Eğitimde Toplam Kalite Dönemi
12 Temmuz 2007
EĞİTİMDE TOPLAM KALİTE DÖNEMİ
Toplam Kalite Yönetimi (TKY) ile ilgili düşüncelerin büyük çoğunluğu üretim sektörü kökenlidir. Japonya’da 1950’lerde William Derning ve Joseph Juran gibi Amerikalı bilim adamlarının öncülüğünde başlamıştır. Derning’e göre bu yıllara kadar müşterinin ne istediğine bakmak yerine, uzmanların müşterisinin istediklerini düşündüğü şeyleri üretmek eğilimi vardı. TKY ile birlikte müşteri merkezli üretime geçildi. TKY’nin ana felsefesi, sıfır hatalı üretim ve müşteri doyumudur. Kalite müşterinin beklentisi ile başlar, tatmini ile devam eder. TKY’de iç müşteri kavramından kurumun iş görenleri, dış müşteri kavramından da kurumun mal ve/veya hizmetinden yaralananlar anlaşılmaktadır. Burada bireysel başarının örgütsel başarıya neden olacağı ve bunun da iç müşteri memnuniyeti ile sağlanacağı vurgulanır. TKY’de iç müşteri memnuniyetinde insanın önemli olduğu, demokratik iş ortamı, eğitim ve gelişim odaklarının varlığı, işin insancıllaştırılması gibi kavramlarla bir bilinç bulanıklığı yaratılmaya çalışılmaktadır. Böylelikle de verimlilik, kârlılık, rekabet üstünlüğü elde etmek için emeğin en “rasyonel” kullanım yolları aranmaktadır. Günümüzde mal ve hizmet sektöründe, hem de kamu yönetiminin çeşitli alanlarında sorunların çözümünü sağlayacak bir felsefe olarak sunulmaktadır TKY. Bu modelin yenilik, modernlik, özgürleştiricilik, katılımcılık gibi olumlu ifadelerle sunulması ilk bakışta uygulanabilir cazip bir anlayış gibi gelebilir. Ancak TKY sunulanların ve çağrıştırdığının ötesinde anlamlar içeren çok yönlü bir bütünün bir parçasıdır. Bu anlayış üretim sisteminin esnekleşmesini, mal ve hizmetlerin en az kaynakla, en kısa zamanda, en ucuz ve hatasız üretimin müşteri talebine göre gerçekleşmesini, tüm faktörleri en az masrafla ve en esnek şekilde kullanıp potansiyellerinin tümünden yararlanmayı içerir. Buna eğitim açısından baktığımızda ucuz işgücü sağlayıp, öğretmenlerin düşük ücretle çalışmasını sağladığını görürüz. Ayrıca eğitimin piyasa koşullarında belirlenmesi, piyasa koşullarının eğitime yerleştirilmesi, bilginin bir ürün gibi algılanıp yararlananlara satılmasını getirir ki, bu da ulusal çıkarları temel alan bilimsel anlayışların reddi demektir.
TKY’nin eğitim anlayışında müşteri iki grupta ele alınır. Birinci grupta “iç müşteriler”; okulda öğrenim gören öğrenciler, yöneticiler, öğretmenler ve diğer personel; ikinci grupta ise “dış müşteriler”; hemen hemen tüm toplumu içine alır. Burada şu soruları gündeme getirmek gerekir. Eğitimin ürünü nedir? Öğrencileri ne kadar eğitim kurumlarının çıktısı kabul edebiliriz? Davranışlarındaki performans düzeyi olarak kabul edecek olursak, çıktının kalite güvencesine konu olabilmesi için üreticinin o çıktının kaynağını belirleme hakkı ve yetkisi bulunmalı ve bu üreticinin kontrolünde olmalıdır ve yine hammadde seçilirken belli standartlar göz önünde bulunmalıdır. Bu şekliyle TKY’nin sanayiden eğitime aktarılması pek olası değildir. Bunun için öğrencilerin başlangıçta bir seçime tabi tutulması gerekir ki, bu da eğitimde eşitlik ilkesine terstir. Yine bu yönetim anlayışıyla öğrencileri garanti edilmiş bir standartta üretmek mümkün değildir.
Kendini işe adama mümkün mü?
TKY’ye göre öğretmenler bir yandan öğrencilerine danışmanlık yaparken, kendini de eğitim programlarıyla yenileyecek, sürekli bir kalite araşıyı içinde en iyiyi yakalamanın yollarını arayacaktır. “Eğitimde Tam Verimli Çalışma” konusuna Dr. Hayal (Özışıklıoğlu) Köksal, Toplam Kalite Yönetimi adlı kitabında şöyle değiniyor: “Sürekli gelişim konusunda, sistem içindeki herbir bireyin kendisini diğerleri için -ki bu bir arkadaş grubu, bir işyeri, bir aile veya yaşamla ilgili olan herhangi bir grup olabilir- sisteme ve prosedürlere adaması gerekir.” Böylece çalışanlar isteklerini, beyinlerini, yüreklerini ve çıkarlarını kurumun gelişmesi için bir araya getirmelidirler. Eğitim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşulları içinde -yoksulluk sınırı düzeyine bir aylık gelir ile- bu kendini işine adamanın nasıl mümkün olacağını sormak gerekir kendilerine.
