elde etmiştir.

Fransız İnkılabı ile ortaya çıkan fikir akımlarından biri olan liberalizm;tüm insanların eşit olması lazım geldiği,her insanın anayasal çerçevedeki temel hak ve hürriyetlerine sahip olması icap ettiği anlayışını benimser ve kralın yetkilerinin daraltılmasını,vatandaşların da yönetime katılmaları anlayışını kabul eder.Liberalizm,ekonomide de benimsenmiştir.

Fransız İnkılabı ile ortaya çıkan ikinci fikir akımı ise Liberalizmin(Kişi Hürriyeti),milletlere uyarlanmış şekli olan,bir devletin egemenliği altında yaşayan millet veya milletlerin hür ve bağımsız olması lazım geldiği anlayışını savunan Nasyonalizm(Milli bağımsızlık veya Milliyetçiliktir)’dir.

Böylece Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan Liberalizm ve Nasyonalizm anlayışı ile baskıcı,eşitliğe dayanmayan,devlet anlayışı Fransa’da kuvvet yoluyla yıkılmıştır.

Fransa’da mutlakıyetin sonunu getiren bu gelişme,Avrupalı mutlak kralları korkutmuştur.Fransız Kralının başına gelenleri yaşamak tahtını iktidarını kaybetmek istemeyen Batılı krallar,İhtilal Fransa’sına savaş ilan ederek Fransa Kralının başını yiyen bu fikir hareketlerini Fransa’da etkisiz hale getirme yoluna gitmişlerdir.Ancak cephelerde Avrupalı askerlerin,Fransız askerlerinden eşitlik,özgürlük gibi kavramları duymaları,olayı tersine çevirmiştir.Avrupalılar krallarına yönelerek,Fransızların sahip oldukları hak ve özgürlükleri onlardan talep etmeye başlayınca 1815’de Fransa ile savaşa son verilmiş Avusturya Başkanı Meternick’in öncülüğünde toplatılan Viyana Konferansı’nda Avrupa’da filizlenmeye başlayan eşitlik,özgürlük fikirlerine karşı ortak ve etkili mücadele kararı alınmıştır.Avrupa’da kralların iktidarlarını koruyabilmek için halka karşı şiddet kullanmaya yönelmeleri yıllar boyu sürecek iç savaşlara yol açmıştır.1818-1848 yılları arasında çıkan ayaklanmalar sonucunda Avrupalı halk,kralların otoritesini yenmiş ve böylece Avrupa’da da mutlakıyetçi devlet yapısı terkedilmiştir.

Böylece Fransız İnkılabı önce Fransa’nın sonra Avrupa’nın daha sonra da tüm dünyanın siyasi,hukuki ve toplumsal yapısını değiştirecek bir düzenin temellerini atmıştır.Bu düzenin dayanakları;her vatandaşın özgür olduğu,yasalar karşısında eşit haklara sahip bulunduğu,milletin kendi kendisini yönetmesi(yani demokratik bir düzen),bu düzenin temel yapısını belirleyen anayasaların yapılması,devletin laikleştirilmesi ve milliyetçi bir niteliğe büründürülmesidir.

Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan Nasyonalizm (Milliyetçilik) kavramı,çok milletli devletlerin parçalanmalarına yol açmıştır.Nasyonalizmden en çok etkilenen devletlerden biri de Osmanlı Devletidir.Fransız İhtilalinin getirdiği milliyetçilik anlayışı Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkları harekete geçirmiş,Osmanlı Devletini çökertmek isteyen dış güçlerin kışkırtmaları sonucu Sırplar,Rumlar,Bulgarlar,Romenler ayaklanmışlardır.Bu ayaklanmaları bastırmak Osmanlı Devletini ekonomik yönden sarstığı gibi,siyasi açıdan da büyük devletlerin Osmanlıların iç işlerine karışmalarına yol açmıştır.Bu milletlerin önce özerklik,daha sonra da bağımsızlıklarını kazanmaları,Osmanlı Devletinin giderek küçülmesine neden olmuştur.

Fransız İnkılabının Osmanlı Devleti üzerindeki bu olumsuz etkisine karşın,bu olay Türk İnkılabı düşüncesinin doğmasında etkin rol oynamıştır.Fransız İnkılabı sonucunda azınlıkların milliyetçilik anlayışını benimsemeleri,Türklere de örnek teşkil etmiş,Türkçülük yani milliyetçilik anlayışı doğmuştur.Demokrasi,anayasa,özgürlük gibi kavramları Türk aydını da tanımış,Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları bu kavramların etkisi altında yetişmiş ve Kurtuluş Savaşıyla çağdaş Türk Devletini kurmuşlardır.

OSMANLI DEVLETİNİN JEOPOLİTİK KONUMU

Jeopolitik;( Jeo:Yer-Politik:Siyasi)Ekonomik,coğrafi,siyasi,kültürel vb. unsurların bir ülkenin dış politikasına etkisini inceleyen bilim dalıdır.Günümüzde olduğu gibi geçmişte de Anadolu,dünya güç dengelerini etkileyecek sürekli çıkar çatışmalarının odak noktasını oluşturmuştur.Çünkü Anadolu,Avrupa-Asya-Afrika kıtalarını kontrol altında tutabilecek önemli bir noktada bulunmaktadır.Türkiye dünya üzerindeki konumu dolayısıyla Avrupa,Asya ve Afrika kıtalarının düğüm noktası olarak nitelendirilen Akdeniz ve Ortadoğu’nun Doğu-Batı ve Kuzey-Güne-y ekseni üzerinde bir köprü özelliğine sahiptir.Yine Türkiye konumu nedeniyle farklı özelliklere sahip Avrupa,Asya ve Afrika ülkelerinin fiziki,sosyo ve ekonomik mihverleri üzerinde çakışmakta,başka bir ifade ile mihverler Türkiye’den geçmektedir.Ayrıca Türkiye’nin tüm kara,deniz ve hava sahası;Avrupa ve Asya’dan;Ortadoğu,Basra Körfezi ve Afrika’ya stratejik düzeyde kuvvet intikali için lüzumludur.

