Maximum Bilgi
12 Temmuz 2007
Maximum Bilgi
www.maximumbilgi.com
APARTMAN adlı yapıt Sn. Bekir Karaoğlu’nun izniyle basılmıştır.
Yayına hazırlayan : Egemen Berköz
Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.
Ocak 2000
EMİLE ZOLA
APARTMAN(Pot-Bouille)
Fransızcadan çeviren: Bekir Karaoğlu
19. yüzyıl Fransız edebiyatının en büyük yazarlarından biri
olan Emile Zola romanlarıyla bir yandan yeni başlayan Endüstri
Çağı’nın toplum ve insan üzerindeki etkilerine, diğer yandan
da o dönem Fransa politik tarihine ışık tutan bir ayna
olmuştur. Üstelik, o çağda olduğu üzere, Zola’nın romanları
Paris gazetelerinde tefrika olarak yayınlanırken yalnızca
baskı rekorları kırmakla kalmamış, günümüzde dahi “romanları
en çok filme alınan Fransız yazar” olarak kalabilmesini
sağlamışlardır.
Zola’nın önemi bunlarla da bitmez: Bir yandan edebiyatta
doğalcılık (natüralizm) adıyla yeni bir akımın kurucusu ve en
yetkin temsilcisi; diğer yandan çağının önemli tartışmaları ve
siyasal kavgalarında taraf olmuştur: Örneğin, eleştirmen
kimliğiyle izlenimci (empresyonist) resim akımının ilk
savunucusu olarak onların müzelerde yer almalarını
sağlayabilmiştir. Veya, ünlü Dreyfus Davası’nın en karanlık
günlerinde yazdığı bir gazete makalesiyle tüm Fransa’yı ayağa
kaldırmış ve bir anda davanın gidişini değiştirebilmiştir.
Kısacası, Hugo, Balzac ve Flaubert gibi dev romancıların
sonuncusudur Zola.
***
1840 yılında Paris’te doğan Emile Zola, babasının erken ölümü
üzerine yoksul bir çocukluk geçirmiş, olgunluk sınavında
başarısız olup liseyi bitiremeyeceğini anlayınca Hachette
yayınevinde büro memuru olarak çalışmaya başlamıştır. Bu işi
sırasında devrinin önemli yazar ve eleştirmenlerini tanıma
fırsatı bulmuş, edebiyata ilgisi artmıştır. Önceleri edebiyat
dergilerinde eleştiri, öykü ve şiir ile başlayan yazar, 27
yaşında yayınladığı Therese Raquin (1867) adlı romanın
kazandığı büyük başarı üzerine daha sonraki yıllarda tümüyle
romancılığa dönmüştür.
Zola daha sonra en iddialı projesine girişti. Bu, Rougon-
Macquart Ailesi adında 20 ciltlik bir dizi roman olacaktı ve
bağımsız olarak okunabilen her bir ciltte bu aile
bireylerinden birinin yaşadıklarını anlatacaktı. Bu olaylar
dizisi Fransa tarihindeki en baskıcı ve yoz dönem olan, Louis-
Napoleon’un darbesiyle (1851) başlayan İkinci İmparatorluk
çağında geçecek ve Paris Komünü (1872) ile son bulacaktı.
1877-1893 arasında tamamladığı Rougon-Macquart dizisi Zola’yı
üne ve paraya kavuşturdu. Bu dizi içinde yer alan L’Assomoir
(1877), Nana (1880) ve Germinal (1885) adlı yapıtları günümüze
kadar en çok okunan ve filme alınan romanları olmuşlardır.
***
Bu arada, ikinci evliliğini de yapıp özel yaşamını düzene
koydu. 1870′te Alexandrine Meley ile yaptığı ilk evliliğinden
çocuğu olmayınca, uzun süre arkadaşlık ettiği Jeanne Rozerot
ile evlenmiş ve bu evlilikten iki çocuğu olmuştur.
Zola daha sonra başka roman dizileri de denedi, fakat hiçbiri
Rougon-Macquart dizisi kadar başarılı olamadı.
Zola ve eşi 29 Eylül 1902′de evlerindeki şömineden sızan
dumandan uykuda zehirlendiler. Yardım gelebildiğinde Zola
ölmüş, karısı kurtulabilmişti. Cenazesi devlet töreniyle
kaldırılıp Pantheone’a gömüldü.
***
Dreyfus Olayı. Fransız ordusunda görevli Albert Dreyfus
adındaki genç bir subay Almanya hesabına casusluk ettiği
iddiasıyla vatana ihanet suçundan yargılanmış ve 1894 yılında
ömür boyu hapse mahkûm edilmişti. Ancak, bu davada kanıtların
yeterli olmadığı ve kararda Dreyfus’ün Yahudi asıllı olmasının
etkili olduğu kısa sürede anlaşılmıştı. Fransız basınında
başlayan ve 12 yıl süren bu tartışma dönemin toplumsal ve
siyasal yapısında derin izler bırakmıştır.
Dreyfus’un suçsuz olduğuna inanan Zola 13 Ocak 1898 tarihli
L’Aurore gazetesinin ilk sayfasını tümüyle kaplayan ve ünlü
J’Accuse! (Suçluyorum!) sözleriyle başlayan bir açık mektup
yayınladı. Bu yazı üzerine, orduya hakaret suçuyla yargılandı
ve mahkûm edildi. Zola yargıtay kararını beklemeden
İngiltere’ye kaçtı. Daha sonraki gelişmeler sonucu, Dreyfus
kararı bozuldu ve Zola Fransa’ya geri döndü.
Geçtiğimiz yıl (1998) Zola’nın anısına J’Accuse! mektubunun
dev bir kopyasının bez afişi Paris alanlarında sergilendi.
***
Apartman (Pot-Bouille) adlı roman 20 ciltlik Rougon-Macquart
Ailesi dizisinin 10. kitabıdır. Bu çeviriyle Türkçede ilk kez
yayınlanmaktadır.
Zola dizide daha önce yayınladığı L’Assomoir (Türkçe’ye Sen
Bir Melektin adıyla çevrilen) romanında alkolik bir işçi ve
ailesinin yaşadığı yoksulluğu anlatarak endüstri devrimini
suçlamıştı. Kendi sözleriyle “Şimdi kentsoylu sınıfıyla
hesaplaşma zamanı geldi”, diyerek yazmaya başladığı Apartman
(Pot-Bouille) adlı romanında, o yıllarda yeni başlayan
apartman yaşamı ortamında, saygın kentsoyluların kirli
çamaşırlarını ortaya dökmektedir. Roman yayınlandığı andan
başlayarak tartışmalar yaratmış, aşağılama ve müstehcenlik
suçlamalarıyla birçok hukuk davasına yol açmıştır. Zola’nın en
sürükleyici romanlarından biridir.
Bekir Karaoğlu
APARTMAN
Octave’ı getiren üç sandık yüklü at arabası sokağın başında
durdu. Kasım ayının karanlık öğleden sonrasında havanın soğuk
olmasına aldırmayan genç adam camlardan birini açıp dışarı
baktı. İç içe geçmiş sokaklarda insanların kaynadığı bu
kalabalık mahallede birden kararan güne şaşırmıştı. Depreşen
atlarına söven arabacılar, kaldırımlarda birbirine çarparak
geçen insanlar, mağazalardan akan tezgahtar ve müşteriler onu
şaşırtıyordu; çünkü her ne kadar Paris’in daha temiz olmasını
umuyorsa da bu koşuşturmacayı beklemiyor, buranın gözüpek
adamların iştahına açık bir kent olduğunu duyumsuyordu.
Arabacı eğilerek sordu:
- Choiseul Geçidi mi demiştiniz?
- Hayır; Choiseul Sokağı… Yeni bir ev olduğunu sanıyorum.
Araba hemen yandaki sokağı dönünce ev baştan ikinci
konumdaydı: Dört katlı büyük apartmanın taş duvarları komşu
evlerin yosunlaşmış duvarları yanında pek kararmamış
sayılmazdı. Kaldırıma inen Octave evi, aşağıdaki ipekçi
dükkanından ortadaki giriş katına ve en üstte terasa açılan
geri daireye kadar şöyle bir süzdü. Birinci katta küçük kadın
başı yontularıyla süslü balkon demirleri, taş üzerine doğrudan
yontulmuş pencere doğramaları vardı. Onun altındaki giriş
kapısı çok daha süslüydü, iki meleğin tuttuğu kapı numarası
gaz lambasıyla aydınlatılmıştı.
Sarışın, şişman bir adam kapıdan çıkarken Octave’ı görünce
durakladı:
- Vay! Geldiniz demek! Sizi yarın bekliyorduk.
- Plassans’dan bir gün önce ayrıldım, dedi genç adam; yoksa
oda henüz hazır değil mi?
- Oh! Hazır, hazır… On beş gün önceden kiraladım ve hemen
istediğiniz gibi döşettim. Gelin sizi dairenize götüreyim.
Octave’ın itirazlarına karşın onunla içeri girdi. Arabacı üç
sandığı kaldırıma indirmişti. Kapıcı dairesinde dikilen, yüzü
diplomat traşlı bir adam ciddi bir yüzle Moniteur gazetesini
gözden geçiriyordu. Ama kapısı önüne yığılan üç sandıkla
ilgilenmeye gönül indirdi; dışarı gelip kendi deyimiyle üçüncü
katın mimarına sordu:
- Mösyö Campardon, gelen beklediğiniz bay mı acaba?