Öğrenci açısından TKY’yi ele alırsak, “Öğrenci kendisine sunulan eğitim-öğretim hizmetinin alıcısı durumundadır. Bu nedenle onu okulların 1. sınıf yurttaşı olarak görebiliriz” diyor Fevzi Uluğ. Şimdi de Hayal (Özışıklıoğlu) Köksal’ın sözlerinde öğrenciyi tanıyalım: “Öğrencilerin günlük denemelerle edinecekleri bilgiyi önleyen engelleri yok etmek, okul idarecilerinin görevi. Eğitimin her safhasında öğretmen, öğrenci ile sürekli olarak görüş alabilen, başarısının derecesini artırabilmek için sürekli gelişmenin yollarını gösteren lider konumunda.” Yine aynı kaynaktan bir alıntı: “Sınıf öğretmeni ve öğrenciler bir sistemin parçaları olarak önce bir odanın dört duvarı arasında, sonra daha geniş bir mekan olan okul binasının içinde; bir okul sisteminin içinde; ayrıca okul, aile ve toplum ortamı içinde, sonunda da tüm ulusun ve dünya ve de kainatın içinde yer alırlar. Bu sistemlerden herhangi birinin optimizasyonu, yani kapasitesinin en üst seviyesinde üretim yapabilmesi, diğerlerinin fonksiyonlarına bağlıdır. Çünkü her sistemin çalışması, bütünü olumlu veya olumsuz olarak etkilemektedir. Sınıf içi ve dışındaki deneyim, sınıftaki öğrenciyi etkiler.”
Ülkemizde öğrencilerin okul masraflarını karşılayamıyor diye okula gönderilmediği, yaz tatilinde mezarlık da dahil birçok alanda çalışarak okul masraflarını karşıladığı, insanların bakamadığı çocuklarını yetiştirme yurtlarına bıraktığı, ailelerin geçici mevsimlik işlerde çalıştığı için çocuklarını okula göndermediği, babaların çocuklarını okutmak için organlarını sattığı, sınıftan çok toplama kampını hatırlatan yüzü aşkın öğrencisi olan sınıflarla mı tüm bu çalışmaları yerine getirip eğitimin kalitesini artıracağız? Son on yılda Milli Eğitim Bakanlığı’na bütçeden ayrılan payın ortalaması yüzde 2.33’tür. Bu bütçe ile mi kalite artacak?
Fabrika okullar
Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Toplam Kalite Yönetimi’nin eğitim uygulamasındaki zihniyeti, öğrenci odaklı eğitim söylemi altında, öğrenciyi ve velisini bir müşteri, okulu üretim yapan bir fabrika, öğretmeni tedarikçi ve okul yöneticisini de pazarlamacı gören sistemdir. Okullarımız daha çok piyasa kurallarının geçerli olduğu ve piyasa ihtiyaçlarını karşılamak amaçlı üretim yapan kurumlara dönüştürülmektedir. Bu sistem eğitimin özelleştirilmesindeki basamaklardan biridir. Sonucunda da üniversitelerde yaşanan paralı eğitim sürecinin benzerinin ilk ve ortaöğretimde de uygulanmasıdır. “Parası olan okur”, “Ne kadar çok ekonomik katkı, o kadar iyi eğitim” mantığı işlevsel hale dönüştürülmektedir. Anayasa’daki “Herkese eşit, parasız eğitim hakkı” ilkesi çiğnenmektedir.
TKY’nin eğitim alanında uygulanması Müfredat Laboratuar Okulları (MLO) ile başlatılmıştır. Bu proje 1999 yılından itibaren Dünya Bankası tarafından finanse edilerek, Türkiye’de de toplam 23 ilde 208 okulda uygulamaya konulmuştur. 20.10.1999 tarih ve 4244 sayılı “MLO uygulamalarını yaygınlaştırma yönergesi” doğrultusunda tüm okullarda uygulanması kararlaştırılmıştır. Ancak şimdiki uygulamada finansman veliye yüklenmiştir. Projenin sözde amacı; eğitimde kaliteyi artırmak, yönetim ve eğitim personelinin yeterliliklerini artırarak mesleki becerileri geliştirmek, kaynak kullanımında daha etkili ve verimli olmak teknolojik eğitimde etkin kullanımı gerçekleştirmektir. Bunun okullarda uygulanması için Okul Gelişim Yönetim Ekipleri (OGYE) kurulmuştur. OGYE’nin içinde Okul İdare Temsilcisi, öğretmen, öğrenci, veli, sanayi ve ticaret odaları, sivil toplum örgütü temsilcileri yer almaktadır. Burada amaç katılımcılığı geliştirmek olarak açıklanır. İdeal amaç ve hedefler sıralanarak gerçek niyet gizlenir. Eğitimin özelleştirilmesiyle beraber sözleşmeli öğretmen uygulaması gelecektir. Bu, işgüvencesini ortadan kaldırırken, sendikasızlaştırmaya da neden olacaktır. Sözleşmeli öğretmenin işgüvencesi kaygısından dolayı ne kadar katılımcı olacağı, özgürce düşüncesini ifade edeceği tartışılır.