Tüm bu özellikleri Ona dünya güç merkezleri için mutlak kontrol edilmesi ve elde bulundurulması gerekli bir hedef olma niteliği kazandırmaktadır.Ayrıca bu bölgenin boğazlara sahip olması dolayısıyla Doğu Akdeniz ve Basra Körfezine hükmetmede büyük bir avantaja sahip olması imkanını yaratmaktadır ki bu da bu topraklarda kurulu olan devletin stratejik önemini artırmaktadır.Günümüzde Türkiye’nin geçmişte de Osmanlı Devleti’nin jeopolitik,jeostratejik değeri onun hassas coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır.Günümüzde Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik değeri artarak devam etmektedir.Yeni dünya düzenini oluşturmaya çalışan büyük güçlerin Balkanlar,Kafkaslar,Ortadoğu ve Orta Asya’da söz sahibi olabilmek için Türkiye’ye büyük önem vermeleri bunun göstergesidir.

BÜYÜK DEVLETLERIN OSMANLı DEVLETI ÜZERINDEKI EMELLERI

Yakınçağ da Osmanlı siyasi literatürüne “Düvel-i Muazzama” olarak geçen büyük devletler;İngiltere,Rusya,Fransa,Almanya,ABD,İtalya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğudur.Bu devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki emelleri şöyledir:

1.İngiltere’nin Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

Türklerin İngilizler ile ilk karşılaşmaları Haçlı Seferleri ile başlar.İngilizler,Osmanlı Devleti üzerine Haçlı Seferleri’ne katılarak Niğbolu’da Türklerle savaşmışlardır.Görüldüğü gibi Türk-İngiliz ilişkileri düşmanca başlamıştır.Bu düşmanlığın sebebi,büyük ölçüde din farklılığıdır.1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi üzerine,Papanın çağrısı ile İngilizler Türklerle olan ticari ilişkilerini kesmişlerdir.XVI.yüzyılın ortalarında İngiliz-İspanyol rekabeti,İngilizleri Türklerle yaklaştırmış ve İngilizler XVII.yüzyıl boyunca İspanya-Fransa ve Portekiz ile olan sömürgecilik rekabeti ve Türkiye’deki karlı ticaret sebebiyle Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurmaya özen göstermiştir.Bu iyi ilişkiler XVIII.yüzyılın sonuna değin devam etmiştir.XIX.yüzyılda ise İngiltere,Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü savunan bir politika izlemesi Hindistan meselesi ile ilgilidir.İngiltere ancak kendi etkisi altındaki bir Osmanlı Devleti sayesinde,en önemli sömürgesi olan Hindistan’a uzanan yolları güven altında tutabilirdi.Fransa’nın 1798’de Mısır’a saldırması,Rusya’nın boğazlara hakim olma arzusu İngilizleri,Hindistan’a giden ve Osmanlı egemenliğinde olan yolları,bu güçlü devletlere kaptırmaktansa,kendisinin yardımıyla güçlenecek bir Osmanlı Devleti’nin bırakmaya zorlamıştır.Osmanlı Devletini yardımlarıyla Rusya’ya ve Fransa’ya karşı ayakta tutmaya çalışan İngilizler,bunun karşılığı olarak da Osmanlı Devletini Pazar olarak kullanmışlardır.1877-78 Osmanlı-Rus savaşını Osmanlı Devleti’nin kaybetmesi,İngilizleri Osmanlı Devletine yönelik politikalarını tekrar gözden geçirmeye zorlamıştır.Osmanlı Devleti’nin bir türlü güçlenemediğini,kendi bağımsızlığını koruyamayacak kadar zayıfladığını düşünen İngilizler,Osmanlı Devleti’ne verdiği desteği çekerek,onu yıkma politikalarını uygulamaya koymuşlardır.İngilizlerin bu yeni politikalarını uyguladıklarının iki önemli kanıtı vardır: 1)İngilizlerin 1878’de Kıbrıs’a asker çıkarmaları ve Mısır’ı işgal etmeleri. 2)Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti’nin kurulmasına öncülük etmeleri.

2.Rusya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

Çar I.Petro ile Rusya dış siyasetinde ilk denizlere açılma politikasını uygulamaya koyulmuştur.Boğazlardan geçerek,sıcak denizlere inmeyi ve Rusya’yı denizlere hakim bir ülke konumuna getirmeyi hedefleyen Çarlık Rusya’sı,XVIII.yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti aleyhinde bir büyüme ve gelişme göstermiştir.XVIII.yüzyılda Osmanlı Devleti henüz Rusya’ya karşı koyabilecek güçtedir.XIX.yüzyılda iyice zayıflayan ve Rusya’ya karşı tek başına mücadele demeyecek duruma düşen Osmanlı Devleti,bu yüzyılda da Rusya ile çıkarları çatışan İngiltere,Fransa,Avusturya gibi ülkelerle zaman zaman işbirliğine giderek bu güçlü düşmanına karşı varlığını koruyabilmiştir.

Milli Mücadele sırasında Rusya kendi çıkarları yüzünden Türkiye’ye maddi destek sağlamışsa da,Rusya hiçbir zaman Türk toprakları üzerindeki emellerinden vazgeçmemiştir.Montrö Boğazlar Sözleşmesi görüşmeleri sırasındaki tavrı bunun delilidir.Türkiye 1946’da Rus tehdidine karşı NATO’ya girmiştir.

3.Fransa’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

Türk-Fransız ilişkileri de Haçlı Seferleriyle başlamıştır.İngiltere’nin Osmanlı toprakları üzerindeki en önemli emeli,Orta doğuya özellikle de Suriye ve Lübnan’ı ele geçirebilmektir.Fransa özellikle Tanzimat sonrası kültürel alandaki Batılılaşma çalışmalarımızda toplumumuz nazarında model bir ülke olmuştur.Ancak bütün bunlar Fransızların,Osmanlı Devleti aleyhindeki politikasını değiştirmemiştir.I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarının İtilaf Devletleri arasında paylaşımı gayesiyle yapıla gizli antlaşmalara Fransa da katılmış ve kendisine büyük bir pay verilmiştir.

4.Avusturya-Macaristan’ın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

Bu devlet de yükselme döneminden itibaren Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki en büyük rakibidir.XVI. ve XVII:yüzyıllarda Osmanlı Devleti Avusturya’ya üstünlüğünü kabul ettirmiştir.1683 yılında Osmanlı Devleti’nin Avusturya karşısında uğradığı Viyana bozgunu ile Osmanlı karşısında güçlü duruma geçmiş,zaman zaman Rusya ile ortak hareket ederek Osmanlıyı Avrupa’dan atmaya çalışmıştır.Daha sonra dikkatini Balkanlar üzerine yoğunlaştıran Avusturya,bu bölgeden Ege’ye uzanmak istemiştir.Bu dönemde benzer emeller taşıyan Rusya ile Balkanlar’da menfaatleri çatışan Avusturya,1908’de Bosna-Hersek’i Osmanlı Devletinde almıştır.Bundan sonraki siyasi ve askeri olaylarda Avusturya,Almanya ile birlikte hareket etmiş,onun adeta tabii müttefiki olmuştur.Bu yüzden de Avusturya,I.Dünya Savaşı’nda Almanya ve Osmanlı Devleti ile aynı ittifakın içinde yer almıştır.I.Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan da Osmanlı Devleti gibi parçalanmıştır.