- Evet, Mösyö Gourd, bu bay dördüncü kattaki odayı adına
kiraladığım Mösyö Octave Mouret. Odasında yatacak ve yemekleri
bizimle yiyecek… Bay Mouret karımın akrabalarından olur.
Octave girişteki yapay mermer duvarları ve tavan süslemelerini
inceliyordu. Dipteki betonla kaplanmış avlu soğuk bir hava
veriyordu. Avlunun köşesinde bir arabacı koşumlarını bezle
siliyordu. Bu avlunun güneş gördüğü söylenemezdi.
Bu arada kapıcı Gourd sandıkları inceliyordu. Onları
ayakkabısıyla yoklayıp ağır olduklarını anlayınca daha saygılı
oldu; servis merdiveninden taşıtmak için bir hamal arayacağını
söyledi. Kapıdan içeri bağırdı:
- Madam Gourd, ben çıkıyorum.
Kapıcı dairesinde, döşemesi kırmızı çiçekli halıyla kaplı
küçük bir salon görünüyordu. Kapısı yarı aralık bir yatak
odasında koltuğa uzanmış, başı kurdeleli şişman bir kadın
hiçbir şey yapmadan oturuyordu.
- Haydi! çıkalım, dedi mimar Campardon.
Koridorun maun kapısını iterken kapıcı hakkında bilgi vermek
istedi:
- Mösyö Gourd daha önce Dük dö Vaugelade’ın hizmetinde
çalışmış.
- Öyle mi? dedi Octave.
- Evet; sonra Mort-la-Ville’den dul bir kadınla evlenmiş,
hatta orada bir evleri var. Emekliye ayrılmak için kira
gelirlerinin üçbin franka çıkmasını bekliyorlar. Çok uygun bir
kapıcı ailesi…
Koridor ve merdivenin süslenmesi için epey uğraşılmıştı.
Yaldızlı bir kadın büstü üzerine kondurulmuş üç gaz lambası,
duvarlardaki yapay mermerler, demir trabzanın maun kaplaması
ve merdivenlerdeki kırmızı halı göz kamaştırıyordu. Ama
Octave’ın dikkatini çeken başka şeydi: Havada bir sera
sıcaklığı, birisinin yüzüne üflediği sıcak bir soluk var
gibiydi. Sordu:
- Ah! merdivenleri de ısıtıyorlar, öyle mi?
- Sanıyorum, dedi Campardon. Şimdilerde yaşamasını bilen ev
sahipleri bu harcamadan kaçınmıyorlar. Bu apartman çok, çok
iyidir… Göreceksiniz, azizim, dairelerde oturanlar çok uygun
insanlardır.
Merdivenleri çıkarken bir yandan da dairelerde oturanları
sayıyordu. Her katta biri ön cepheye, öteki avluya bakan iki
daire vardı. Önce giriş katının tümünü kaplayan ve ipekçi
dükkanının sahibi Mösyö Auguste Vabre’dan söz etti. Kendisi
apartman sahibinin büyük oğluydu. Birinci katın avlu
tarafındaki dairede mal sahibinin diğer oğlu Teophile Vabre,
ön tarafta da mal sahibinin damadı ve yargıtayda danışman olan
Mösyö Duveyrier kayınbabasıyla birlikte oturuyordu.
- Daha kırk beş yaşında yüksek mahkemede görevli, nasıl yaman
adam, değil mi? dedi Campardon ve ekledi: Her katta su ve
havagazı tesisatı var.
Her katın holünde, merdiveni soluk bir gün ışığıyla aydınlatan
bir pencere ve önünde küçük bir banket vardı. Mimar yaşlı
kimselerin burada oturup soluk alabileceklerine dikkat çekti.
İkinci katı geçerken dairelerde oturanlar hakkında bilgi
vermeyince Octave sordu:
- Ya burada kimler oturuyor?
- Ah! Onları kimse ne tanır, ne de görür. Her yerde ufak bir
kusur bulunur derler ya… Adam muhasebecilik yapıyormuş.
Bunu söylerken aşağı gören bir anlatımı vardı. Ama üçüncü
katta neşesi yerine geldi. Avluya bakan daire ikiye
bölünmüştü: Birinde yalnız yaşayan talihsiz bayanın adı Madam
Juzeur’dü. Diğerini kiralamış olan çok soylu beyefendi haftada
bir gün işleri için geliyordu. Campardon bunları söylerken bir
yandan da ön tarafa bakan dairenin kapısını açıyordu:
- Burası da bizim yerimiz; içerden anahtarınızı almam
gerekiyor… Önce sizin odanıza çıkalım, sonra eşimle
görüşürsünüz.
Yalnız kaldığı o iki dakika içinde Octave merdivendeki
sessizliğin içine işlediğini duyumsadı. Trabzana eğilip aşağı
ve yukarı baktı. Bu sessizlik sıkı sıkıya kapalı kentsoylu
salonlarının ölü sessizliğiydi. Kapalı kapılar ardında dürüst
kazanılmış paraların uçurumları vardı.
Campardon anahtarla geri geldi.
- Şimdi sizin kata çıkalım. Komşularınız mükemmel insanlar: Ön
tarafta Josserand ailesi var: Baba Saint-Joseph kristal
fabrikasında kasadarlık yapıyor. Evlenecek iki kızları var.
Sizin taraftaki komşunuz Pichon ailesi; para içinde
yüzmüyorlar, ama terbiyeli bir karı koca… Böyle bir
apartmanda bile her yerin kiralanması gerekir, değil mi?
Üçüncü kattan sonra kırmızı halı bitiyor, gri bir muşamba
başlıyordu. Böyle saygın bir evde oturacağı için keyiflenen
Octave bunu biraz buruk karşıladı. Odasına giden koridora
doğru mimarın peşinden yürürken, yandaki yarı açık kapıdan bir
beşiğin başında duran genç bir kadın gördü. Kadın gürültüye
başını kaldırdı. Sarışın kadının açık renk gözleri boş boş
bakıyordu. Octave’ın zihninde bu bakış kaldı, çünkü kadın
yakalanmış gibi yüzü kızararak kapıyı kapadı.
Campardon sonunda servis merdivenine bitişik bir kapının
önünde durdu. Daha yukarda hizmetçilerin odaları bulunuyordu.
- İşte burası sizin yeriniz.
Oldukça büyük ve kare şeklindeki oda mavi çiçekli gri duvar
kâğıtlarıyla kaplı ve sade döşenmişti. Bir paravanayla ayrılan
yatağın bir köşesinde el yıkamaya yetecek kadar bir tuvalet
masası konmuştu. Octave doğrudan pencereye gitti. Yeşilimsi
bir aydınlığın düştüğü avluda beton zeminin bir kenarında
bakır bir musluk parlıyordu. Ve yine sessizlik; birbirinin eşi
beyaz perdeli sıra sıra pencerelerde ne bir çiçek saksısı, ne
bir kuş kafesi bulunuyordu. Sol taraftaki bitişik apartmanın
duvarını saklayabilmek için üzerine yalancı pencereler
boyanmıştı.
- Ah! Burası tam bana göre! dedi Octave sevinçle.
- Sahi, değil mi? Kendime kiralıyormuş gibi döşettim.
Mobilyalar nasıl? Genç bir adama başlangıç için bu kadarı
yeterli. Daha sonra, bakarız…
Octave onun ellerini sıkarak teşekkür etmek isteyince, ciddi
bir sesle ekledi:
- Yalnız, azizim, sakın ha! Burada fazla gürültü etmek yok;
özellikle kadın getirmeyin! İnanın bana, bir kadın
getirdiğiniz duyulursa ayaklanma olur.
- Endişe etmeyin, derken genç adam biraz endişeliydi.
- Yok, sahiden söylüyorum, başı derde girecek olan benim…
Evi gördünüz: Yüksek bir kentsoylu ahlakına sahip, hatta
aramızda kalsın, biraz fazla saygın bir havası var. Gördüğünüz
gibi, ne bir ses, ne bir gürültü… Bir şey olur da Mösyö
Gourd mal sahibi Mösyö Vabre’a şikayet ederse ikimizin de başı
belaya girer. Öyleyse, ikimizin de iyiliği için, apartmana
saygılı olun.
Bu kadar saygınlığı beğenen Octave ant içti. O zaman
Campardon, çevresine bir göz atıp göz kırptı ve fısıltılı bir
sesle:
- Ama dışarda kimse size karışamaz, değil mi? Paris bu işler
için yeterince büyük, herkese yer var. Aslında benim gibi bir
sanatçı bunları umursamaz.
Bir hamal sandıkları çıkarıyordu. Yerleşme bitince mimar
Octave’ın temizlenişini bir baba gibi izledi. Sonra ayağa
kalktı:
- Şimdi, inip karımı görelim.
Üçüncü kattaki dairelerine gelindiğinde esmer, ince yapılı ve
fettan bir hizmetçi kız hanımının işi olduğunu bildirdi.
Campardon genç dostunu rahat ettirebilmek için ona daireyi
gezdirdi. Yaldızlı ve beyaz boyalı büyük salonun yanında
yeşile boyalı küçük bir salonu çalışma odasına dönüştürmüştü.