Ayrıca okullarda eski yönetmelikler ve bürokratik ilişkiler, hiyerarşi, ücret sistemi aynen devam ederken eski sistem ve programla yeni çözüm üretilebilir mi?
Ayrıca bu projelerle ilgili finans boyutunun işyerlerindeki sosyal kültürel etkinliklerden ve bağışlardan sağlanacağı söyleniyor. Bu projelerin para toplama ve bağış ile gerçekleşmeyeceği açıktır. Genel bütçeden eğitimin payını artırmadıkça, “eğitime katkı payı” uygulamalarıyla bu sorunların çözülemeyeceği açıktır.
Toplum kesimlerinin bu projelere katılımında da samimiyet yoktur. Eğer bu konuda samimi olunsaydı, eğitim sendikalarının ve ilgili çevrelerin projelerin her aşamasında görüşü alınırdı. Bu tür projelere kaynak aktaramayan okullar ile erken uygulamaya geçen okullar arasındaki eşitsizliğin sorumlusu kim olacaktır? Eğitimin demokratik yapıya kavuşması, ırkçı, şoven, gerici eğitim programlarının değiştirilmesi, üniversite önünde yığılmaların nasıl aşılacağı konularında öneri getirilmemektedir. Nitelikli ve verimli yetiştirilen öğrenciler, bilimsel çalışmaların yapıldığı yerler oluşturulmadıkça ne bilgilerini ülke için kullanabilecekler, ne de kendilerini geliştirebileceklerdir.
SENDİKADAN ÖNERİLER
Esnek üretim modeli üzerine kurulu TKY felsefesi ile eğitim ve öğretimin sorunlarını aşmak mümkün değildir. Kaldı ki bu modelin oluşmasında ve uygulanmasında işin öznesi olan eğitimcilere ve onların örgütlü gücü olan sendikalara danışılmamıştır. Eğitim emekçileri kendileri dışında hazırlanan ve uygulaması dayatılan bu anlayışlara karşıdır. Eğitim emekçilerinin örgütlü gücü EĞİTİM-SEN çağdaş bir eğitim düzeyini yakalama konusunda şu önerileri sunmaktadır:
Eğitim emekçilerinin yaşama ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi,
Örgütlenmelerinin önündeki engellerin kaldırılması. Sendika Yasası’nın grev ve TİS içermesi,
Kamusal eğitim hakkının herkese sağlanması. Eğitimin her aşamasının parasız hale getirilmesi,
Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi sosyal alanların piyasa ekonomisi koşullarına terk edilmemesi,
Öğretmen yetiştirme, meslek etiği ve istihdamı ile işe almanın liberal ekonomik programlara göre değil, ülke ihtiyaçlarına göre planlanması,
Çağın koşullarına uygun, bilimsel bilgiyi özümseyecek öğrenmenin yöntemlerini öğretecek öğretmenlerin yetiştirilmesi,
Teknolojik gelişmelerden yararlanılarak yapılacak eğitimde eşitlik ilkesinin tavizsiz uygulanması,
Okul ve derslik sayılarının fiziki altyapı için yeterli sayıya ulaştırılması, (Sınıflar 30 kişilik düşünüldüğünde 151 bin dersliğe ihtiyaç vardır)
Çalışanların eğitimin her aşamasında kararlara katılması, kendi yöneticilerini kendilerinin seçmesi,
Sekiz yıl temel eğitim ve 4 yıl ortaöğretim olmak üzere toplam 12 yıl kesintisiz eğitim uygulanması,
YÖK’ün kaldırılması, yükseköğretimin özerk, demokratik, bilimsel yapıya kavuşturulması,
Antidemokratik yasaların, yönetmeliklerin, genelgelerin kaldırılması, demokratikleştirilmesi, sürgünlerin geri alınması, eğitimcilere siyaset yapma hakkının tanınması.
Sonuç olarak eğitimde verimlilik ve kalite tartışması hepimizin isteğidir. Ancak eğitimin kendine has özellikleri, kamusal bir hizmet olması da dikkate alınarak kâr amacı gütmeyen parasız ve eşit eğitim bir ön şart olarak kabul edilmelidir. Kalitenin artması için sendikalarımızla işbirliği olmazsa olmaz koşuldur.
Kategori: EÄŸitim