5.Almanya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

1871’de Prusya’nın önderliğinde milli birliğini tamamladıktan sonra,takip ettiği siyasi ve iktisadi politikalar sayesinde Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri olmayı başaran Almanya’nın Osmanlı Devleti ile doğrudan sınır komşuluğu yoktur.Bu nedenle Almanya’nın,Osmanlı topraklarını ele geçirmeye yönelik politikası olduğu söylenemez.1878’de İngiltere’nin,Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikasını sona erdirmesi İngiliz donanmasını Basra Körfezi’nde kontrol altında tutmak isteyen Almanya’nın,Osmanlı Devletine yakınlaşmasına neden olmuştur.Almanya bu sayede hem Türk topraklarından geçerek,Kızıldeniz ve Hint Okyanusuna kadar olan toprakları,İngiliz İmparatorluğu’nun sömürge yollarını kontrol etme imkanını elde ediyor,hem de Osmanlı Devleti’nden ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamayı hedefliyordu.Bu ilişkiler çerçevesinde Berlin-İstanbul-Bağdat demiryolu projesinin yapılmasına başlanmış,bu proje İngilizleri oldukça rahatsız etmiştir.Türk-Alman yakınlaşması I.Dünya Savaşı sırasında da sürmüş Osmanlı Devleti gücüne hayranlık duyduğu Almanya’nın yanında yer alarak,I.Dünya Savaşı’nın bitimi ile tarihi ömrünü tamamlamıştır

6.İtalya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

İtalya da Almanya gibi milli birliğini XIX.yüzyılın ikinci yarısında tamamlamış bir devlettir.Sanayileşmesini tamamlayamadığı için,şansını Osmanlı topraklarında denemek istemiştir.Bu doğrultuda hareket eden İtalya,Osmanlı egemenliğindeki Trablusgarp ve Bingaziyi sömürge olarak kullanabilmek amacıyla 1911’de Osmanlı Devleti’ne savaş açmış,bu topraklara asker çıkarmıştır.Ardından Rodos ve 12 Adayı işgal etmiştir.1912’de Trablusgarp Savaşı sonucunda imzalanan Qundy (Uşi) Antlaşmasıyla,İtalya hedefine ulaşmış,Trablusgarp ve Bingaziyi kendi sömürgesi yapmıştır.

I.Dünya Savaşı sırasında,Osmanlı Devleti karşısında İtilaf Devletleri safında yer alan İtalya,Türk topraklarının paylaşımını öngören gizli antlaşmalara katılmış,kendisine İzmir’in verilmesi benimsenmiştir.Ancak Paris Barış Konferansı kararıyla İtalyanların yerine İzmir’e Yunanlıların çıkartılması,İtalyanları İtilaf Devletlerine kırgın hale getirmiştir.Bu yüzden İtalyanlar,Kurtuluş Savaşı’nda diğer devletler gibi karşı tavır almamışlardır.

7.ABD’nin Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:

İlk Amerikan Konsolosluğu 1824’de İzmir’de açılmış,başlangıçta kültürel amaçlara yönelik olan ABD-Osmanlı ilişkileri giderek ekonomik alana yönelmiş ve 1830’da ABD ile bir ticaret antlaşması imzalanmıştır.Dış politikasında 1823’de kabul ettiği Monröe Doktrini’ni uygulayan ABD kendi kıtası dışındaki olanlarla pek ilgilenmemiştir.Ancak Monröe Doktrini’nin varlığına rağmen,ABD zaman zaman başka ülkelerin sorunlarına karışmış (Örneğin:Ermeni Meselesi)bu da iki ülke arasındaki ilişkilere bazen gölge düşürmüştür.Amerika’nın Türkiye ile ilgili dış politikası,I.Dünya Savaşı’nın ardından ağırlık kazanmıştır.ABD Başkanı Wilson Barış Prensipleri’nin 12.maddesi,Osmanlı Devleti ile ilgilidir.Ancak Türklerin lehine olan bu madde diğer devletler tarafından uygulanmamıştır.

BÜYÜK DEVLETLERIN OSMANLı DEVLETI ÜZERINDEKI EMELLERINE ULAŞMAK İÇIN UYGULADıKLARı BASKı METOTLARı

1.Kültürel Baskı:

Kapitülasyonlar kapsamında Batılılara verilmiş olan okul açma izni,Batılılar tarafından Osmanlı Devletine bir baskı olarak kullanılmıştır.Bu ayrıcalıktan önce Fransa daha sonra da İngiltere,ABD,Almanya;Avusturya ve İtalya yararlanmıştır.Yabancılar Osmanlı toprakları üzerindeki açtıkları okullar sayesinde hem misyonerlik faaliyetlerini yürütmüşler,hem de kendi kültürlerini benimseyecek genç aydınlar yetiştirmeye çalışmışlardır.Ayrıca bu okullar Fransız İnkılabı sonucunda sloganlaşan milliyetçilik,eşitlik,hürriyet,adalet gibi kavramların toplumda yayılmasına ve Osmanlı Devleti’nin çökmesine öncülük etmişlerdir.

2.Ekonomik Baskı:

Ekonomik baskı aracı olarak da yine kapitülasyonlar ön plana çıkmaktadır.Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti’nin nakit sıkıntısı içine düşerek 1854 Kırım Savaşı’ndan itibaren yaptığı borçlanma,Osmanlı Devletini ekonomik iflasa sürüklemiştir.Ancak Duyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla dışarıdan yeni krediler bulunabilmiş,devletin gelir kaynaklarının büyük bölümüne hükmeden bu teşkilat,Osmanlı Devletinin sömürge durumuna düşmesine neden olmuştur.