Yatak odasına giremediler; daha sonra girdikleri yemek odası
tümüyle ahşap döşeliydi. Octave hayran kalmıştı:
- Ah! Ne kadar zengin duruyor!
- Gerçekten öyle. Bu ev göze hoş gelecek biçimde yapılmış, ama
duvarları fazla kurcalamamak gerekiyor; on iki yıllık yapı,
şimdiden çatlaklar başlamış… Ama yine de sağlam sayılır,
bizi götürür.
Solda avluya bakan oda kızı Angele’in yatak odasıydı; bembeyaz
boyası bu kasım akşamında odaya bir mezar hüznü veriyordu.
Koridorun sonundaki mutfağı, her şeyi görmek gerekir diyerek
mutlaka göstermek istedi.
- Girin, dedi kapıyı iterek.
Mutfakta bir gürültü koptu. Soğuk olmasına karşın ardına kadar
açık olan pencerenin önünde esmer hizmetçi kız ve yaşlı,
şişman aşçı kadın vardı. İkisi de sırtları gerilmiş bir
biçimde avludan aşağı bağırıyorlardı. Dar avlunun
karanlığından yükselen kahkaha ve sövgü dolu bağırışlar onlara
yanıt veriyordu. Bu sanki bulaşık suyunun boca edilmesi gibi
bir şeydi; tüm apartmanın hizmetçileri içlerini
boşaltıyorlardı. Octave ana merdivenin saygın havasını
anımsadı.
İki kadın bir önseziyle geri döndüler. Efendilerini bir beyle
birlikte karşılarında görünce donakaldılar. Hafif bir ıslık
sesi üzerine avludaki tüm pencereler birer birer kapandı ve o
ölüm sessizliği geri geldi.
- Nedir bu, Lisa? diye sordu Campardon.
- Ah efendim, dedi hizmetçi kız, yine pasaklı Adele
penceresinden aşağı hayvan barsakları atmış. Efendim Mösyö
Josserand’a iki çift laf etse iyi olur.
Campardon bu işe karışmak istemediğinden ciddi bir yüzle geri
çıktı. Çalışma odasına döndüklerinde Octave’a yaptığı
açıklamaları sürdürdü:
- İşte gördüğünüz gibi, her katta aynı yerleşim düzeni
yineleniyor. Ben üçüncü katta olduğum halde iki bin beş yüz
frank kira ödüyorum. Kiralar her geçen gün artıyor… Mösyö
Vabre bu apartmandan en az yirmi iki bin frank kira alıyordur.
Daha da artacağı söyleniyor, çünkü Borsa Alanı’ndan Opera’ya
yeni bir cadde açılacağı söyleniyor. Şu işe bakın, on iki yıl
önceki yangından ucuza kapattığı arsaya yaptığı bu yapının
böyle değerleneceğini kim bilebilirdi ki?
Çalışma odasındaki resim masasının üzerinde Octave küçük bir
Meryem Ana yontusu gördü. Şaşkınlığını gizleyemeden
Campardon’a baktı, çünkü onu Plassans’da dine pek önem
vermediği günlerinden tanıyordu. Ah! Size söylememiştim, dedi
Campardon hafifçe kızararak. Evreux Bölgesi kiliselerinin
resmi mimarlığına atandım. Fazla bir şey değil, yılda iki bin
frank kadar bir şey getiriyor işte. Arada bir oraya kadar
gitmek gerekiyor. Ama bizim işimizde insan kartvizitine kilise
mimarı yazdırabilirse iyi oluyor. Yüksek sosyetede aldığım
işleri bir bilseniz.
Konuşurken Meryem Ana yontusuna bakıyordu.
- Aslında bu din işleri benim umurumda değil! diye söylendi.
Fakat Octave’ın güldüğünü görünce endişelendi. Bu genç adama
niye açık konuşuyordu ki? Ciddi bir sesle cümlesini düzeltmeye
çalıştı:
- Umurumda veya değil… ah, azizim, siz de buralarda biraz
yaşayınca herkes gibi davranacaksınız.
Böylece kırk iki yaşından, yaşamın boşluğundan söz ederek
şişman karnıyla çelişkili bir karaduygu havasına büründü. IV.
Henri gibi sakal traşı ve dağınık saçlarıyla vermeye çalıştığı
sanatçı havasının gerisinde zekası kısıtlı, iştahı büyük bir
kentsoylunun köşeli çenesi göze batıyordu.
Octave’ın gözleri planların arasında bir Gazette de France (*)
gazetesine takıldı. Daha da zor durumda kalan Campardon zile
basıp hizmetçi kızı çağırdı, madamın hazır olup olmadığını
sordu. Evet, doktor gitmek üzereydi, madam birazdan içeri
gelecekti.
- Madam Campardon hasta mı? diye sordu genç adam.
- Hayır, her zamanki hali, diye sıkıntılı bir sesle yanıtladı
mimar.
- Ah! Nesi var?
Campardon sıkıntısını atamıyordu; doğrudan yanıt vermedi:
- Kadınları bilirsiniz, her zaman bir yerleri hastadır… On
üç yıldır, düşük yaptığından beri böyle… Bunun dışında
sağlığı iyi. Hatta onu biraz şişmanlamış bulacaksınız.
Octave üstelemedi. Tam o sırada Lisa elinde bir kartvizitle
geliyordu; mimar genç adamdan özür dileyerek karısıyla sohbet
etmesini istedi ve salona doğru seğirtti. Octave salon
kapısının bir anlık açılıp kapanması arasında bir papaz
cüppesi gördü.
Aynı anda Madam Campardon içeri girdi. Octave onu tanıyamadı.
Çocukken Plassans’da Yol ve Köprü İşleri müfettişi Mösyö
Domergue’in kızı o zamanlar yirmi yaşında olmasına karşın
ergenlikten çıkmamış gibi zayıf ve çirkindi; şimdi dolgun
vücutlu, beyaz tenli, gözlerinde obur bir kedinin bakışları
olan bu kadın, pek güzel olamamıştı ama otuz yaşının olgunluğu
ona bir güz meyvesinin baygın güzelliğini veriyordu. Genç adam
onun yürürken zorluk çektiğini fark etti.
- Ah! koca adam olmuşsunuz, dedi Madam Campardon iki elini
uzatarak. Son ziyaretimizden bu yana ne kadar boy atmışsınız!
Uzun boylu, bıyıklı ve sakalı bakımlı bu genç adama yaşını
sorup yirmi iki yaşında olduğunu öğrenince, yirmi beşinde
gösterdiğini söyleyerek karşı çıktı. En basit bir hizmetçi
bile olsa, bir kadının karşısında olmaktan mutluluk duyan genç
adam dudaklarında bir gülümseme, kadife tatlılığında
bakışlarıyla onu okşuyordu.
- Ah! Evet, çok büyüdüm… Anımsıyor musunuz, kuzininiz
Gasparine bana bilya alırdı?
Sonra ona Plassans’taki anne ve babasından haberler iletti.
Bay ve Bayan Domergue emekli olup çekildikleri evde
mutluydular; ama yalnızlıktan yakınıyorlardı. Bir inşaat işi
için Plassans’a gelen Campardon’un küçük Rose’u alıp
götürmesini hâlâ bağışlamamışlardı. Sonra genç adam sözü kuzin
Gasparine’e getirdi, çünkü ergenlik çağındaki bir merakını
gidermek istiyordu: O zamanlar mimar Campardon güzel ve uzun
boylu Gasparine’e deli gibi aşıktı, sonra birden otuz bin
franklık çeyizi olan sıska Rose ile evlenmişti. Kavgalar,
gözyaşları ve diğer kızın Paris’teki terzi halasına kaçışı…
Fakat pembe yanaklı ve sakin Madam Campardon anlamamış
gibiydi; genç adam bir şey öğrenemedi.
- Ya sizinkiler? diye sordu kadın. Bay ve Bayan Mouret
nasıllar?
- Çok iyiler, teşekkür ederim. Annem artık bahçesinden
çıkmıyor. Banne Sokağı’ndaki ev aynen bıraktığınız gibi.
Madam Campardon ayakta durmaktan hemen yorulup bir divana
oturdu, geceliğinin içinden ayaklarını uzattı. Octave alçak
bir tabure alıp onun yanına oturdu. Konuşurken bakışlarını
hayranlıkla onun yüzüne kaldırıyordu. Kadınların ruhuna
işlemesini bilen bu genç adam on dakika sonra onunla eski dost
gibi sohbet ediyordu.
- İşte sizin yanınızda pansiyoner gibi oldum. Göreceksiniz,
iyi anlaşacağız… Plassant’taki bu küçük çocuğu anımsayıp
onunla ilgilenmeniz ne kadar güzel.
- Hayır, bana teşekkür etmeyin. Ben yerimden kımıldamayacak
kadar tembelim. Her şeyi Achille halletti. Zaten annemin sizin
Paris’e gelip bir pansiyonda kalmak istediğinizi yazması
yeterliydi.Yabancıların yanında niye kalacakmışsınız? Hem bize
de arkadaşlık edersiniz.
Octave işlerinden söz etti. Ailesinin hatırı için lise
diploması aldıktan sonra, Marsilya’da üç yıl bir tuhafiye
mağazasında gezici eleman olarak çalışmıştı. Ticaret onu
çekiyordu; kadınlara lüks kumaşlar satmak sanki onları baştan
çıkarmak gibiydi; hayran bakışlar, gönül alıcı sözler…
Sonra, Paris’e gelebilmesini sağlayan o beşbin frankı nasıl
kazandığını kahkahalarla anlattı.