3.Siyasi Baskı:

XVII.yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa devletleri,çeşitli siyasi toplantı ve kongrelerde aldıkları kararlarla Osmanlı Devletine siyasi baskı uygulamışlardır.Viyana,Paris ve Berlin Konferansları’nda bu açıklıkla görülmektedir.Osmanlı Devletini zor durumda bırakan kararların alınmasında Rusya,İngiltere,Fransa ve Avustralya çok etkili olmuşlardır.Bu devletler “Hasta Adam” olarak nitelendirdikleri Osmanlı Devleti’nin mirasından pay alma yarışına girişip,aralarında yaptıkları gizli antlaşmalarla Ona hayat hakkı tanımak istememişlerdir.

4.Askeri Baskı

Büyük devletler Osmanlı üzerindeki emellerine ulaşabilmek için zaman zaman askeri baskıya başvurmaktan çekinmemişlerdir.Başta Rusya olmak üzere,Avrupa devletleri askeri işgallerle Osmanlı ülkesini yağmalamaya çalışmışlardır.Rusya;Balkanlar da ve Kafkaslar da,Fransa;Kuzey Afrika da(Cezayir,Tunus),İngiltere;Kıbrıs ve Mısır da,Avusturya;Bosna-Hersek de,İtalya ise Trablusgarp da ki Türk topraklarını işgal etmişlerdir.

Osmanlı Devleti kültürel,ekonomik,siyasi baskı metotlarıyla Büyük devletler tarafından yıpratılmış,nihai amaç askeri baskılarla gerçekleştirilmiştir.

ŞARK MESELESİ

1815 Viyana Konferansı’nda Batılıların ortaya attığı Şark Meselesi’nin kökü çok eskilere dayanmaktadır.Avrupa’yı oldukça uğraştıran Şark Meselesini iki safhada incelemek mümkündür.Şark Meselesinin birinci safhası 1071-1683 yılları arasındaki devredir. Bu safhada Avrupalılar savunmada, Türkler ise taarruz halindedir. 1071_1683 yılları arasında Şark Meselesi’nin esasları şunlardır:

Türkleri Anadolu’ya sokmamak.

Türkleri Anadolu’da durdurmak.

Türklerin Rumeli’ye geçişini engellemek.

Türklerin Balkanlar üzerinden Avrupa’ya ilerleyişine engel olmak.

Şark Meselesi’nin bu hedeflerine rağmen Türkler Anadolu’ya girmiş, yerleşmiş, Rumeli’ye geçmiş, Balkanları tamamen zaptetmiş ve 1683’de Türklerin Viyana önlerinde yenilmesiyle Şark Meselesi’nin birinci safhası kapanmış, ikinci safhası açılmıştır.

Şark Meselesi’nin ikinci safhasında ise Türkler savunmada, Avrupalılar ise taarruzdadır. 1920 yılına kadar süren Şark Meselesi’nin bu safhada gelişmesi şu seyri izlemiştir :

Balkanlardaki Hıristiyan milletleri Osmanlı hakimiyetinden kurtarmak.

Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyanların haklarını korumak amacıyla, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmek

Türkleri Balkanlardan tamamen atmak

İstanbul’u Türklerden geri almak.

Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarında yaşayan Hıristiyan azınlıkların bağımsızlıklarına kavuşmalarını sağlamak. (Ermeniler)

Anadolu’yu paylaşarak, Türkleri Anadolu’dan çıkartıp, Orta Asya’daki yurtlarına sürmek.

Şark Meselesi’nin 1920’ye kadar süren safhasında Batılılar başarılı olmuşlardır. Tırablusgarp Savaşı ile İtalyanlar Kuzey Afrika’ya yerleşmiş, Balkan Savaşları ile Osmanlı Devleti Balkanlarda büyük toprak kaybına uğratılmış, Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıklar bağımsızlıklarını kazanmada başarılı olmuşlar, Ermeniler ayaklanma çıkartarak, Osmanlı Devleti’ni içten çökertmişler, 1. Dünya Savaşı sırasında yapılan gizli antlaşmalarla Türk toprakları büyük devletler arasında paylaşılmış, Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri bu paylaşıma uygun olarak Türk topraklarını işgal etmişlerdir. Sadece İstanbul’un işgali Çanakkale Savaşları sırasında M. Kemal’in çabalarıyla önlenmiştir. Şark Meselesi projesini son anda iflasa sürükleyen gelişme, Anadolu’da M. Kemal’in önderliğinde Milli Mücadele harekatının başlatılması ve başarıya ulaştırılmasıdır.

Genel tanımıyla Müslüman Türkleri Balkanlardan ve Anadolu’dan atmayı hedefleyen Şark Meselesi, Lozan Antlaşması ile iflas etmiştir.

19. YÜZYıLDA OSMANLı DEVLETI’NDE YENILIK HAREKETLERI

18. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devleti’nde planlı ve programlı bir ıslahat hareketinden söz etmek mümkün değildir. Devletin kötüye giden durumu karşısında, bu gidişatı durdurmak için alınması gereken tedbirler hakkında bazı raporlar hazırlanmış, ancak bu teşebbüsler bilinçli bir kadroya dayanmadığı ve kişiler bağlı kaldığından başarılı olamamıştır.

Karlofça Yenilgisi ile birlikte Osmanlı yöneticilerinin ve aydınlarının Batı’ ya bakış açısı değişmiştir. O döneme kadar kendilerini Batı’ dan üstün gören Osmanlılar, artık Batı’ nın üstünlüğünü kabul etmiş ve Osmanlı Devleti’nde Batı tarzında yenilikler yapılmasını zorunlu görmüşlerdir.

Osmanlı yöneticileri bir yandan çeşitli nedenlerle Avrupa’dan kaçıp, Osmanlı Devleti’ne sığınan aydınların görüşlerinden yararlanmaya çalışmış, bir yandan da Avrupa’nın çeşitli ülkelerine elçilik heyetleri göndererek, o ülkeleri yakından tanımaya çalışmışlardır. Nitekim bunun sonucu olarak 1727’de ilk Türk Matbaası kurulmuştur. 1773’de çağdaş bilgilerle donatılmış denizciler yetiştirmek üzere Mühendishane-i Bahr-i Hümayun adı altında bir okul açılmıştır. Avrupa’dan Osmanlı Devleti’ne çeşitli yollarla gelip devlet hizmetine girenlerin yardımlarıyla açılan askeri okullardan yetişen kişilerin gayretleri sonucu, Osmanlı Devleti’nde batılı anlamda ıslahat hareketleri başlamıştır. Ancak 3.Selim dönemine kadar önemli bir gelişme gösterilememiştir.