- Mağazada bir giysilik Hint kumaşı vardı, eski bir desen,
harika motifler. İki yıldır depoda tutuyorlardı. Aşağı
Alpler’i dolaşacağım sırada tümünü kendi hesabıma yanıma
aldım. Oh! bir tutuldu, bir tutuldu! Kadınlar topları
kapışıyorlardı; bugün o bölgede benim Hint kumaşımdan giysisi
olmayan kadına raslayamazsınız. Doğrusu ben de onları
çekmesini biliyordum; hepsi de ben ne dersem yapacak hale
gelmişlerdi.
O gülerken Madam Campardon bu Hint kumaşını düşünüyor ve
ayrıntıları soruyordu. Kırmızı bir zemin üstünde küçük
çiçekleri var mıydı? Yazlık bir giysi için bu kumaşı o kadar
aramıştı ki…
- İki yıl dolaştım, dedi genç adam. Artık yeter, Paris’i
fethetmeye geldim. Hemen bir iş arayacağım.
- Nasıl?! diye atıldı kadın. Achille size söylemedi mi? Size
iş buldu bile, hem de burada iki sokak ötede.
Genç adam teşekkürler ediyor, abartılı bir şaşkınlık içinde
işi şakaya alıyor, belki de akşama odasında yüz bin franklık
bir desteyle bir de eş olup olmayacağını soruyordu. O sırada
on dört yaşlarında, uzun boylu ve çirkin, sarışın bir kız
çocuğu odaya girdi. Ürkek bir biçimde geri çıkmak istedi.
- Gel, korkma, dedi Madam Campardon. Bu bay daha önce sözünü
ettiğimiz Mösyö Octave Mouret.
Sonra genç adama döndü:
- Kızım Angele… Son ziyaretimizde onu götürmemiştik, çünkü
çok narindi. Ama şimdi iyileşiyor.
Angele, ergenlik çağındaki kızların somurtkan haliyle gelip
annesinin yanına sokuldu. Arada bir yan gözle, kendisine
gülümseyen adama bakıyordu. Bu arada Campardon geri geldi.
Neşeliydi ve heyecandan yanakları parlıyordu. Kopuk birkaç
cümleyle karısına mutlu raslantıyı anlattı: Saint-Roch
kilisesinden Rahip Mauduit gelmişti. Ufak bir onarım
istiyordu, ama daha büyük işler için iyi bir fırsattı. Sonra,
bunları Octave’ın önünde anlatmış olmanın sıkıntısıyla
ellerini çırptı:
- Pekâlâ! Ne yapıyoruz şimdi?
- Ama siz çıkıyordunuz, dedi Octave. Sizi alıkoymak istemem.
- Achille, diye mırıldandı Madam Campardon, şu işten söz
etsene, Hedouin’in mağazasındaki…
- Ah! unutuyordum, tabii… Azizim, bir tuhafiyecide baş
tezgahtarlık işi var. Tanıdığım önemli biri sizin için
konuştu. Sizi bekliyorlar. Saat daha dört olmadı, isterseniz
sizi götüreyim, bir konuşun.
Octave kravatsız olduğunu düşünerek karar veremiyordu. Ama
Madam Campardon giyiminin uygun olduğunu söyleyince kabul
etti. Kapıda genç kadının yorgun bir biçimde uzattığı yanağını
öpen kocası ‘’Hoşçakal tatlım… Hoşçakal bir tanem…'’ diye
mırıldandı. Şapkalarını alırken genç kadın akşam yemeğini saat
yedide yiyeceklerini anımsattı.
Onları izleyen Angele yan odada bekleyen piyano hocasının
yanına girdi. Onun sert bir vuruşuyla çınlayan piyano sesi
merdivenlere yayıldı. İki adam merdivenleri inerken her katta
dairelerden piyano sesleri geliyordu.
Sokakta Campardon bir süre düşünceli düşünceli yürüdü. Sonra,
orada aklına gelmiş gibi sordu:
- Matmazel Gasparine’i anımsıyor musunuz? Şimdi Hedouin
mağazasında birinci kız olarak çalışıyor. Onu da görmüş
olursunuz.
Octave merakını giderme zamanı geldiğini düşündü:
- Ah! O da sizde mi kalıyor?
- Hayır, hayır! dedi şiddetle mimar gücenmiş gibi.
Sonra genç adamın bu çıkıştan şaşırdığını görünce sesini
yumuşattı:
- Hayır, karım onunla artık görüşmüyor. Bilirsiniz, ailelerde
böyle şeyler… Ben ona rasladım ve tabii elimi kaçıramazdım,
değil mi? Zaten zavallı kız zor geçiniyor. Böylece iki kadın
haberlerini benden alıyorlar. Bu aile kavgalarında işi zamana
bırakmak gerek.
Octave onu evliliği konusunda sıkıştırmak istiyordu ki mimar
sözünü kesti:
- İşte geldik!
Mağaza Neuve-Saint-Augustin ile Michodiere sokaklarının
kesiştiği yerdeydi. Giriş katındaki iki pencere arasındaki
tabelada büyük yaldızlı harflerle Au bonheur des dames, 1822
yazılıydı. Vitrin camları üzerinde de kırmızı renkli harflerle
sahiplerinin adları yazılmıştı: Deleuze, Hedouin ve Ort.
Campardon açıkladı:
- Pek modern sayılmaz, ama dürüst ve saygın bir mağazadır.
Eski bir tezgahtar olan Mösyö Hedouin, Deleuze kardeşlerden
büyüğünün kızıyla evlendi. Kayınpeder iki yıl önce ölünce
mağazayı şimdi genç çiftle yaşlı amca Deleuze yönetiyor. Madam
Hedouin’i görmelisiniz, gerçek bir işkadını. Girelim.
Mösyö Hedouin alım için Lille’de bulunduğundan, onları Madam
Hedouin karşıladı. Kulağının arkasında bir kalemle ayakta iki
tezgahtara buyruklar yağdırıyordu. Siyah giysisinin üzerinde
beyaz bir yaka ve kısa bir erkek kravatı taşıyan kadın
Octave’a o kadar uzun boylu ve güzel göründü ki her zaman
rahat olan genç adam kekeledi. Her şey birkaç dakika içinde
halledildi.
- Pekâlâ! dedi Madam Hedouin her şeye alışık bir iş kadını
edasıyla, madem ki bugün serbestsiniz, mağazayı bir gezin.
Bir hademe çağırıp Octave’ın yanına kattı. Bu arada,
Campardon’un bir sorusu üzerine, Matmazel Gasparine’in iş için
dışarda olduğunu söyledikten sonra tezgahtarlara kısa
buyruklar vererek işini sürdürdü:
- Oraya değil, Alexandre… İpeklileri üste koyun. Bu aynı
marka değil, dikkat edin!
Campardon Octave’a akşam yemeği için uğrayacağını söyleyip
ayrıldı. Genç adam iki saat süreyle mağazayı gezdi. Burası pek
iyi aydınlatılmamış, mahzeninden kumaş topları taşan,
müşterilerin rahat gezemediği küçük bir yerdi. Birkaç kez
Madam Hedouin ile karşılaştı, ama kadın tüm dikkatini işine
vermiş olduğundan onu görmedi bile. Bu kadın tüm çalışanların
gözüne baktığı, beyaz ellerinin en ufak bir buyruğuna koştuğu
bir denge merkezi gibiydi. Octave onun kendisiyle bir daha
ilgilenmemesine kırılmıştı. Yediye çeyrek kala mahzenden
çıkarken ona Campardon’un birinci katta Matmazel Gasparine’le
olduğunu söylediler. Birinci katta bu kızın baktığı bir iç
çamaşırı bölümü vardı. Merdivenin başında karşılıklı yığılmış
kutuların arkasına geldiğinde genç adam durakladı: mimar
Gasparine’le ‘’sen'’li konuşuyordu.
- Sana ant içerim ki hayır! diye haykırdı Campardon, sesini
alçaltmayı unutarak.
Bir sessizlik oldu.
- Onun sağlığı nasıl? diye sordu genç kız.
- Nasıl olsun ki! Her zamanki gibi. Kah iyi, kah kötü. Artık
iyileşmeyeceğini, her şeyin bittiğini o da biliyor.
Gasparine üzülmüş gibiydi.
- Zavallı dostum, acınacak durumda olan sensin. Ama ne
yapalım, sen de kendi başının çaresine bakıyorsun… Ona,
hastalığına ne kadar üzüldüğümü söyle…
Campardon kadının sözlerini bitirmesini beklemeden omuzlarını
yakalayıp dudaklarından öpmeye başladı. Gaz sobalarının
ağırlaştırdığı bu alçak tavanlı yerde kadın bu öpüşlere
karşılık verirken mırıldanıyordu:
- Gelebilirsen, yarın sabah altıda… Yatak dinlenmesi
alacağım. Kapıyı üç kez vur.
Şaşkınlık içindeki Octave anlamaya başlamıştı. Öksürerek
ortaya çıktığında onu bir sürpriz daha bekliyordu. Gasparine
kuru bir dal gibi, kare şeklindeki çenesi ve sert saçlarıyla
çirkin biri olmuştu. Eski güzelliği yalnızca iri gözlerinde
kalmıştı. Nasıl ki sarışın Rose geç gelen güzelliğiyle onu
büyülemişse, kıskanç alın çizgileri, ateşli dudaklarıyla bu
kadın da onun içini alevlendirdi.
Tanışma sırasında Gasparine kibar ve uzaktı; Plassans’ı
anımsadığını söylemekle yetindi. Aşağı inerken Campardon’la
birlikte ikisinin elini sıktı. Kapıdan çıkarken Madam Hedouin
genç adama iki kelime söyledi:
- Yarın bekliyoruz.
Arabaların gürültüsü ve kalabalığın içinde genç adam Madam
Hedouin’in güzel ama sevimsiz olduğunu söylemeden edemedi.
Mağazaların gaz lambasıyla aydınlatılmış pencerelerinden soğuk
ve kara kaldırıma beyaz ışık kareleri düşüyordu. Neuve-Saint-
Augustin sokağını dönerken mimar küçük dükkanlardan birinin
önünde başıyla selam verdi.
İnce yapılı ve zarif bir kadın dükkanın kapısında durmuş, üç
yaşlarında küçük bir çocuğunu yola çıkmaması için elinden
tutuyordu. Kadın yanındaki dükkan sahibi olduğu belli olan gri
saçlı yaşlı bir kadınla konuşuyordu. Karanlıkta Octave kadının
yüz çizgilerini seçemedi, ama iki güzel göz bir an için ona
baktılar. Arkalarındaki dükkanın derinliklerinden rutubet ve
küf kokusu geliyordu.
- Bu bayan apartman sahibimizin küçük oğlu Theophile Vabre’ın
karısı Madam Valerie’dir, dedi Campardon. Size birinci katta
oturduklarını söylemiştim. Çok kibar bir kadın. Sokağın en
eskisi olan bu dükkanda doğup büyüdü; anne ve babası
Louhette’ler, hâlâ dükkanı işleterek geçinmeye çalışıyorlar.
Zamanında çok kazandılar, ama artık iş yapmıyor.
Octave vaktiyle bir top kumaşın tabela görevi yaptığı bu eski
Paris dükkanlarını anlayamıyordu. Dünyalar verseler böyle bir
mağara deliğinde yaşamayacağına ant içiyordu.
Konuşarak üçüncü kata çıktılar. Madam Campardon onları
bekliyordu. Gri ipek bir elbise giymiş, saçlarını yapmış, her
bakımdan özenli bir görünüm almıştı. Campardon iyi bir kocanın
heyecanıyla onu öptü:
- İyi akşamlar, tatlım…
Akşam yemeği çok güzel geçti. Madam Campardon önce Deleuze ve
Hedouinlerden söz etti: Tüm mahallenin saygı duyduğu bir
aileydi bu. Sonra konuşma, sandalyesinde dimdik oturarak
yemeğini yiyen Angele’e çevrildi. Annesi onu evde eğitiyordu,
bu daha emindi. Fazla bir şey söylemedi, ama göz kırpmasından
anlaşıldığı kadarıyla, yatılı okullarda kızlar kötü şeyler
öğrenebilirdi. O arada genç kız muziplik yaparak tabağını
çatalın üzerinde dengede tutmaya çalışıyordu. Servis yapmakta
olan Lisa ona çarpıp tabağı kırma tehlikesi geçirince bağırdı:
- Matmazel, doğru otursanıza!
Delice bir gülüş Angele’in yüzünde bir an görünüp kayboldu.
Madam Campardon başını sallamakla yetindi; sonra, Lisa tatlı
getirmeye gittiğinde onu övdü: Çok akıllı, çalışkan, başının
çaresine bakmasını bilen bir Paris kızı. Örneğin, aşçı kız
Victoire olmasa da olurdu, çünkü pasaklıydı; ama yaşlı olduğu
ve kayınbabasının evinden geldiği için onu tutuyorlardı.
Sonra, hizmetçi kız elinde elma tabağıyla gelirken Madam
Campardon Octave’ın kulağına eğildi:
- Çok namusludur; henüz bir ayıbını görmedim. Ayda bir kez
uzakta oturan teyzesini görmek için izin alır.
Octave Lisa’ya bakıyordu. Sinirli, tahta göğüslü ve göz
kapakları morarmış olan bu kız anlaşılan teyzesinin evinde iyi
bayram ediyor olmalıydı. Ayrıca, Octave annenin eğitim
konusundaki görüşlerine katılıyordu: bir genç kızın yetişmesi
ağır bir sorumluluktu, sokağın soluğundan bile uzak
tutmalıydı. Bu arada Angele, tabak değiştirmek için yanında
eğilen Lisa’nın her defasında bacaklarını çimdikliyordu. İkisi
de göz kırpmadan bu oyunu sürdürüyorlardı.
- Bence insan kendi gözünde iffetli olmalı, diyordu mimar. Ben
bir sanatçıyım, başkalarının düşüncesine aldırmam.
Yemekten sonra gece yarısına kadar salonda oturuldu. Madam
Campardon yorgun görünüyordu; yavaş yavaş kanapeye uzanıp
kendinden geçer gibi oluyordu.
- Rahatsız mısın, tatlım? diye sordu kocası.
- Hayır, dedi kadın yarım bir sesle. Her zamanki ağrım.
Sonra kocasına bakıp yavaşça sordu:
- Onu gördün mü mağazada?
- Evet… Bana seni sordu.
Rose’un gözlerinde birkaç damla yaş vardı:
- Nasıl olsa o sağlıklı, tabii.
- Hadi, hadi, diye onu saçlarından öptü mimar; yalnız
olmadıklarını unutmuştu. Yine kendine zarar vereceksin. Benim
yine de seni sevdiğimi bilmiyor musun, tatlım?
Octave bu yakınlığa katılmamak için pencereye gitmişti; camda
Madam Campardon’un yansıyan yüzünü inceliyordu; bu kadın acaba
durumu biliyor muydu?
Sonra Octave onlara iyi geceler dileyip çıktı. Elindeki
kandille merdivenleri tırmanmak üzereyken bir giysi hışırtısı
işitti. Kibarlık gösterip yana çekildi. Dördüncü kattaki Madam
Josserand ve iki kızı bir çağrıdan dönüyor olmalıydılar.
Yanından geçerlerken şişman ve gösterişli anne onun yüzüne
dikkatle baktı. Büyük kız yanından ürkekçe uzaklaşırken,
küçüğü şaşkın bir gülüşle ona bakıyordu. Küçük yüzü, beyaz
teni ve sarıya çalan kahverengi saçlarıyla güzel bir kızdı bu.
Hareketleri genç bir gelin gibi kıvrak, tavırları özgürceydi.
Giysilerin etekleri sonunda gözden kayboldu ve kapıları
kapandı. Octave bir süre bu neşeli gözleri düşündü.
Sonra merdivenleri çıktı. Maun kapılar ardında iffetli yatak
odalarında uyuyan namuslu ailelerin sessizliği, bir gaz
lambasının aydınlattığı bu merdivenlere şimdi daha bir
saygınlık veriyordu. O ara bir gürültü duyup eğildi: Kapıcı
Mösyö Gourd son gaz lambasını da söndürmek üzereydi. Ve sonra
ev karanlığa gömüldü.
Ama Octave uzun süre uyuyamadı. Yeni gördüğü yüzler kafasında
dönüp duruyordu. Niçin Campardonlar ona bu kadar iyi
davranıyorlardı? Belki de daha sonra kızlarını ona vermek
istiyorlardı. Veya, kocası karısının neşesini geri getirmesi
için ona güveniyordu. Ya bu zavallı Rose’un hastalığı neydi?
Sonra düşünceleri daha da koyulaştı: Boş ve iri gözlerle bakan
komşusu Madam Pichon; siyah iş giysisi içinde dimdik ve ciddi
duran güzel Madam Hedouin; ateşli gözlerle ona bakan Madam
Valerie; küçük Matmazel Josserand’ın neşeli gülüşü. Ah,
Paris’te ne çok kadın vardı! Hep onun elinden tutup iş
yaşamında yardımcı olacak kadınlar düşlemişti; ama diğerleri
sürekli bu düşlemlere karışıyorlardı. Hangisini seçeceğini
bilemiyor, kibar tavırları altında yatan kadını küçümseyici
özyapısı iyice ortaya çıkıyordu. Sonunda sertçe doğrulup
yüksek sesle haykırdı:
- Beni rahat bırakmayacak mısınız? İlk hanginiz gelirse,
umurumda değil! İsterseniz hepiniz birden… Uyuyalım bakalım,
yarın görürüz.
Madam Josserand, iki kızıyla Rivoli Sokağındaki Madam
Dambreville’in çağrısından ayrılırken evin kapısını sertçe
çarpıp sokağa çıktı. İki saattir içinde tuttuğu öfkesini
boşaltmak üzereydi. Küçük kızı Berthe yine bir kocayı elinden
kaçırmıştı.
- Orada kazık gibi dikilip ne duruyorsunuz? Yürüyün bakalım!
Araba tutup iki frank harcayacağımı sanıyorsanız
yanılıyorsunuz. Büyük kızı Hortense mırıldandı:
- Bu çamurda giysilerimiz ne olacak? Ayakkabılarım yarını
göremezler.