III. SELIM DÖNEMI ISLAHATLARı

III.Selim tahta çıktıktan sonra (1789_1807), devletin kötü gidişatını durdurmak için alınması gereken tedbirleri belirlemek üzere, ülkenin ileri gelen devlet adamlarından oluşan bir danışma meclisi (Meşveret Meclisi) toplamıştır. III.Selim, bu meclisin hazırladığı raporlar doğrultusunda “Nizam_ı Cedid” adı verilen yenilikleri yapmak amacıyla bir dizi ferman yayınlamıştır. 1793’de Yeniçeri ocağının yanı sıra Nizam_ı Cedid adıyla Avrupa tarzında bir askeri ocak kurulmuştur. Bu ocağın subay ihtiyacını karşılamak için de 1794’de Mühendishane-i Berri Hümayun adlı bir okul açılmıştır.

III..Selim döneminde Avrupa başkentlerinde (Paris, Londra, Berlin, Viyana) daimi elçilikler açılmıştır. Batı dillerinde yazılmış önemli eserler Türkçe’ye çevrilerek, Batı düşüncesinin ülkeye girmesine hız verilmiştir. Ancak yeniliklere karşı olanların Kabakçı Mustafa’nın önderliğinde çıkarttıkları isyan sonucunda III.Selim tahttan indirilmiş, böylece ilk ciddi ve geniş boyutlu yenileşme hareketi bu şekilde engellenmiştir. Yeniçeri teşkilatını kaldırmayı, ulemanın nüfuzunu kırmayı, Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın ilim, sanat, ziraat, ticaret ve medeniyette gerçekleştirdiği ilerlemelere ortak etmeyi amaçlayan Nizam_ı Cedid hareketi, III.Selim döneminin kapanmasıyla bu hedefleri tutturamadan sonuçsuz kalmıştır.

II. MAHMUT DÖNEMI ISLAHATLARı

III..Selim’in izinden giden II.Mahmut (1808_1839), onun ıslahatlarını canlandırmaya çalışmıştır. II.Mahmut, öncelikle orduyu ele alarak Sekban_ı Cedid adında bir ocak açtırmış, bu gelişme Yeniçerilerin isyanı ile son bulmuştur. Yeniliklerin önündeki en büyük engelin Yeniçeri Ocağı olduğunu gören II. Mahmut, bu ocağın kaldırılması yönünde çalışarak, 1826’

da Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmıştır. Onun yerine Asakir_i Mansure_i muhammediye adıyla yeni ve modern bir ordu kurmuştur. 1826’da ilk defa Avrupa’ya öğrenci gönderilmiştir. Yabancı uzmanların yardımlarıyla Harbiye ve Tıbbiye gibi yeni askeri okullar açılmıştır. İlköğretim mecburi hale getirilmiştir. Medreselerin dışında Rüştiye mektepleri açılmış, 1831’ de Takvim_i Vekayi adıyla ilk resmi gazete yayınlanmaya başlamıştır. Yurt dışına çıkışlarda pasaport uygulanmasına yine bu dönemde başlanmıştır. Kıyafette yenilik yapılarak, fes ve pantolon giyilmeye başlanmıştır. II. Mahmut döneminde Vezir_i Azam’ın gücü zayıflatılarak, padişahın otoritesi kuvvetlendirilmiştir. Hükümet teşkilatında değişiklikler yapılarak, bakanlıkların kurulmasına başlanmıştır. Bu şekilde II.Mahmut döneminde yapılan yeniliklere Tanzimat döneminin fikri yapısı oluşturulmuştur.

TANZİMAT FERMANI

(3 KASIM 1839)

Tanzimat dönemi (1839-1876), Osmanlı tarihinde yeni bir devrin başlangıcıdır. Bu dönem, devletin siyasi, sosyal, askeri ve kültürel alanlarda kötüye gidişini önlemek gayesiyle daha geniş ıslahatların yapıldığı bir devirdir. Yapılması düşünülen düzenlemelerle ilgili ferman hazırlandıktan sonra, Gülhane Parkı’nda halka okunduğu için Gülhane Hatt_ı Hümayunu diye de anılır. Bu ferman Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanmıştır. Tanzimat Fermanı’nda çıkarılacak olan yeni kanunların dayandırılacağı temel ilkeler şunlardır:

Müslüman ve Müslüman olmayan bütün halkın can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması.

Herkesten belli uluslara ve kazancına göre vergi alınması

Herkesin kanun önünde eşit tutulması, mahkemelerin açık yapılması ve kimsenin yargılanmadan öldürülmemesi.

Herkesin mal, mülk edinmesinin sağlanması, istediğinde bunları satması ve ya yenisini alması, çocuklarına miras bırakma hakkının bulunması.

Padişah, bu fermana ve ona dayandırılarak yapılacak kanunlara saygı göstereceğine dair yemin etmiştir. Böylece Osmanlı padişahı kendi gücünün de üstünde bir kanun gücünün varlığını tanımak durumunda kalmıştır. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti’ne ilk kez hukukun üstünlüğü anlayışı girmiştir. Bu ferman ile Batılılaşma belirli bir program dahilinde uygulamaya koymuş, Batılılaşma sistemleşmiş, eşitlik anlayışı benimsenmiştir. Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yenilikler başlangıçta hem Müslüman, hem de Müslüman olmayan kesimi memnun etmiş, ancak daha sonra Tanzimat Fermanı’nda yer alan hususların çoğu yerine getirilememiş ve başlangıçta fermana duyulan hoşgörünün yerini, memnuniyetsizlik almıştır. Tanzimat Fermanı’nın istenilen şekilde uygulanmayışının temel sebepleri şunlardır :

Batı’ dan alınan yeniliklerin derinliğine anlaşılamamış olması, sadece şeklen benimsenmiş olması.

Azınlıklara verilen hakların büyük devletleri tarafından istismar edilmesi. Büyük devletlerin , azınlıkların haklarını koruma adı altında fermandaki ilgili maddeye dayanarak, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaları ve bunun, Tanzimat Fermanı’nın uygulanmasını Osmanlı Devleti açısından zorlaştırması.

Tanzimat Fermanı ile amaçlanan ıslahatları yapacak kadroların olmaması.

Bu nedenlerden dolayı, Osmanlı tebaasını dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin Osmanlı vatandaşlığı altında birleştirmeyi hedefleyen Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önleyememiş, devlet içinde iki başlılığa yol açmıştır.