- Yürü! Ayakkabı bulamazsan bütün gün yatarsın. Sizi gezdirmek
sanki pek işe yarıyordu!
Berthe ve Hortense başlarını eğip yürümeye koyuldular. İnce
giysi içinde titreyen omuzlarını çekip eteklerini yukarda
tutmaya çalışıyorlardı. Arkalarından gelen Madam Josserand
eski bir kürk giymişti. Her üçünün de şapkasız saçlarına
sardıkları danteller yoldan geçenlerin şaşkın bakışlarına
hedef oluyordu. Son üç kıştır buna benzer nice akşamlar, araba
tutmaya gücü yetmeden Paris’in dört bir yanına kızlarını
taşıyan annenin öfkesi, Madam Dambreville’i düşündükçe daha da
artıyordu.
- Bir de çöpçatanlık yapacakmış haspa! Nereden geldiği
bilinmeyen bir sürü herifi evine doldurmuş! Ah, zorunlu
olmasam gelir miyim? Bize hava atmak için son evlendirdiği
kızı gösteriyor. Ne örnek ama? Ayıbını örtmek için altı ay
manastıra kapatılan kıza beyaz gelinlik giydirecekmiş!
Palais-Royal Alanı’nı geçerken çiseleyen yağmur bozgunun
başlangıcı oldu. Çamur içinde durup geçen arabalara baktılar.
Fakat anne acımasızdı:
- Yürüyün! Neredeyse geldik sayılır, iki frank vermeye değmez.
Ya araba parası ödetiriz diye içerde kalan kardeşiniz Leon’a
ne demeli? Bu kadının evinden hiç çıkmıyor ki. Zaten evine
genç adamları dolduran, elli yaşını geçmiş bu kadının buralara
nasıl geldiğini biliyoruz. Yüksek bir hükümet görevlisi onun
işini halledip bir hiçken müdür yaptığı Dambreville’le
evlendirmemiş miydi?
Hortense ve Berthe onu duymuyor gibi yağmur altında
yürüyorlardı. Anneleri böyle durumlarda, onlara aşılamak
istediği görgü kurallarını unutup içini boşaltmaya
başladığında, sağır olmaları gerektiğini önceden
öğrenmişlerdi. Bir sokağı döndüklerinde Berthe bir çığlık
attı:
- Ah! topuğum çıktı. Artık daha fazla gidemem ben!
Madam Josserand gürledi:
- Sen yürü bakalım! Bak ben sızlanıyor muyum? Böyle bir havada
bu gece karanlığında benim bu sokaklarda ne işim var! Ah! Bari
herkes gibi bir babanız olsaydı. Ama hayır, beyefendi evde
kalıp rahatını düşünüyor. İşte size söylüyorum: artık bıktım!
Bundan sonra sizi babanız götürsün. Küçük düşürüldüğüm evlere
bir daha gitmeyeceğim. Ömrüm boyunca bir erkek beni aldattı,
hâlâ sıkıntısını çekiyorum. Ah Tanrım! Yeniden başlamak mümkün
olsaydı, onunla evlenmeyi kabul eder miydim?
Genç kızlar bir daha yakınmadan eve kadar yürüdüler. Kapının
önünde Madam Josserand’ı ikinci bir aşağılama bekliyordu. Aynı
sırada dönmekte olan Duveyrierlerin arabası önlerinden
geçerken üzerlerini çamur içinde bıraktı.
Yorgun ve öfkeli anayla iki kızı merdivende Octave’la
karşılaşmadan önce kendilerine çeki düzen verecek zamanı
bulmuşlardı. Ama kapıyı kapatır kapatmaz karanlıkta can
havliyle yemek odasına koştular. Küçük bir lambanın ışığında
Mösyö Josserand yazmaya çalışıyordu.
- Yine olmadı! diye bağırdı Madam Josserand bir iskemleye
çökerek.
Ve sert bir hareketle başındaki danteli söküp attı, siyah
kürkünü sandalyenin arkasına bıraktı. Siyah dekolte giysisinin
içinde hâlâ güzel omuzları ve dolgun bir vücudu olduğu
görülüyordu. Köşeli yüzü ve iri burnunda bayağılaşmamak için
kendini zor tutan bir kraliçenin trajik öfkesi vardı.
Bu şiddetli giriş karşısında Mösyö Josserand yalnızca ‘’Ah!'’
dedi. Bu iri omuzların ağırlığını ensesinde duyumsuyormuş gibi
endişeyle gözlerini kırpıyordu. Ancak evinde giyebildiği eski
bir redingotu vardı. Otuz beş yıllık memuriyetin
silikleştirdiği yüzünde feri sönmüş iri gözleriyle karısına
baktı. Sonra söyleyecek bir şey bulamadan ağarmış saçlarını
geriye itip çalışmasını sürdürdü.
- Ah! Demek anlamıyorsunuz! diye tiz bir sesle haykırdı Madam
Josserand. Size söylüyorum: bu, boşa giden dördüncü evlilik
denemesi!
- Evet, evet, dördüncü… diye mırıldandı yaşlı adam. Çok
yazık, çok yazık…
Ve karısının dehşet verici çıplaklığını görmemek için
kızlarına döndü. İki kız balo giysilerini çıkarmaya
uğraşıyorlardı. Fazla açık ve süslü giysileri birer kışkırtıcı
silah gibiydi. Sarı benizli Hortense, yüzünü bozan annesinin
burnu nedeniyle yirmi üç yaşında olmasına karşın yirmi
sekizinde gösteriyordu. Ondan iki yaş küçük olan Berthe bir
çocuk havasında, beyaz tenli ve alımlıydı.
- Bana bakın diyorum size! diye kocasına bağırdı Madam
Josserand. Hem şu lanet olası yazınızı bırakın, sinirime
dokunuyor!
- Fakat, karıcığım, resim yazıları dolduruyorum, biliyorsun.
- Ah! evet, bin tanesi üç franklık resim yazıları…
Kızlarınızı bu üç franklarla mı evlendirmeyi düşünüyorsunuz
siz?
Zayıf lamba ışığında masanın üzeri çizgi roman yapraklarıyla
doluydu. Mösyö Josserand haftalık dergiler çıkaran bir
yayınevi için bu çizgi romanların yazılı bölümlerini
dolduruyordu. Kasadarlık görevinden aldığı maaş yetmediği için
gecelerini bu nankör işi yaparak geçiriyor, geçim sıkıntısı
çektiklerinin öğrenileceği korkusuyla utanç duyuyordu.
- Üç frank üç franktır dedi yumuşak ve yorgun bir sesle. Bu üç
frank giysilerinize kurdele eklemeye veya salı günlerinizde
pasta ikram etmenize yardımcı olabilir.
Bu sözcükleri söylediğine pişman oldu, çünkü Madam
Josserand’ın en duyarlı olduğu noktaya basmıştı. Kadının
omuzlarına kan hücum etti; önce dehşetli bir yanıt verecek
gibi oldu, ama olağanüstü bir çabayla kendini tutup başını
salladı:
- Ah! Tanrım!… Ah! Tanrım!
Yaşlı adam yenilgiyi kabul ederek kalemini bıraktı ve iş
yerinden getirdiği le Temps gazetesini açtı. Karısı küçük
oğlunu sordu:
- Saturnin uyudu mu?
- Çoktan. Ayrıca Adele’i de gönderdim. Ya Leon, o da sizinle
Dambrevillelerde değil miydi?
- Evet, ama beyefendi neredeyse o kadının evinde sabahlayacak!
Yaşlı adam şaşırdı, safça ‘’Ah! öyle mi?'’ diye sordu.
Hortense ve Berthe yine sağır olmuşlardı. Madam Josserand
şimdi kocasıyla başka bir kavga peşindeydi: gazeteyi her sabah
geri götürmesini, dün yaptığı gibi ortalarda bırakmamasını
söylüyordu. Dünkü sayıda üstelik kızların görmemesi gereken
bir skandalın mahkeme haberi vardı.
- Hemen yatacak mıyız? diye sordu Hortense. Ben acıktım da…
- Ben de, ben de! dedi Berthe.
- Nasıl? Siz davette pastalardan yemediniz mi? Ah kafasızlar!
İnsan gittiği yerde yemez mi? Ben yedim.
Kızlar sızlanıp duruyordu. Başa çıkamayacağını anlayan kadın
onları mutfağa götürdü.
- Ah! burası leş gibi kokuyor, diye bağırdı Madam Josserand.
Bu sersem Adale’e kaç kez pencereyi açık bırakmasını söyledim.
Sabahları mutfak soğuk oluyormuş, hah! Şu pisliğe bakın: iki
haftadır tezgahı yıkamamış. İşte önceki günün bulaşığı da
duruyor. Şu eviyeye bir bakın!
Öfkeyle orayı burayı karıştırıyor, pudralı ve bilezikli
kollarıyla bulaşığı alt üst ediyordu. Etekleri yerdeki pisliği
süpürüyor, masa altlarındaki mutfak eşyalarına takılıyordu.
Eğrilmiş bir bıçağı görünce tepesi attı:
- Yarın onu kovacağım!
- Neye yarar ki? dedi Hortense. Bize hizmetçi dayanmıyor;
biraz temizlik ve yemek yapmasını öğrenen kendiliğinden
kaçıyor. Bu kız üç aydır burada duran ilk hizmetçi.