ISLAHAT FERMANI

(28 ŞUBAT 1856)

Osmanlı Devleti’nin Kırım Savaşı’ndaki müttefikleri tarafından hazırlanmış olup,

Osmanlı Devleti’ne zorla kabul ettirilmiş bir fermandır. Azınlıklara Tanzimat Fermanı ile verilen ayrıcalıkları kabul eden bu fermanla, azınlıklara haklarını iyileştirici bir dizi yenilikler getirmiştir. Islahat Fermanı ile azınlıklara devlet memuriyetine girebilme, askeri ve sivil bütün okullarda okuyabilme, Müslümanlarla Müslüman olmayanların kanunlar önünde eşit sayılması azınlıkların seçme ve seçilme hakkını kullanabilmeleri ayrıcalığı tanınmıştır.

1.MEŞRUTİYET

(23 ARALıK 1876)

Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerinin ve yönetimin anayasa (Kanun_i Esasi) ile belirlendiği dönemdir. Avrupa’yı yakından gören, devletin gidişini beğenmeyen ve yapılan yenilikleri yeterli görmeyen Türk aydınları, Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de halkın devlet işlerini denetleyebileceği Meşrutiyet idaresine geçilmesi kanaatinde idiler. Bu görüşü benimseyenlerin başında Namık Kemal ve Ziya Paşa geliyordu. Bu iki Türk aydının başını çekiği gruba Genç Osmanlılar (Jön Türkler) deniyordu. Genç Osmanlılar, Meşrutiyet ilan edilir, Mebuslar Meclisine Müslüman olmayan halkın temsilcileri de katılırsa, Müslümanlarla aralarındaki ayrılığın giderilebileceğine ve bir Osmanlı Milleti oluşacağına inanıyorlardı. Böylece Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışması engellenmiş olacaktı. Genç Osmanlıların düşüncelerini Mithat Paşa gibi ileri gelen bazı devlet adamları da benimsiyordu. Yalnız Meşrutiyet yönetiminin kurulabilmesi için, bu idare tarzını benimsemeyen Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi gerekiyordu. Neticede Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine V. Murat ‘ı geçirdiler. Akli dengesi bozuk olan V. Murat tahtta sadece üç ay kalabilmiştir. Yerine Meşrutiyet’ i ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit tahta çıkarılmıştır.

Abdülhamit’ in sadrazam olarak atadığı Mithat Paşa’nın başkanlığına bir kurul tarafından anayasa (Kanun_i Esasi) hazırlanmıştır. Bu anayasa Abdülhamit’ in bazı düzeltmelerinden sonra 23 Aralık 1876’ da törenle halk önünde ilan edilmiştir. Böylece Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet idaresi yürürlüğe girmiştir. Üyelerini halkın seçtiği Meclis-i Mebusan ile Padişahın atadığı kişilerden oluşan Ayan Meclisi toplanmıştır. Bu iki meclis bir araya gelerek Genel Meclisi oluşturmaktadır. Bu ilk anayasa ile padişaha bakanlar kurulunu atama, görevden alma, dış ülkelerle antlaşma yapabilme, savaş ilan edebilme, meclisi açma ve kapama yetkisi verilmiştir. Başkanlığını sadrazamın yaptığı Bakanlar kurulu, devlet işlerini yürütmekle görevlidir. Bu kurulun aldığı kararlar padişahın onayı ile yürürlüğe girebilecektir. Kanun teklifi yetkisi bakanlar kuruluna, yasama görevi Mebuslar Meclisi ile Ayan Meclisi’ne verilmiştir. İki mecliste kabul edilen kanunlar, padişahın onayından sonra kabul edilmiş olacaktır.

Bütün Osmanlı halkının kanunlar önünde eşit olduğu Meşrutiyet’ in ilanıyla kabul edilmiş, herkese şahsi mesken, eğitim, yayın, ortaklık kurma hürriyeti tanınmıştır. Kimseden kanunsuz para alınmayacağı, vergilerin herkesin gelirine göre alınacağıve angaryanın yasak olduğu belirtilmiştir.

1877_78 Osmanlı Rus Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanması, Meclis_i Mebusan’ın bu başarısızlığı padişaha ve bakanlar kuruluna fatura etmeye kalkışması, II. Abdülhamit’i anayasal yetkisini kullanarak Mebuslar Meclisi’ni kapatmaya yöneltmiş, böylece 1. Meşrutiyetin idaresi de sona ermiştir.

2.MEŞRUTİYET

(23 TEMMUZ 1908)

Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerinin ve yönetiminin anayasa ile ikinci kez düzenlendiği dönemdir. II. Abdülhamit’in 1. Meşrutiyetin sona erdirilmesinden itibaren uyguladığı baskı politikasına rağmen, devlet içinde bazı gizli siyasi faaliyetler devam etmiş ve cemiyetler kurulmuştur. Bu cemiyetleri kuranlar, devletin kurtuluşu için değişik fikirlere sahip olduklarından aralarında bir birlik yoktur.

Aydınların bir bölümü, Osmanlı Devleti’nin çöküntüye uğramasının önlenmesi için yeniden Meşrutiyetin ilan edilmesi ve anayasal düzene geçilmesi görüşündedirler. Bir kısım aydın da, güçlü olabilmek için dünyadaki büyün Müslümanları birleştirecek bir İslam birliğinin oluşturulmasından yanadır. Bir başka grup aydın da, dünyadaki bütün Türklerin bir yönetim altında birleştirilmesi düşüncesini taşımaktadır.