Madam Josserand dudaklarını ısırdı. Gerçekten de,
Bretanya’daki köyünden gelmiş olan Adele, pasaklı ve aptal
olmasına karşın, bilgisizliğinden ve pisliğinden yararlanıp
onu aç bıraktıkları bu evde kalmayı sürdüren tek hizmetçiydi.
Şimdiye kadar yirmi kez, ekmeğin içinden çıkan bir tarak veya
yanık bir yemek yüzünden onu kovmaktan söz etmişler, ama her
defasında vazgeçmişlerdi. Çünkü hırsızlığı sabit hizmetçiler
bile ‘’şekerin sayıyla verildiği'’ bu eve gelmek
istemiyorlardı.
Bir dolabı karıştıran Berthe sonunda yüzünü buruşturdu:
- Yiyecek bir şey yok!
Masaya çiçek koyabilmek için ucuz et almayı marifet sayan
ailelerin bu sahte lüks mutfağında yaldızlı tabaklar, sapı
gümüş ekmek süpürgeleri, salata tabakları yıkanmış olarak
diziliydi, ama bir ekmek kırıntısı bile yoktu. Adele açlığını
bastırabilmek için sanki tabakların yaldızını solduracak kadar
inatla yıkamıştı.
- Tüm tavşanı yiyip bitirmiş! diye haykırdı Madam Josserand.
- Sahi öyle, dedi Hortense. Kuyruk kısmı kalmıştı… Hah!
buradaymış. Ben alıyorum. Soğuk ama ne yapalım?
Berthe bir yandan boşuna aranıp duruyordu. Sonunda annesinin
eski bir reçeli sulandırıp davetlerde şerbet olarak kullanmak
üzere hazırladığı şişeyi buldu. Yarım bir bardak doldurdu:
- Ben de buna ekmek batırıp yerim, ne yapalım!
Madam Josserand ona sertçe bakıyordu:
- Çekinme, buyur! Yarın konuklara ben ne ikram edeceğim,
bakalım?
Bu arada Adele’in yeni bir suçunu yakalamıştı. Masanın
üzerinde bir kitap fark etti:
- Ah! sersem kız! Yine Lamartine’imi mutfağa getirmiş!
Masadan Jocelyn (*) adlı kitabı aldı, sanki kirlenmiş gibi
sildi. Bu sırada kızlar kalan bir ekmek dilimini
paylaşmışlardı. Madam Josserand mutfağa son bir göz atıp iri
kolları arasındaki kitabıyla salona döndü.
Bu arada Mösyö Josserand yine yazmaya başlamştı. Karısının
yatmaya gitmeden önce ona fazla kızmıyacağını umuyordu. Fakat
kadın onun yanındaki bir sandalyeye çöktü ve hiç konuşmadan
gözlerini ona dikti. Bu bakışı gören adamın elindeki kalem
titremeye başladı.
- Adele’in yarın için kaymak yapmasına siz engel oldunuz,
değil mi? diye konuştu sonunda Madam Josserand.
Adam şaşkınlıkla başını kaldırdı:
- Ben mi?
- Oh! Yine hayır diyeceksiniz tabii! Öyleyse, istediğim
kaymağı niye yapmadı?.. Siz de biliyorsunuz ki yarın,
davetimizden önce, Bachelard Dayı’nın doğum gününü
kutlayacağız. Kaymak olmazsa dondurma almamız gerekecek, beş
frankı sokağa atacağız.
Yaşlı adam karşı çıkmadı. Ama işine koyulmaya cesaret edemeden
kalemiyle oynamaya başladı.
- Yarın gidip Campardonları görmenizi istiyorum, diye sürdürdü
kadın. Onları akşama kesinlikle beklediğimizi söyleyeceksiniz.
Akrabaları olan genç adam bugün gelmiş. Onu da getirmelerini
söyleyin. Duydunuz mu, onun da gelmesini istiyorum.
- Hangi genç adam?
- Bir genç adam işte; size anlatması uzun sürer… Bana
söylediler. Ne yapalım, siz kızlarınızın sorumluluğunu benim
üzerime atıp çekildiniz, ben de elimden gelen her şeyi
deniyorum.
Bu düşünce onu daha da kızdırdı:
- Görüyorsunuz, kendimi tutuyorum. Ah! bıktım. Bir şey
söylemeyin yoksa kötü olur!
Adam hiçbir şey söylemedi, ama karısı yine de patladı.
- Artık yeter! İşte söylüyorum, bu yakınlarda sizi ve iki
sersem kızınızı ortada bırakıp gideceğim. Ben bu meteliksiz
yaşam için mi doğdum? Her gün kuruş saymak, bir çift çizmeyi
alamamak, dostlarımı uygun bir biçimde konuk edememek, hepsi
sizin yüzünüzden! Kafanızı oynatıp sinirimi bozmayın! Evet,
sizin yüzünüzden! Beni kandırdınız, bayım, alçakça
kandırdınız. Eğer bakamayacaksanız evlenmeseydiniz. O zamanlar
havanızdan geçilmiyordu! Yanında çalıştığınız Bernheimların
oğlu sizin arkadaşınız da oluyordu. Ama siz ne yaptınız?
Hiçbir şey! Şimdiye kadar onların ortağı olmanız gerekirdi. Bu
kristal fabrikasını şimdi Paris’te en büyük duruma siz
getirdiniz. Ama hâlâ bir kasadar, bir memursunuz. Sizde hiç
yürek var mı? Susun!
- Sekiz bin frank aylık alıyorum, diye usulca yanıtladı adam.
Bu kötü para değil.
- Ah! kötü para değilmiş! Otuz yıl hizmetten sonra, öyle mi?
Sizin emeğinizi çaldılar, siz hâlâ minnettarsınız. Ah, ben
olsam ne yapardım biliyor musunuz? Kasayı yirmi kere cebimde
dolaştırırdım! Oysa, bunun ne kadar kolay olduğunu evlenmeden
önce anlamıştım, hep söyleyip durdum. Ama bir parça akıllı ve
girişken olmak gerek, aptalca ayakta uyumakla olmaz.
- Ama… Beni dürüst olmakla mı suçluyorsun?
Kadın elindeki Lamartine’i sallayarak üzerine yürüdü:
- Dürüst mü dediniz? Önce bana karşı dürüst olun, beyefendi!
Diğerleri sonra gelir, değil mi? Zengin gibi görünüp genç bir
kızın hayallerini yıkmaya ne hakkınız vardı? Ah! Yeniden
başlamak mümkün olsaydı. Ah! ailenizi o zamanlar tanımış
olsaydım!
Kadın, barış düşünerek başlattığı bu tartışmada gittikçe
kızışıyordu.
- Git, yat, Eleonore, dedi adam. Saat biri geçti; inan bana bu
işi yarına bitirmeliyim. Ailemden söz etme, onlar sana bir şey
yapmadı.
- Ah! Demek aileniz pek kutsal, öyle mi? Babanızın Clermont’da
avukatlık yazıhanesini bir hizmetçiye kapılıp batırdığını
herkes biliyor. O yetmiş iki yaşında etek peşinde koşmasaydı,
siz şimdi kızlarınızı evlendirmiş olurdunuz. Ah! beni
kandıranlardan biri de o.
Mösyö Josserand sarardı. Titreyen sesi giderek yükseliyordu:
- Yine ailelerimizi karıştırma lütfen! Babanız sizin çeyiziniz
olarak söz verdiği otuz bin frankı hiç ödemedi ki.
- Hangi otuz bin frank?
- Bilmiyormuş gibi yapma. Babam bir delilik yapmış olabilir,
ama sizinki dürüst davranmadı. Onun vasiyetini hâlâ anlamış
değilim. Birtakım oyunlar sonunda Saint-Victor Sokağı’ndaki
yatılı okul kız kardeşinizin kocasına kaldı. Bizi şimdi
selamlamıyorlar bile… Dağ başında gibi soydular bizi.
Madam Josserand kocasının bu beklenmedik yanıtı karşısında
boğulacak gibiydi.
- Babacığıma söz söyleyemezsiniz! Kırk yıl şerefle eğitime
hizmet verdi. Kız kardeşim ve enişteme gelince, beni
kandırdıkları doğrudur. Ama bunu söylemek size düşmez, anlıyor
musunuz? Ben size bir subayla kaçan kız kardeşiniz Andelys’ten
söz ediyor muyum? Ah! Sizin taraf pek yamanmış doğrusu!
- O subayla evlendi, hanım. Ya sizin kardeşiniz Bachelard
Dayı’ya ne demeli? Ahlakı kıt bir adam.
- Ama siz ne söylüyorsunuz, Tanrı aşkına? Parası var,
encümende istediği gibi kazanıyor. Hem Berthe’in çeyiz
parasını ödemeye söz verdi. Hiç saygınız yok mu?
- Haa! Berthe’in çeyiz parası, öyle mi? Beş kuruş
vermeyeceğine, onun pis alışkanlıklarına boş yere katlanmış
olacağımıza bahse girer misiniz? O bu eve geldiğinde utanç
duyuyorum. Yalancı, zevk düşkünü, on beş yıldır spekülasyonla
para toplayan bu adam serveti önünde diz çöktüğümüzü görüyor;
her cumartesi beni bürosuna götürüp muhasebesini bedavaya
yaptırmaya utanmıyor. Hâlâ bir armağan getireceği günü
bekliyoruz.
Bir sessizlik oldu. Sonra adam, yarı çıplak karısına bakarak,
her şeyi göze almışçasına sürdürdü:
- Ayda sekiz bin frankla çok şey yapılır. Siz hep
yakınıyorsunuz. Ama yaşamınızı gelirinizin üstünde sürdürmeye
kalkmasaydınız. Davetler vermek, pastalar ve çaylar ikram
etmek bizim neyimize?
Kadın ona daha fazla süre tanımadı.
- Ah! bari beni bir hücreye kapasaydınız! İnsan içine çıplak
mı çıkacaktım? Ya kızlarınız? Kimseyle görüşmezlerse nasıl
evlenecekler? Kapımızda kuyruk bekliyorlar zaten… Bizi feda
edin bakalım, sizi nasıl yargılayacaklar?
- Hepimiz, hanımefendi, hepimiz feda edildik. Leon sırasını
kız kardeşlerine bıraktı; bizden umudu kesip kendi başının
çaresine bakıyor. Saturnin’e gelince, zavallı çocuk, daha
okuma yazma bilmiyor. Ben de hiçbir şey istemeden geceleri bu
işi yapıyorum ki…
- Peki niçin kız çocuk yaptınız, beyefendi? Onlara aldırdığım
eğitimi mi eleştiriyorsunuz? Sizin yerinizde başkası olsaydı,
Hortense’ın aldığı diplomayla övünürdü. Ya Berthe’in yeteneği?
Bu akşam piyanoda yine herkesten alkış aldı. Yaptığı yağlıboya
resmi yarın konuklara göstereceğim. Siz nasıl bir babasınız?
Elinizden gelse kızlarınızı inek otlatmaya gönderirsiniz!
- Haa, öyle mi? Berthe için bir çeyiz sigortası yaptırmıştım.
Ama siz, dördüncü taksitten sonra, parayı salonu döşemek için
harcadınız. Ödenen primleri de geri alabilmek için hâlâ
uğraşıyorsunuz.
- Elbette, çünkü bizi aç bırakıyorsunuz. Ah! kızlarınız evde
kalırlarsa nasıl pişman olursunuz.
- Ben mi pişman olacağım? Bu gülünç giysiler ve
çağrılarınızla, koca adaylarını asıl kaçıran sizsiniz!
Mösyö Josserand hiç bu kadar ileri gitmemişti. Madam Josserand
boğulacak gibi ‘’Ben, ben, gülünç ha!'’ diye haykırıyordu ki
kapı açıldı: Hortense ve Berthe gecelik ve sandallarıyla içeri
girdiler.
- Ah! odamız çok soğuk! diye söylendi Berthe titreyerek.
Burası hiç olmazsa biraz sıcak.
İki kız birer sandalye alarak ılık sobanın yanına oturdular.
Hortense bir elindeki tavşan kemiğini kemiriyor, Berthe
bardaktaki şurubu yalıyordu. Anne ve babası tartışma nedeniyle
onların girdiğini görmemiş gibiydiler.
- Gülünç ha! Ama artık değil, beyefendi! Bir daha onları
evlendirmek için parmağımı kımıldatırsam boynum kopsun! Bu işi
size bırakıyorum. Umarım benim kadar gülünç olmazsınız.
- Nasıl? Siz onları her yerde sergileyip saygınlıklarını
yaraladıktan sonra mı? İster evlendirin, ister evlendirmeyin,
umurumda değil.
- Benimse hiç umurumda değil, Mösyö Josserrand! Daha fazla
kızdırırsanız, ikisini de sokağa atarım. İşinize geliyorsa,
siz de onları izlersiniz, kapı orada. Ah! Tanrım! Ne rahat
ederdim?
Bu ateşli tartışmalara alışık olan kızlar sessizce
dinliyorlardı. Bir yandan ellerindekini yiyor, bir yandan da
geceliklerini sıyırıp omuzlarıyla ılık sobaya sürtünüyorlardı.
Açlığın verdiği oburlukları ve uykulu gözleriyle güzel bir
havaları vardı.
- Tartışmanıza hiç gerek yok, dedi Hortense. İkimiz de
kendimize koca bulacak kadar büyüğüz.
Bu girişten fırsat bulan baba işine koyulmak istedi: ama
başını masaya eğmiş, bir şey yazamayan titrek ellerini
seyrediyordu. Fakat yaralı bir kaplan gibi olan anne
Hortense’ın önünde dikildi:
- Eğer kendi hesabına konuşuyorsan sana söyleyeyim: Bu Verdier
denen adam seninle asla evlenmez.
- Bu benim işim, dedi güvenle genç kız.
Hortense, memur, tezgahtar, terzi gibi beş altı damat adayını
küçümseyip geri çevirdikten sonra, Dambrevillelerin evinde
tanıştığı kırk yaşında bir avukatta karar kılmıştı. Onun
geleceği parlak biri olduğunu düşünüyordu. Fakat Verdier on
beş yıldır metresiyle yaşıyor, oturduğu çevrede onu karısı
olarak tanıtıyordu. Hortense bunu biliyor, ama
endişelenmiyordu.
Babası masadan başını kaldırdı:
- Kızım, sana bu evliliği aklından çıkarmanı söylemiştim.
Adamın durumunu sen de biliyorsun.
- Ne olmuş yani? Verdier bana ondan ayrılacağına söz verdi. Bu
kadın aptalın biri zaten.
- Hortense, kızım, böyle konuşmamalısın. Bu adam yarın seni de
bırakmaz mı?
- Bu benim işim, dedi genç kız inatla.
Berthe karışmadan dinliyordu, çünkü her gün ablasıyla bu
konuyu tartıştığı için haberi vardı. Ayrıca babası gibi,
sokağa atılmasından söz edilen bu zavallı kadından yanaydı.
Fakat Madam Josserand söze karıştı:
- Ne olmuş yani? Bu tür kadınlar sonunda sokağa düşüyorlar.
Fakat Verdier’nin ondan ayrılacak iradesi yok. Seni oyalıyor,
kızım; yerinde olsam onu bir saniye beklemeden başka birine
bakardım.
Hortense’in yanakları kızardı ve sesi tizleşti:
- Anne, beni tanırsın. Onu istiyorum ve elde edeceğim. Yüz yıl
beklesem de başkasıyla evlenmem.
Annesi omuzlarını silkti:
- Başkalarına aptal diyene bak!
Genç kız ayağa fırladı:
- Üstüme gelme! Madem bizi evlendiremiyorsun, bırak da
bildiğimiz gibi yapalım. Ben yatmaya gidiyorum.
Hortense kapıyı çarpıp çıktı. Madam Josserand başı yukarda
kocasına döndü:
- İşte çocuklarınızı nasıl yetiştirdiğinizi görüyorsunuz!
Mösyö Josserand yanıt vermedi; yeniden yazabileceği zamanı
beklerken kalemini tırnağına sürtüp duruyordu. Berthe’in
acelesi yoktu, sırtını sobaya dönmüş, parmağıyla bardağı
karıştırıyordu.
- Ah! karşılığımı görüyorum, diye sürdürdü Madam Josserand.
Yirmi yıl bunları saygın birer hanım yapabilmek için saçımı
süpürge ettim, ama istediğim gibi biriyle evlenmeyi bana çok
görüyorlar. Ne istediler de almadık? Biraz eğitildikten sonra
havaları değişiyor, serüven düşkünü avukatlarla evlenmek
istiyorlar.
Kadın Berthe’in önüne gelmişti. Onu parmağıyla uyardı:
- Bana bak, sen de ablan gibi olursan, senden hesap sorarım!
Sonra yine odayı adımlamayı sürdürdü. Her zaman haklı olduğunu
sananlar gibi düşünceleri kopuk kopuk ve çelişkiliydi:
- Ne yapılması gerekiyorsa onu yaptım; yeniden başlasam yine
aynısını yapardım. Yaşamda yalnızca utananlar yitirir. Para
paradır; paran yoksa evinden çıkmazsın. Ben hep, yirmi kuruşum
varken, kırk kuruşum var dedim. Doğrusu budur: Kendini
acındıracağına imrendir. Eğitilmiş olmak yeterli değil,
giyimin düzgün değilse insanlar seni küçümser. Bu, yanlış ama
böyle… Hizmetçi elbisesi giyeceğime kirli roblar giyerim.
Bütün bir hafta patates ye, ama konuğun için tavuk alacak para
bulundur. Bunun tersini söyleyenler aptaldır!
Bu son tümceyi kocasına bakarak söylemişti. Yeni bir kavgayı
göze alamayan adam yüreksizlik örneği verdi:
- Bu doğru; artık yalnızca paraya önem veriliyor.
- Duydun mu? diye kızına döndü. Madam Josserand. Adımını doğru
at ve bizi sevindir… Bu akşamki adamı nasıl kaçırdın?
Berthe kendi sırasının geldiğini anlamıştı:
- Bilmiyorum, anne, diye mırıldandı.
- Yardımcı büro şefi, otuzunda yok, parlak bir geleceği var.
Böyleleri her ay maaşını tıkır tıkır alır… Yoksa, daha
önceki gibi, yine aptallık mı yaptın?
- Vallahi değil, anne. Belki de başkalarından durumumuzu
öğrenmiş olmalı.
-
Kategori: Eğitim