Böyle farklı düşüncelerin benimsendiği bir ortamda meşrutiyet idaresine taraftar olan aydınlar, İttihat ve Terakki adı altında gizli bir dernek kurmuşlardır. Bu derneğe üye olanların amacı, II. Abdülhamit’e meşrutiyet yönetimini zorla kabul ettirmektir. İngiltere ve Rusya’nın Reval şehrinde yaptıkları gizli görüşmelerde, Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nden ayrılması konusunda fikir birliğine vardıklarını öğrenen İttihat ve Terakki yönetimi hemen harekete geçmeye karar vermiştir. Cemiyete bağlı 3. Ordu subayları arasında amaç birliği sağlanmış, Niyazi Bey ve Eyüp Sabri Bey Manastır bölgesinde; Enver Bey Selanik yakınlarında birlikleriyle dağa çıkarak ayaklanmışlardır. Cemiyet, Selanik’te, Manastır’ da ve diğer Rumeli şehirlerinde hürriyetin ilanına karar vermiştir. Ayaklanmanın genişlemesinden korkan II. Abdülhamit, 2. Meşrutiyet’ i ilan ederek, Kanun-i Esasi’ yi yeniden yürürlüğe koymuştur. Ardından da seçimler yapılarak, Mebusan Meclisi açılmıştır. 2. Meşrutiyet ile birlikte 1876 anayasası üzerinde 1909’da yapılan değişiklikle padişahın yetkileri sınırlandırılmıştır. Yeni düzenlemeye göre padişah sadrazamı atayacak, bakanları sadrazam belirleyecek ve padişahın onayına sunacaktır. Bakanlar kurulu yasama meclislerine karşı sorumlu kılınmıştır. Her iki meclise de kanun teklif etme yetkisi tanınmıştır. Padişahın kanunları veto etme yetkisi sınırlandırılmıştır. Basına sansür konulamayacağı belirtilmiştir. Ancak bu anayasa iç karışıklıklar, savaşlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tutumu yüzünden gerektiği biçimde uygulanamamıştır. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir yıl sonra Abdülhamit’i 31 Mart ayaklanması sonucunda tahttan indirterek, onun sahip olduğu hak ve yetkileri kendi üzerlerine almaları yüzünden 2. Meşrutiyet de beklenen faydayı sağlamamıştır. 2. Meşrutiyet Devletin çöküşünü önleyemediği gibi, 2. Meşrutiyet yıllarında Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Yunanistan’ın Girit’ i ele geçirmesi, Avusturya_Macaristan’ın Bosna_Hersek’ i topraklarına katması gibi olaylar yüzünden devlet büyük kan kaybına uğramıştır.

OSMANLı DEVLETI’NIN SON DÖNEMINDE ORTAYA ATıLAN DEVLETI KURTARMAYA YÖNELIK FIKIR HAREKETLERI:

OSMANLICILIK:

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan, Tanzimat Dönemi’ne kadar ülkede devlete adını veren Osman Bey’ in hanedanına dayanan bir “Osmanlılık” fikri vardır.

Osmanlı Devleti’nde 1789 Fransız İnkılabı’nın etkisiyle milliyetçilik fikrinin yayılmaya başlaması, Osmanlı topraklarında en fazla refah içinde yaşayan kesim olan gayri_müslimlerin kendi devletlerini kurmaya başlamaları, Osmanlı Devleti’ni ciddi bir bunalıma itmiştir. Batının gücüne karşı koyamayacaklarını anlayan Osmanlı yöneticileri, ona karşı çıkmak yerine, onun sempatisini kazanarak, yardımını elde etmeyi tercih etmişlerdir. Bu anlayışın etkisiyle II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’nde batı anlayışına uygun ıslahatlar yapılmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nde bu yenilikler sonucunda batıyı yakından tanıyan, yabancı dil bilen bir yeni genç nesil yetişmiştir. Osmanlıcılık fikri işte bu genç neslin ürünüdür. Genç Osmanlılar adı altında örgütlenen bu genç kadro, Osmanlı tabakasına eşit haklar tanınması, bu hakların yasalarla güvence altına alınması, Meşrutiyet yönetimine geçilmesi görüşündedir. Osmanlıcılık fikrini savunan Genç Osmanlılara göre; Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu, ancak Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan tüm insanlar arasında dil, din, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin herkesin Osmanlı vatandaşı olduğunu kabul etmekle sağlanabilecektir.

Genç Osmanlılar, II. Abdülhamit’ e meşrutiyeti kabul ettirerek, Osmanlıcılık fikrini uygulamaya koymuşlarsa da, ülkedeki milliyet isyanlarının durmaması, bu isyanların gelişimine paralel olarak Osmanlıcılık fikrinin de önemini kaybetmesine yol açmıştır.

İSLAMCILIK:

Ülkede İslamiyet’e ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara önem veren ve tüm Müslümanlar arasında bir birliğin sağlanmasını gerçekleştirmeye çalışan, devletin sosyal bağlarını din birliğinde arayan bir akımdır. İslamcılık fikir akımının öncüsü II. Abdülhamit olup, onun saltanatı süresince, iç idare ve dış siyasette bu fikir akımının gelişme göstermesine çalışılmıştır. İslamcılık fikir akımının ortaya çıkmasında, Osmanlı topraklarında yaşayan Müslümanlara, gayrı_Müslimlerin ilişkilerinin bozulması, 1877_78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Balkanlar’ da çok sayıda Müslüman’ın işkence görerek ölmesi, pek çoğunun malını, mülkünü, terk ederek Anadolu’ya kaçmak zorunda kalması, Avrupa’nın Osmanlı topraklarında yaşayan gayrı_ Müslimler’ in lehine olacak gelişmeler için, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaları, Müslümanların yaşadıkları toprakların Hıristiyanlar tarafından işgal edilmesi gibi etkenler rol oynamıştır.

II.Abdülhamit’in İslamcılığı devletin temel prensibi haline getirmeye çalışmakla dış politikada ulaşmak istediği biri yakın, diğeri uzak iki amacı vardır. Yakın amaç; Osmanlı Devleti’nin varlığını korumak. Uzak amaç ise; Hilafet etrafında dünya İslam birliğini kurmaktır. Ancak İslamcılık da milliyet hareketleri karşısında başarılı olamamıştır.

TÜRKÇÜLÜK:

Türkçülük, II. Abdülhamit döneminde bir fikir hareketi olarak gelişmiştir. Osmanlıcılık veya İslamcılık gibi bir idare ve siyaset sistemi haline getirilmesi düşünülmemiştir. Bu sebeple Türkçülük hareketi bir siyasi partinin veya belirli bir grubun malı değildir. Az sayıda aydının üzerinde kafa yorduğu bir akımdır. Bu aydınlar içinde siyasete girmemiş tarafsızlar bulunduğu gibi, İslamcılık veya Osmanlıcılık fikirlerini benimseyenler de vardır. Türkçülük fikir hareketinin doğmasına yol açan etkenleri şu şekilde sıralamak mümkündür;

Batılı devletlerin teşvikiyle milliyetçilik hareketinin Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyan tebaa arasında yayılması ve bunun sonucunda isyanların çıkması.

Türk olmayan Müslüman toplulukların yine batılı devletlerin propagandaları sonucunda Osmanlı Devleti’nden ayrılmaya başlamaları.

Büyük Hıristiyan eyaletlerin müstakil veya muhtar bir statüye kavuşması sonucunda, bu eyaletlerde yaşayan Müslümanların Anadolu’ya göç etmek zorunda kalması ve bu insanların karşı karşıya kaldıkları felaketin uyandırdığı tepki.

Avrupa’nın Türkler üzerindeki baskısı ve aleyhte propagandaları.

Yabancı dil öğrenen ve Avrupa’ya giden Türk aydınlarının, Avrupalıların Türkler hakkındaki çalışmalarından haberdar olmaları ve bunun onlara vicdanlarında uyandırdığı rahatsızlık.

Bir kültür hareketi olarak başlayan Türkçülük akımı, daha sonra giderek bir siyasi cereyan haline gelmiştir. Osmanlıcılık ve İslamcılık fikir akımlarının Osmanlı Devleti’nin sorunlarını çözmede yeterli olmayacağını düşünen Türkçülük akımı, devletin kurtuluşunu ırk esasına dayalı Türk Milleyetçiliğinin geliştirilmesinde görmüştür. Türkçülük akımını benimseyenlere göre devlet; ancak dili, dini, soyu ve ülküsü bir olan topluma dayanarak ayakta durur. Bunun için de Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Türklerin milli bilince ulaştırılması gerekir. Türkçülük akımına ilmi bir boyut kazandıran Ziya Gökalp’ e göre; Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi yeniden yapılanmasına ve hayat tarzına bağlıdır. Bu üç esas üzerinde gerçekleşir. Bunlardan birincisi Türkçü olmaktır. (Dilde, güzel sanatlarda, ahlakta ve hukukta Türk kültürünü devam ettirmek.) İkincisi İslam ümmetinden olmaktır. Üçüncüsü ise Batı uygarlığını benimsemektir. Yani bilimde, teknikte tam bir Batı kafasına sahip olmaktır. Gökalp görüldüğü üzere kültürle, medeniyeti birbirinden ayırmış, kültürde Türk kalmayı savunmuştur.

İttihat ve Terakkiciler, Türkçülük akımını genişleterek, Asya’da yaşayan tüm Türkleri Osmanlı Padişahının yönetimi altında birleştirmeyi amaçlayan Pantürkizm(Turancılık) görüşüne kaymışlardır. Almanların propagandası ile İttihatçılar, bu projeyi gerçekleştirmek gayesiyle devleti I.Dünya Savaşına sokmuşlarsa da, savaşın gidişatı buna imkan vermemiştir. I.Dünya Savaşından sonra Atatürk tarafından daha gerçekçi temellere oturan Anadolu Türkçülüğü savunulmaya başlanmış, Milli Mücadele bu temele dayandırılmıştır.

4-BATıCıLıK:

Bu üç fikir akımından başka, Batı’da ortaya çıkan fikir ve sistemleri aynen benimseyen Türk aydınlarının savunduğu Batıcılık akımı, ortaya çıkmıştır. Batıcılar kendi aralarında birlik oluşturamamışlardır. Öncülüğünü Celal Nuri’nin çektiği bir grup batıcı, batının sadece teknolojisinin alınması, kültürünün alınmaması tezini savunmuştur. Öncülüğünü Abdullah Cevdet’in çektiği grup ise Batı medeniyetinin tek bir medeniyet olduğunu kabul etmekte, bu medeniyetin olduğu gibi alınmasını savunmaktadır. Bu akım küçük bir çevre ile sınırlı kalmış, fazla taraftar bulamamıştır.

XX. YÜZYıL BAŞLARıNDA OSMANLı DEVLETI

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kuruluşu ve İktidara Gelmesi:

Osmanlı Devleti’nin son döneminde içte meydana gelen en önemli olay, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıdır. Bu cemiyetin doğuşu, devrin siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik şartlarının bir sonucudur. Cemiyet kısa sürede büyüyüp, gelişerek iktidarı ele geçirmiştir.

3 Haziran 1889’da Tıp öğrencilerinden İbrahim Temo, İshak Sükuti, Abdullah Cevdet ve Mehmet Reşit tarafından İttihad-ı Osmani Cemiyeti adıyla kurulan cemiyetin kurucuları, Genç Türkler olarak isimlendirilmişlerdir. Kısa sürede Harbiye ve Mülkiyede yayılan bu hareket, cemiyetin varlığının II. Abdülhamit tarafından öğrenilmesinden sonra sıkıntı yaşamış, cemiyetin yöneticileri yurtdışına kaçarak, oradan çalışmalarda bulunmuşlardır.

1907’de İttihat Cemiyeti ve Osmanlı Terakki Cemiyeti birleşmiş, M. Kemal ve arkadaşlarının Şam’da kurdukları Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin Selanik şubesi de bu oluşuma M. Kemal’den habersiz katılmıştır. Bu birleşmeden sonra cemiyet, Makedonya’da büyük bir ayaklanma hareketine girişerek, bu hareketle 1908’de II. Meşrutiyeti II. Abdülhamit’e kabul ettirmiştir. 31 Mart Olayı ile II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinin ardından, Bab-ı Ali Baskını ile cemiyet iktidarı tam anlamıyla ele geçirmiş ve Osmanlı Devletinin yıkılışına kadar devam ettirmiştir.

İttihatçılar vatansever, dürüst, cesaretli olmalarına rağmen, devleti yönetecek vasıflardan yoksundurlar. Toplumu çöküntüye götüren aksaklıkları doğru teşhis edip, bunları ortadan kaldıramamışlardır. Bu yüzden de başarılı olamamışlardır.

2- Trablusgarp Savaşı (1911-1912):

Almanya gibi milli birliğini geç tamamlayan İtalya sömürgecilik yarışına geç katılmıştır. Bu döneme kadar dünyanın en iyi bölgeleri İngiltere ve Fransa başta olmak üzere, büyük devletler arasında paylaşılmıştır. Sömürgecilikte geride kalmak istemeyen İtalya, büyük devletlerle yaptığı bir dizi antlaşmadan sonra, Osmanlı Devletinin K. Afrika’daki toprağı Trablusgarp ve Bingazi’ye göz dikmiştir. Buraların kendisine bırakılması için 28 Eylül 1911’de Osmanlı Devletine bir nota veren İtalya, bu isteğinin reddedilmesi üzerine Trablusgarp ve Bingazi’ye asker çıkartmıştır. M. Kemal, Enver Paşa ve Fethi Bey gibi genç ve idealist subayların organize ettiği direniş karşısında başarısız olan İta

Kategori: Eğitim


Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy