'Biyoloji' Kategorisindeki Yazılar
Vitamin nedir?
Vitaminler, sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan organik bileşiklerdir. Vitamin Latince yaşam anlamına gelen vita sözcüğünden kaynaklanır. Vitaminler yağda ve suda eriyenler olarak iki gruba ayrılır .Vitaminler, vücutta metabolik olayların normal bir şekilde meydana gelmesi ve sağlıklı durumun sürdürülmesi için gerekli olan ve besinler içinde ufak miktarlarda alınan maddelerdir. Vitaminler iki grupta toplanır :
Suda çözünen vitaminler: C ve B grubu vitaminleri (B1, B6 gibi)
Yağda çözünen vitaminler: A, D, E, K vitaminleri
A vitamini
Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır . Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldur. Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır(alfa karoten). Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümerlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz , kseroftalmi(göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür.
Bulunduğu Yiyecekler: Kayısı,kuşkonmaz,maydanoz,ıspanak, havuç,kereviz, marul, portakal, erik, domates
D vitamini
İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar .
Bulunduğu Yiyecekler: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş
E vitamini Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor Yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar . Fitol ve metil hidrokinon türevidir.. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbrek üstü bezi kabuğunda depolanır. A vitamini, doymamış yağ asitleri ve C vitamini gibi maddelerin oksidasyonunu önleyerek antioksidan özellik gösterir. Nükleik asitler ve değişik enzim sistemlerinin metabolizmasına katılır.E vitamini eksikliği ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur…
Bulunduğu Yiyecekler:Buğday, tohumlu besinler, soya fasülyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta
K vitamini
Karaciğere gelen Kvitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. Kvitamini takviyesi yanlızca kanamalı hastalarda verilir.
Bulunduğu Yiyecekler:Ispanak,kabak, marul, yeşil domates, yeşil biber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek
B1 vitamini
Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür.
Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt
B2 vitamini
Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur .
Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek
B3 vitamini
Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar.
Bulunduğu Yiyecekler: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma
B5 vitamini
Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur .
Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler
B6 vitamini
Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur .
Bulunduğu Yiyecekler: Karaciğer, böbrek, kırmızı et, balık, yumurta, ekmek, sebzeler
B11 vitamini
Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir .
Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz
B12 vitamini
Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur .
Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, yürek, böbrek, kırmızı et, tavuk, balık, süt, peynir, yumurta
C vitamini
Etkin biçimi L-askorbik asittir.C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmektir. Bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi )destek olur.Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. C vitamini turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydanozda, kabakta ,soğanda ve domateste bulunur.Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur.
Bulunduğu Yiyecekler:Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye
Sağlıklı yaşam için hangi besinler gereklidir?
Besinlerin dört ana öğesi olan proteinler, yağlar, karbonhidratlar ve yemek tuzu gibi makro besleyiciler saf olarak alındıklarında, yeterli miktarlarda vücuda girseler bile, sağlıklı durumun sürdürülmesini sağlayamazlar. Bunlarla birlikte vitaminlerin ve demir, çinko, bakır, iyod, krom, magnezyum, manganez, molibden, vanadyum, ve silisyum gibi esansiyel minerallerin de alınması gereklidir.
Vücudumuz için gerekli olan vitaminlerin tümünü besinlerden alabilir miyiz?
Evet. Karbonhidrat, protein ve yağ gibi ana besin öğelerini yeterli miktarda içeren besinlerle yapılan dengeli beslenme, bazı özel durumlar hariç vücudun günlük gereksinimine yetecek kadar vitamin sağlar. Ancak, günlük beslenmeniz sebzemeyve, hububat, süt ürünleri, et-yumurta gibi protein açısından zengin besinlerden herhangi birini içermiyor ya da az miktarda içeriyorsa, ihtiyacınız olan vitaminlerin tümünü besinlerden sağlanamayacağından vitamin takviyesi gerekir.
Besinler beklediğinde vitamin kaybına uğrarlar mı?
Besinler pişirme, saklama ve ısıtma sırasında vitamin kaybına uğrayabilirler. Besinler içindeki yağda çözünen vitaminler ısı hava ve ışıktan pek etkilenmezler. Tıamin (B1 vitamini), folik asid, pantotenik asid (B5 vitamini) ve özellikle askorbik asit (C vitamini) gibi suda çözünen vitaminler ise, besin maddelerinin kaynatma ve kızartılmaları sırasında kısmen parçalanırlar. Yemek suyunun atılması da, besinler içindeki suda-çözünen bir kısım vitaminlerin yitirilmesine neden olur.
Oguz Orkun DOMA-Özgür Ekin FELEK
12 Temmuz 2007
VİRÜSLER
Çok küçük mikroorganizmalardır. Uzun süre bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. Meydana getirdiği hastalıklar hep bakterilerden bilinmiştir. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla ancak virüslerin farkına varılmıştır.
İlk olarak tütün bitkisinin yapraklarında hastalık meydana getiren virüs bulunmuştur. Daha önce tütnlerde bu hastalığın bakteriler tarafından meydana getirildiği sanılıyordu, fakat incelemelerin hiç birisinde bakteriye rastlanmıyordu. Hasta tütün yapraklarından elde edilen özütün elektron mikroskobuyla incelenmesinden sonra hastalığın bakteri dışında yeni bir mikroorganizma tarafından meydana getirildiği görüldü. Bu mikroorganizmalarda daha önce hiç rastlanılmayan ve bilinmeyen bir yapı ortaya çıktı. Normal hücre yapısına bemzemeyen virüslerde sadece dış tarafında bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asit vardı. Bunların dışında stoplazma, organel gibi yapılar bulunmuyordu. Bu yapıda onların zorunlu parazit yaşamalarını gerektiriyordu.
Evet, bir virüsün yapısı sadece dışta bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asitten meydana gelir. Herhangi bir organeli ve enzimleri olmadığı için normal bir hücre gigi yaşamlarını sürdürebilmeleri olanaksızdır. Yaşamsal faliyet (üreme gibi) gösterebilmek için mutlaka canlı bir hücreye girmeleri gerekir. Hücre dışında ise kristal halde bulunurlar. Bu yüzden bilim adamları tarafından cansızlık ile canlılık arasında geçiş formu olarak kabul edilirler.
Virüsler küre, çubuk ve elips şeklinde olabilirler. Bulundurdukları nükleik asit tek çeşittir. Yani ya sadece DNA yada sadece RNA bulundururlar. Aynı zamanda çok ta spesifiktirler. Sadece belirli hücrelere girerler. Bir kuduz virüsü sadece beyin hücrelerine, uçuk virüsü sadece ağız civarındaki epitel doku hücrelerine bir bakteriyofaj sadece belirli bakteri türlerine, AIDS virüsü sadece kandaki akyuvar hücrelerine gibi.
Virüs hücreye tutunduğunda ilk önce hücrenin zarını eritir. Dha sonra bu delikten içeriye kendi nükleik asitini akıtır. Hücreye giren virüs nükleik asiti derhal yönetimi ele geçirerek hücreyi kendi hesabına çalıştırmaya başlar. İlk önce kendi nükleik asitlerinin kopyalarını arkasından da protein kılıflarını sentezlettirir. Daha sonra bunları birleştirerek yüzlerce virüs oluşmasını sağlar. Hücre içerisindeki virüsler hücreyi patlatarak dışarı çıkar ve yeni hücrelere saldırırlar. Yapılarından dolayı ve hücre içerisinde bulunduklarından antibiyotik türü ilaçlardan etkilenmezler.
BAKTERİLER
GENEL ÖZELLİKLERİ
Monera alemini oluşturan prokaryot canlıların en yaygın ve en çok bilinen grubu bakterilerdir. O kadar yaygındır ki bugün dünyamızda bakterinin bulunmadığı yer yoktur diyebiliriz. En çok organik atıkların bol bulunduğu yerlerde ve sularda yaşarlar. Bununla beraber, -90 0C buzullar içinde ve +80 0C kaplıcalarda yaşayabilen bakteri türleri de vardır. Hava ile ve su damlacıkları ile çok uzak mesafelere taşınabilirler. Deneysel olarak ilk defa 17. yüzyılda bakterileri gözleyebilen ve onların şekillerini açıklayan Antoni Van Lövenhuk olmuştur. Bakteriler bütün hayatsal olayların gerçekleştiği en basit canlılardır. Hepsi mikroskobik ve tek hücrelidirler. Büyüklükleri normal ökaryotik hücrelerin mitokondrileri kadardır.
HÜCRE YAPISI
Prokaryot olduklarındanzarla çevrili çekirdek, mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum, golgi gibi organelleri yoktur. Ribozom bütün bakterilerin temel organelidir. DNA, RNA, canlı hücre zarı ve stoplazmayine bütün bakterilerintemel yapısını oluşturur. Bunlara ek olarak bütün bakterilerde hücre, cansız bir çeperle (murein) sarılıdır. Çeperin yapısı, bitki hücrelerinin çeperinden farklıdır. Selüloz ihtiva etmez.
Bazı bakterilerde hücre çeperinin dışında kapsül bulunur. Kapsül bakterinin dirençliliğini ve hastalık yapabilme (patojen olma) özelliğini artırır.
GENEL BİR BAKTERİ ŞEKLİ
Bazı bakteriler kamçılarıyla aktif hareket edebilirken, bazıları kamçıları olmadığı için ancak bulundukları oetamla beraber pasif hareket edebilirler.
buna göre bakteriler, kamçısız, tek kamçılı, bir demet kamçılı, iki demet kamçılı ve çok kamçılı olarak gruplandırılır. Bazı bakteriler “mezozom” denilen zar kıvrımları bulundurur. Burada oksijenli solunum enzimleri (ETS enzimleri) vardır. Oksijenli solunum yapan, ancak mezozomu bulunmayan bakterilerde ise solunum zinciri enzimleri hücre zarına tutunmuş olarak bulunur. bakterilerde genel yapının % 90′ı sudur. suda çözünmüş maddeler hücre zarından giriş-çıkış yaparlar. DNA’lar stoplazmaya serbest olarak dağılmıştır. Bakteriler ökaryot hücrelere göre daha çok ve daha küçük ribozom içerirler. bu sayede protein sentezleri çok hızlıdır.
Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları; şekilleri, kamçı durumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir.
ŞEKİLLERİ ve BOYANMALARI
Bakteriler ışık mikroskobunda bakıldığında başlıca şu şekillerde görülürler.
a. Çubuk şeklinde olanlar (Bacillus):Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır. Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir.
b. Yuvarlak olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürre ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir.
c. Spiral olanlar (Spirullum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlerde yerleşen Spiroketler bunlara örnektir.
d. Virgül şeklinde olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlıdırlar. Kolera bakterisi gibi.
Bakterilerin boyanmaları: Danimarkalı Bakteriyolog Gram tarafından geliştirilen boyalarla boyanan bakterilere Gram (+), boyanmayanlara ise Gram (-) bakteriler denir.
BAKTERİLERİN BESLENMELERİ
Bazı bakteriler ototrof olup, fotosentez veya kemosentez yaparlar. Çoğunluğu ise heterotrof olup, saprofit veya parazit yaşarlar.
a. Saprofit Bakteriler: Bakterilerin çoğunluğunu oluşturur. Besinlerini bulundukları ortamlardan hazır sıvılar olarak alırlar. Nemli, ıslak ve çürükler üzerinde yaşarlar. en çok amino asit, glikoz ve vitamin gibi besinleri ortamdan alırlar. Bu tür bakteriler dış ortama salgıladıkları enzimlerle bitki ve hayvan ölülerini daha basit organik maddelere parçalayarak onların çürümesini sağlarlar. Böylece hem toprağın humusunu artırırlar, hem de kendilerine besin sağlarlar. çürütme sonucu çeşitli kokular meydana gelir. Bu yüzden bu olaya kokuşmadenir. Bazı saprofit bakteriler, sütün yoğurt ve peynir olarak mayalanmasını sağlarlar.
Saprofitler, dünyada madde devrinin tamamlanmasında önemli rol oynadıklarından hayat için mutlaka gereklidir.
b. Parazit Bakteriler: Besinlerini cansız ortamdan değil de üzerinde yaşadıkları canlılardan temin ederler. Çünkü sindirim enzimleri yoktur. Bunların bazıları konak canlıya fazla zarar vermeden yaşayabilirler. Sadece onun besinlerine ortak olurlar. Kalın bağırsağımızdaki Escherichia coli bunun en iyi örneğidir. Bazı parazit bakteriler ise konak canlının ölümüne bile sebep olabilen hastalıklara yol açarlar. Bunlara Patojen Bakteriler denir. Patojenler ya toksin çıkararak ya da konak canlının enzim ve besinlerini kullanarak zarar verirler. toksinler ya dışarı atılır (Ekzotoksin), ya da Bakterinin içinde kalır (Endotoksin). İçinde kalan toksinler bakteriler ölünce zararlı hale geçerler. Canlıların patojen bakterilere ve toksinlerine karşı oluşturdukları savunmaya “Bağışıklık” denir. Parazit bakterilerinin üremeleri oldukça hızlıdır.
c. Fotosentetik Bakateriler: Stoplazmalarında serbest klorofil taşırlar. Fotosentezlerinde elektron kaynağı olarak H2O yerine H2S ve H2 kullanırlar.
CO2 + H2O ——> Besin + O2 (Mavi-yeşil algler) CO2 + H2S ——> Besin + S + H2O (Kükürt bakterileri) CO2 + H2 ——> Besin + H2O (Hidrojen Bakterileri)
d. Kemosentetik Bakteriler
Bu bakteriler de madde devrinde çok önemlidirler. Bazı inorganik maddeleri oksitleyerek onları zararsız hale getirirler. oluşan maddeler ise bitkilerce mineral tuzlar olarak lullanılır. bu oksitlem sonucunda açığa kimyasal enerji çıkar. Bu enerjiyle de CO2 indirgemesi yaparakbesinlerini sentezlerler. ışık ve klorofil gerekli değildir. Oksijen kullanılır. Kemosentetik bakteriler en çok azotlu, kükürtlü, demirli maddeleri oksitlerler.
NH3 + O2 ———> HNO2 + H2O + Kalori (Nitrosomanas)
HNO2 + O2 ———> HNO3 + Kalori (Nitrobacter)
H2S + O2 ———> H2O + S + Kalori (Kükürt Bakterileri
FeCO3 + O2 + H2O ———> Fe(OH)3 + CO2 + Kalori (Demir Bakterileri)
N2 + O2 ———> NO2 + Kalori (Azot bakterileri)
Kemosentez sonucu:
Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılmış, Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulmuş, Kimyasal enerji kazanılmış Organik besin sentezlenmiş olmaktadır.
BAKTERİLERİN SOLUNUMLARI
a. Anaerob Bakteriler
Bakteriler organik besinleriparçalayarak enerjilerini elde ederken genellikle oksijen kullanmazlar. Bunlar havasız yerlerde de yaşayarak çoğalırlar. ( Konservelerde olduğu gibi) Bunlardan bazıları oksijenin olduğu yerde hiç gelişemezler. Örnek: Clastrodium tetani (Tetanoz bakterisi)
b. Aerob Bakteriler
Bazı bakteri grupları (Escherichia coi, Zatürre ve Yoğurt Bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir. Örnek: Azot Bakterileri.
c. Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar
Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara “Geçici Aerob” denir. Normal solunum şkli aerob olanlar ise havasız kalınca fermentasyona başvururlar. Bunlara “Geçici Anaerob” denir.
BAKTERİLERİN ÜREMELERİ
a. Bölünerek Çoğalma
Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Böylece geometrik olarak artmaya başlarlar. ancak bu artış sürekli değildir. Çünkü zamanla ortam sıcaklığı artar, asitler ve CO2 birikir, besin maddeleri tükenir. Bunlar bakteriler için öldürücü doza ulaşınca geometrik artış bozulur. belli değerden sonra artış yerine azalma görülür. Böylece bakteri populasyonları da dengelenmiş olur.
bölünmekte olan bakteriler
Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir.
b. Sporlanma
Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir stoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir.
Endosorlarda metabolik faliyetler minumum seviyededir. bu şekilde uzun yıllar yaşayabilirler. olumsuz şartlar olan yüksek ısıdan, kuraklıktan, donmadan ve besinsizlikten etkilenmezler. 60 yıl canlı kalan bakteri sporları tespit edilmiştir. Normal bakteri hücrelerinin tamamı 100OC’de ölürken endosporlar ancak 120OC’de 15-20 dakika kalırsa ölürler. Soğuk ortamlarda da aynı oranda dayanıklıdırlar. Bazı türlerde bir bakteriden birden çok endospor meydana gelebilir.
spor oluşturmuş bir bakteri
c. Eşeyli Üreme (Kojugasyon)
bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartlarıda endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlarauyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe ise Kalıtsal Varyasyon denir.
bakterilerde konjugasyonla üreme
Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü olştururlar. bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet olşumu ve döllenme yoktur.
Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur.
12 Temmuz 2007
Günlük Ritim
İnsanların tüm fizyolojik fonksiyonları, günün 24 saati boyunca ritmik değişiklikler gösterirler. Günlük ritim (Circadian Rythm) olarak bilinen fonksiyonel aktivite değişikliklerine göre, sabah saat 04:00 civarında; vücut ısısı, merkezi sinir sisteminin uyanıklığı, hormon salgıları ve benzeri beden fonksiyonları en düşük düzeylerine inerler. Bu saatlerden itibaren, bütün fonksiyonel aktivitelerdeki artış akşam saatlerine kadar devam eder. Akşam 20:00 civarında en yüksek düzeyine erişen bu fonksiyonlarda bir düşüş başlar ve fonksiyonlar yeniden en düşük düzeylerine erişirler. Akşam saatlerinde, günlük ritim düşüşü başlığında giderek artan bir uyku gereksinimi ortaya çıkar ve gece saatlerinde insan bedeni iyi bir uyku ile dinlendirilmelidir. Günlük ritmi en iyi temsil eden değişiklik metabolizmada ve buna bağlı olarak beden iç ısında görülür. Nitekim, beden iç ısısı en düşük düzeyinden başlayarak 2,5 0C kadar yükselir.
Gece Çalışmalarının Etkisi
Gece vardiyası olarak bilinen, gece çalışmalarında insan bedeninin biyolojik ritmi zorlanır ve zorunlu olarak birtakım değişiklikler geçirir. Bu değişiklikler, her insanda farklı sürelerde gerçekleşir. Gündüz vardiyasından geceye yada gece vardiyasından gündüze geçen işgörenlerde, yeterli bir günlük ritim uyumu yaklaşık 4-5 günde oluşur. Bazı işgörenlerde bu değişiklik daha uzun sürer ve ağır bir uyum stresi içinde kalırlar. Genelde, gece vardiyasından gündüze geçiş daha kolaydır. Uyumsuzluk gösteren işgörenlerin en önemli sorunu uyku saatlerindeki değişmedir. Gece uyumayan bu insanlar, gündüzleri de eski alışkanlıkları ile uyanık kalırlar yada düzensiz bir şekilde uyuyarak, gerektiği kadar dinlenemezler. Bu nedenle de iş verimleri de düşüktür. Verim düşüklülüğü bir vardiyadan diğerine geçiş ve uyum süreleri içinde daha da belirgindir. Ayrıca, yedi günü aşan gece vardiyalarından gündüze geçişte de önemli uyum zorlukları ortaya çıktığı saptanmıştır. Bu nedenle, gece vardiyalarının gerek mesai saatleri ve gerekse gün sayısı açısından kısa tutulması önerilir.
İnsanların günlük ritmi konusunda yapılan çalışmalarda, aşağıdaki bulgular ilgi çekmiştir.
Devamlı gece vardiyalarında, ilk dört hafta içinde verim gündüz vardiyasındaki verimin çok altındadır.
Bir gece vardiyasını izleyen gündüz vardiyalarında, işgörenlerin göreve gelmedikleri gün sayısı oldukça yüksektir.
İki haftalık gece vardiyalarında, işe gelmeme olayları, ikinci hafta giderek artmaktadır.
Gece vardiyası uygulamalarının süresi arttıkça, işe gelmeme olaylarında bir azalma görülmeye başlar. Örneğin dört haftalık gece vardiyalarında devamsızlık, iki haftalık vardiyalardan daha düşük orandadır.
Günlük ritim uyumu aktif iş şekillerinde daha çabuk oluşmaktadır.
Bir hafta süreli gece vardiyalarında sabah saat 04:00 saatlerindeki işlem hataları, gündüz vardiyalarına nazaran yüzde 100 daha fazla bulunmuştur.
Vardiya Seçenekleri
Vardiya çalışmalarına gereksinim duyulan işletmelerde, ne tip bir vardiya sisteminin seçileceğine karar verirken; biyolojik, teknik ve sosyal kriterler kullanılmaktadır. Bu konuda yapılan gözlemlerin sonuçları vardiya seçiminde yol gösterici olabilmektedir.
Biyolojik kriterlere göre vardiyalar, iki yada üç gün gibi kısa süreli yada en az dört hafta gibi uzun süreli olarak planlanmalıdır.
Teknolojik yaklaşımlarda, her işletmenin kendi gereksinimleri ve zorunlulukları dikkate alınmalıdır.
Sosyal gereksinimler kriterine göre vardiyalar, işgörenlerin sosyal yaşantısını tedirgin etmeyecek şekilde, kısa süreli yada kişinin içinde bulunduğu toplumun yerleşik kurallarına en uygun bir zamanlama olarak düşünülmelidir.
Kısa yada uzun vardiyalarda, biyolojik ritim etkisi hafta sonlarında bozulur. Uzun süreli vardiya sistemlerinde bu etki daha az bahsedilir.
Endüstrilerin çoğunda önerilen vardiya sistemleri genellikle, değişen ekiplerin çeşitli vardiyalarda çalışma günlerini en aza indirmeyi amaçlar. İler endüstrilerde geliştirilen vardiya sistemleri Tablo-1 de gösterilmektedir.
Tablo-1 Devamlı Değişen Vardiyalarda
Günler ve Ekipler
Pazar
Pazartesi
Salı
Çarşamba
Perşembe
Cuma
Cumartesi
Pazar
Pazartesi
Salı
2-2-2
2-2-3
2-3
Vardiya Saatleri
24 haftalık bir süre içinde dinlenme saatleri
0 = Dinlenme
2-2-2 sisteminde 21 defa 48 saat ve toplam 1008 saat
1 = 06:00 - 14::00
2-2-3 sisteminde 12 defa 48 saat
2 = 14:00 - 22:00
6 defa 72 saat ve toplam 1008 saat
3 = 22:00 - 16:00
2-3 sisteminde 16 defa 72 saat
8 defa 48 saat
8 defa 24 saat ve toplam 1728 saat
Devamlı vardiya sistemi ile çalışılan işletmelerde genellikle 2-2-3 sistemi tercih edilir. Bu sistemde her dört haftada bir 72 saatlik uzun dinlenme arasına rastlanmaktadır. Bu sistemin uygulandığı yerlerde, işçilerin genel sağlığında olumlu gelişmeler gözlemlenmiştir.
Gece vardiyası çalışmalarının insan organizmasına getirdiği yük ve ritim değişikliği sürecinde verim düşüklükleri gibi nedenlerle, vardiya sistemlerinin zorunlu olduğu işletmelerde bu çalışmaların yakından denetimi önerilmektedir. Özellikle yönetici kadrolarının, vardiya çalışanları ile birlikte olmaları ve onların bu zorunlu çalışmalarını paylaşarak, aynı özveriyi benimsemiş olmaları, işgörenlerin iş hevesini arttırarak verimliliği yükseltir.
Şüphesiz gece çalışanlara; ulaşım kolaylıkları, dinlenme aralarında sıcak servis ve kantin kolaylıkları gibi destek hizmetleri vermek de yararlı olacaktır.
Yorgunluk
Yorgunluk, belirli bir işi yada işlemi yapan insanın, fizyolojik nedenlerle, söz konusu iş daha fazla devam ettiremeyeceği ve psiko-somatik tükenme noktasına gelmesi şeklinde tarif edilebilir. Yorgunluk bazen, ölçülebilir ve görünür düzeylerde oluşur. Yorulan insanın iş gücü ve verimliliği düşer. Yorgunluk belirtilerinin ortaya çıkması için insanın çok ağır fiziksel işler yapması da gerekmeyebilir. Bazen insanın kendisini yorgun hisseder ve bir tür isteksizlik ve bezginlik şeklinde belirtiler gösterir. Bu nedenle, ergonomik yaklaşımlarda fizyolojik ve psikolojik yorgunluk hallerinden söz edilir.
Fizyolojik yorgunluk, kaslarda enerji metabolizmasının yavaşlaması ve yorgunluk kalıtıntılarının kas hücresi içinde birikmesi şeklinde oluşur. Çalışan kaslara kan gelmesini engelleyecek bir şekilde turnike kullandığında, çalışma devam ederken önce bu bölgede bir şişme, sertleşme ve ağrı ortaya çıkar. Kas etkinliği de giderek kaybolur. Aynı olay, ağır fiziksel işlerde, hücre içinde yorgunluk maddelerinin toplanması ve kas hücrelerinin şişmesi sonucu, aradaki kılcal damarları sıkıştırarak kılcal damar dolaşımını engellemesinde de görülür. Bunun sonucunda, kas hücrelerinde oksijen açığı meydana gelir ve hücre içi biyokimyasal enerji oluşumunu aksatır. Hücre içindeki bütün anerobik enerji kaynakları kullanıldıktan sonra artık kas hücresi işleyemez hale gelir.
Kas çalışması maksimum performans kapasitesinin altında bir iş yükü ile yapılıyorsa ve her uygulama ardından yeterli ölçüde dinlenme fırsatı da varsa, yorgunluk gecikir yada hiç oluşmaz. Fiziksel işin etkisi önemlidir. Kasların maksimum güç ve kapasitesine yaklaştıkça, fiziksel iş yükünün yorgunluk etkiside artar. Hafif iş yükü ile yapılan çalışmalar yorgunluk oluşturmadan uzun süre devam ettirilebilir. Bu tür çalışmalar, ağır fiziksel yük ve dinlenme araları ile çalışmaktan daha verimlidir. Ağır fiziksel işlerde yorgunluk hali görüldüğünde, iş yükünü düşürmek, işgörenlerin giderek dinlenmesine olanak sağlar. Bu arada, kaslar az sayıda kasılma ve iş görme hareketi sonrası dinlemeye alınırsa kolayca dinlenirler. Çok tekrarlı hareketlerden sonra dinlenme süresi önemli ölçülerde artar. Örneğin, belirli bir iş yükü ile 30 tekrarlı hareketten sonra yarım saatte dinlenebilen bir kas grubu, aynı iş yükü ile 60 kasılma yapmaya zorlanırsa ancak iki saatte dinlenebilir.
Yorgunluk araştırmalarında, ergonomik testler sırasında deneklere, fiziksel iş yükünün azaltıldığı söylenirse (iş yükünü sabit tutarak), gerçekten iş yükü azaltılmış gibi bir etki yaptığı saptanmıştır. Bu basit bulgu, yorgunluğun bir de psikolojik yönünün bulunduğunu göstermektedir.
Psikolojik yorgunluk bir tür kişilik özelliği gibi görünmektedir. Bezginlik şeklinde ifade edebileceğimiz bu tür bir yorgunluk, farklı düzeylerde olabildiği gibi, şahısların genel ruhsal haline göre de değişik özellikler gösterir. Psikolojik yorgunluk konusunda çarpıcı bir örnek, sportif bir yarışma sonunda galip gelen tarafın oyuncuları ile kaybeden tarafın oyuncuları arasında gözlemlenebilmektedir. Galip gelen ekip canlı, neşeli ve hareketli olduğu halde, aynı boyutlarda bir mücadele yapmış olan diğer takımın oyuncuları, yorgun bitkin ve bezgin görünürler. Psikolojik yorgunluk aslında kişinin moral gücüne de bağlıdır. Ayrıca her insan psikolojik yorgunluğunu farklı ölçülerde ortaya koymaktadır. Genelde psikolojik yorgunluk, fizyolojik yorgunluk gibi kolayca fark edilmez. Aşırı duyarlılık, içine dönük davranışlar, hatalara karşı aşırı duyarlılık ve reaksiyon erken acıkma, iş çevresinden şikayetlerin artması, gereksiz sızlanmalar ve genel bir mutsuzluk hali, psikolojik yorgunluğun belirtileri olabilmektedir. En önemlisi de, psikolojik yorgunluğun aynen fizyolojik yorgunluk gibi iş gücü kayıplarına neden olmasıdır (Şekil 1).
Besleneme yetersizliği
Genel
Oksijen yetersizliği
Fizyolojik
Kas ve Bağ zorlanması
Yerel
Yetersiz kan dolaşımı İşgücü ve
Performans
Can sıkıntısı Kayıpları
İş Hevesi ile İlgili
İçe dönüklük
Psikolojik
Gözlem hataları
Bilgi Alma ve İşlem
Bellek hataları
Şekil-1. Yorgunluk olayında neden / sonuç ilişkisi (Dünya Sağlık Örgütü)
Yorgunluğun incelenmesinde, belli bir iş ritmi ve verimi ile çalışırken oluşmaya başlayan imalat hataları, iş ritmi düzensizlikleri ve iş gecikmeleri gibi faktörler dikkate alınır. Aslında psikolojik yorgunluğun değerlendirilmesi oldukça güçtür. Çeşitli araştırmalarda; matematik muhakeme, kavrama karar verme yeteneği, reaksiyon zamanı ve el becerisi gibi değişik test yaklaşımları kullanılır. Bu testler genellikle, belli bir iş yükü ile çalışma ardından, hafif fakat aşırı dikkat isteyen işlerde ve uykusuzluk halinde çalışma gibi özel durumlarda kullanılarak duyarlılık açısından inceleme yaparlar. Çalışmaların yorgunluk olduğu kabul edilerek yapılan testlerde, kontrollü test yaklaşımının kullanılması önemlidir. Bazı işgörenler, çok yorgun olsalar da, test süresince aşırı bir çaba göstererek çeşitli yeteneklerini dinlenme zamanındaki düzeyinde koruyabilirler. Fizyolojik değerlendirmeler için en güvenilir ölçüler; kalp atım sayısı değişiklikleri, oksijen alma düzeyi, kan biyokimyası değişkenleri, beyinin elektiriki faaliyetlerinde EEG değişiklikleri, idrar kompozisyonunda değişiklilikler olmaktadır. Bu arada, Titreşen Işık Kayma Noktası olarak bilinen (Flicker Fussion Frequency) bir göz testi de yorgunluk değerlendirmelerinde kullanılmaktadır. Ancak, en büyük güçlük yorgunluğu ölçmek için önerilen tüm yaklaşımların, gerçek endüstri koşullarında pratiğinin çoğunca imkansız olmasıdır. Kısacası, yorgunluk oldukça karmaşık bir olaydır.
Çalışanların uyanıklılığı ve etkinliği konusunda da aynı düzeyde güçlükler vardır. Uyanıklık ve etkinliğin sınır noktasını saptamak çok titiz ve inatçı araştırma tekniklerini gerektirir. Örneğin, kalite kontrol hizmetlerinde görev yapan operatörler, genellikle önemli bir fiziksel efor sarf etmezler ve hafif işler düzeyinde bir fiziksel çalışma ile belirli malların bildikleri özelliklerini incelerler. Böyle bir iş düzenine rağmen, kalite kontrol elemanlarının yorgunluk belirtileri; iş verimi düşüşü ve işe dikkatlerinin azalması, fiziksel işler yapan işgörenlere nazaran, daha kısa zamanda görülmeye başlar. İnsanların işlerinin büyük ölçüde makineler tarafından yapılması, makine operatörlerinde de benzer gözlemlere neden olarak kabul edilmektedir. Nitekim, bu tip makine operatörlerinde performans, kalite kontrol elemanlarında olduğu gibi, yaklaşık yarım saat içinde bir düşüş göstermeye başlamaktadır.
Yorgunluk ve dikkatin dağılmasında genel çevre sorunlarının da önemli etkileri vardır. Aydınlatma, gürültü, ortam ısısı gibi faktörlerin stres boyutlarına ulaşması, yorgunluk etkisinin erken görülmesine neden olmaktadır. Bu gibi hallerde, kısa süreli dinlenmeler, dikkatin başka işe verilmesi gibi yaklaşımlar normal uyanıklık ve dikkatin toparlanmasına yardımcı olmaktadır. Bir makine operatörünün monoton işini bölecek ara işlemler vermek, onu kısa süreler dinlendirmek yada zaman zaman yerini değiştirmek dikkat ve uyanıklık kayıplarını tümü ile ortadan kaldırılabilmektedir. Buradaki yorgunluk daha çok psikolojik yorgunluktur. Operatörlerin ne yaptıklarını göremedikleri, yarı otomatik ve otomatik sistemlerde bu tip yorgunluk oluşmaktadır.
Çalışanların fizyolojik kapasiteleri farklı olduğu gibi, psikolojik özellikleride çok değişiktir. Bu nedenle, bir iş gören aşırı fiziksel yorgunluk yada psikolojik belirtiler gösterirken, aynı işi yapan diğer bir işgörende hiçbir yorgunluk belirtisi ortaya çıkmayabilir.bu arada, insanların iş hevesi, iş çevresine uyum, işini benimseme gibi özellikleri de onların yorgunluk halinin oluşmasında etkili olmaktadır.
12 Temmuz 2007
GAZİ LİSESİ
BİYOLOJİ DÖNEM ÖDEVİ
TOPRAK KİRLİLİĞİ
SORUNLAR VE ÇÖZÜM YOLLARI
Hazırlayan:
Ersin CAN
9 - A Sınıfı
No: 1871
Mayıs 2000
ANKARA
TOPRAK KİRLİLİĞİ
SORUNLAR VE ÇÖZÜM YOLLARI
1-Hızlı Nüfus Artışı - Toprak İlişkileri :
Hızlı nüfus artışı çok sayıda sosyoekonomik ve politik sorunların ortaya çıkmasına yol açmanın yanında, yanlış arazi kullanma ve toprak kayıpları nedeniyle ekonomimize ve kalkınmamıza önemli etkileri olan sorunlar da yaratmaktadır.
Diğer yandan hızlı nüfus artışı gereksinimlerin karşılanması açısından, üretim ve tüketim ilişkilerini de olumsuz yönden etkileyecektir. Özellikle tarımsal üretimde birim alandan daha yüksek ürün almayı özendiren olumlu sayılabilecek etkisi yanında, orman ve meraların tarım arazilerine dönüştürülmesi gibi olumsuz ve zararlı yöndeki gelişmelere de neden olmakta ve bunları hızlandırmaktadır.
Nüfus artışı hızı 1990 da % 2.4 iken 2000 yılında % 1.9 a inmiştir. Türkiyenin potansiyel kaynakları artan nüfusu beslemeye belli bir süre için yeterli bir potansiyeldir. Nüfus artışının zamanla düşürülmesi bu hızlı artıştan kaynaklanan sorunları da azaltacaktır.
2- Toprak Kaynaklarının Sorunları ve Çözüm Yolları :
Türkiye’nin önemli yaşamsal sorunlarından birisi toprak kaynaklarında ortaya çıkan sorunlardır. Bu sorunlar genelde su ve rüzgar erozyonu ile oluşan sorunlar, yanlış arazi kullanımı ve toprakların fiziksel ve kimyasal etmenlerle kirlenmesi ya da kalitelerin bozulması, üretim gücünün yitirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.
27.7 milyon hektar olan toplam tarım arazisinin 19.7 milyon hektarında çeşitli şiddetlerde erozyon tehlikesinin mevcut olduğu araştırmacılar tarafından saptanmıştır. Tarım arazilerimizin yaklaşık 2/3 ünde toprak kaynaklarımızı kemiren ve azaltan erozyon tehlikesi vardır. Yine yapılan bir araştırmaya göre yılda 500 milyon ton toprağın akarsularla denizlere taşındığı belirlenmiştir. Ayrıca erozyonla taşınan toprakların tarıma elverişli toprakların üst kısımları olduğu göz önünde tutulursa tarımsal toprakların ne denli büyük bir sorunla karşı karşıya kaldığı daha net anlaşılacaktır.
Erozyonun oluşumuna ve şiddetine etki yapan önemli etmenler iklim, topografya, toprağın özellikleri, bitki örtüsü gibi türlü etmenler yanında insanın kendisidir. Erozyonu önleyici toprak işleme, ekim ve dikim yöntemlerinin kullanılmamasının neden olduğu toprak kayıpları ağırlık taşımaktadır. Erozyonun hızlanmasında baş rolü toprağı yanlış işleyen ve kullanan insan oynamaktadır.
Bu konuda yapılan çalışmalar göstermektedir ki her yıl on binlerce hektar tarımsal alan tarım dışı amaçlar için kullanılmaktadır. İl ve İlçeler bazında organize sanayi ve küçük sanayi sitelerinin kapladığı arazilerin 18000 hektar olduğu ve bunun % 62 lik kısmının tarıma elverişli araziler üzerine kurulmuş olduğu saptanmıştır.
Yanlış arazi kullanımı, bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Kentleşme sürecinde ve kıyılarımızın turizme açılmasında da yanlış arazi kullanımı uygulamaları sürmektedir. Hızlı kentleşme, kent nüfuslarının hızlı artışı ve gecekondu olayının süregelmesi, kent topraklarının genişletilmesini ve bu arada plansız ve bilinçsiz arazi kullanımı sorunu ve tarımsal toprakların yerleşim yeri olarak kullanılması olayını da birlikte getirmektedir. İstanbul Boğazı yamaçlarında mevcut bitki örtüsünün kaldırılması suretiyle yapılaşmalara açılan topraklar, yanlış toprak kullanımının öncüleri olmaktadır.
Kentleşme ve sanayileşmenin çevre üzerindeki olumsuz etkileri birkaç yönde sürecektir. Birincisi, değerli tarım topraklarının özellikle kıyılarda hızla kentsel kullanımlara açılmasıdır. Kamu eliyle tarıma elverişli duruma getirilmeleri için para harcanan verimli topraklar bile kamunun kayıtsızlığına kurban gidebilmektedir.
Sanayi sektöründe gelişmeler, organize sanayi bölgeleri için yer seçimi, genellikle altyapıların ekonomik kolaylıklar sağladığı yörelerde kurulacak biçimde yapıldığı gözlenmektedir. Hiçbir düşünce, ham maddesinin üretildiği birinci sınıf tarım alanı üzerine, bu ürünü işleyen sanayi tesislerinin kurulmasına olanak vermez. Çukurovada pamuk üretimine elverişli, sulama tesisleri tamamlanarak sulamaya açılmış birinci sınıf alanlardaki tekstil fabrikalarının kuruluşu, oradaki yol, su ve elektrik enerjisi olanaklarından kolayca yararlanma amacından kaynaklanmaktadır.
Tarım topraklarının, artık üzerinde tarım yapılamaz hale getirilerek yok edilmelerinin diğer bir biçimi de, bunların toprak sanayilerinde kullanılmak üzere satın alınmalarıdır. Tapuda herhangi bir işlem yapılmasına gerek kalmadan satılan, toprak sanayiine elverişli, fakat uzun yıllarda oluşmuş alüviyal topraklar, ana kaya düzeyine ininceye kadar alınmakta ve fabrikalara taşınarak tuğla, kiremit, seramik vb. yapımı amaçlarıyla ham madde olarak kullanılmaktadır. Tarıma elverişli topraklar dışında, aynı amaçla kullanılabilecek kaynaklar ilgili kuruluşlarca saptanarak ilgililere önerilmekte ise de, çeşitli nedenlerle bu ocakların kullanılmaları sağlanılamamaktadır.
Toprakların verim güçlerinin kaybolmasına neden olan diğer bir kirlenme şekli de, kimyasal kirlenmelerdir. Bu tür kirlenmelerde ana etmenler atmosferik çökelmeler, asit yağmurları, atık sular ve bunlarla kirlenmiş suların toprakta bıraktığı kirletici elemanlar, arıtma tesislerinden çıkan kirli çamurların toprakta yaptığı kirletici etkiler, tarımsal ilaçların bazılarının toprakta birikmeleri ile oluşan kirlenmelerdir. Ayrıca sulama yoluyla ortaya çıkabilecek, tuzlanma ve çoraklaşma gibi toprağın verim gücünü azaltan, hatta giderek tarımsal üretimde kullanılmasını önleyen fiziksel ve kimyasal kirlenmeler de toprak kaynaklarına olumsuz etkiler yapmaktadırlar.
Görüldüğü gibi toprağı kirleten dış etmenler yanında, tarımsal üretim sürecinde bizzat bu üretimin yarattığı kirlenmeler de tarım topraklarına olumsuz etkiler yapmaktadır.
Bir örnek olarak, Çukurova, Aşağı Seyhan Projesi alanından hatalı sulamaların ve gerekli tarım tekniklerinin kullanılmaması vb. nedenlerle oluşan tuzluluk sorunu, taban suyunun yükselerek tarımsal üretimi olumsuz bir şekilde etkilemiş olması gösterilebilir. Türkiye’nin diğer sulama projelerinde de gözlenen bu olumsuz sonuçların, GAP sulamalarında yinelenmemesi için toprak kayıplarını önleyici önlemlerin alınması gereği de vurgulanmalıdır. Toprağın özellikle ağır metaller, toksik maddelerle kirletilmeleri, bu topraklar üzerinde yetiştirilen bitkiler aracılığı ile besin zincirine karışmakta ve insan sağlığını etkileyici zararlı düzeylere ulaşabilmektedir.
Topraklarımızın korunması ve geliştirilmesi, tarım topraklarımızın verimlerini artırarak kullanılmaları ve korunmaları konusunda temel mevzuatın yetersizliği de toprak kayıplarına neden olan önemli etmenlerden birisini oluşturmaktadır. Mevcut mevzuatın da ülke topraklarının gereği gibi korunmaları için etkili olarak kullanılmamaları var olan boşluğu daha da genişletmektedir.
3- Orman - Toprak Kaynaklarımızın İlişkileri, Sorunları ve Çözüm Yolları:
20 Milyon hektar civarında bilinen ormanımız vardır. Bunların 11 Milyon hektarı koru ormanı, dokuz milyon hektarı da bataklık ormanıdır. Ancak sadece dokuz milyon hektarlık orman iyi (verimli) orman niteliğindedir. Bozuk (verimsiz) olarak nitelendirilen 11 milyon hektarlık orman ise iyileştirilmelidir. Türkiyede gözle görülür bir orman azalması olayı yaşanmaktadır. Araştırmalar bu olumsuz gelişmeyi doğrulamaktadır. Orman azalması, orman ürünlerinin azalmasını ortaya çıkarması, dolayısıyla ormanlardan yararlanma hızını artırarak, orman tahribatını artırmakla kalmıyor, yeşil örtünün fotosentez yolu ile CO2 ve oksijen dengesini korumasını da bozarak ,yaşamsal sorunların temel nedeninin oluşmasına destek olmakta, toprağın koruyucu örtüsü tahrip edildiği için de toprakların erozyonla kaybolmasına neden olmaktadır.
Orman azalmasına, ormanların yok olmasına neden olan etmenlerin başında nüfus baskısı nedeniyle ortaya çıkan izinsiz ve düzensiz ormandan yararlanma olayı gelmektedir. Ayrıca ormanlarda tarla açma yoluyla usulsüz olarak yararlanma, orman yangınları, biyolojik etmenlerle ortaya çıkan hastalıklar, hava kirliliğinin ve asit yağmurlarının ortaya çıkardığı tahribat, orman azalması sürecini hızlandıran ana nedenleri oluşturmaktadır.
Türkiyede erozyonu önleyici teknik ve biyolojik önlemlerin alınması ve ağaçlandırılması gereken beş milyon hektar civarında bir potansiyel alan mevcuttur. Orman içi ağaçlandırma alanları ile birlikte 18 milyon hektar alanın ağaçlandırılması, erozyon denetimi çalışmaları yapılması bir hedef olarak saptanmıştır. Bütün çabalara karşın, başta finansman sorunları olmak üzere diğer nedenlerin etkisi ile henüz bu hedefe ulaşılamamıştır.
Türkiyede ilk defa özel ağaçlandırma sisteminin uygulamaya konulmuş olması ümit verici bir başlangıç olmuştur. Sayıları 159 a ulaşmış olan fidanlıklarda 700 milyon kadar fidanların Türkiyenin yeşillenmesinde, toprakların korunmasında önemli katkıları olmuştur. Bu ağaçlandırma çalışmaları, erozyonun önlenmesinde de etkili olmuştur.
Ekosistemlerin önemli bir öğesi, yaratıcısı ve koruyucusu olan ormanların tahribi, doğrudan doğruya toprakların da yok olmasıyla sonuçlandığı için ekosistemlerin korunması, toprağın da korunmasına sebep olacaktır.
Ormanların korunmasını kapsayan çok yönlü tedbirlerin orman ve toprak koruma politikaları olarak geliştirilmesi ve bunların uygulamaya geçirilmesiyle topraklarımız korunacak ve varlığını sürdürme olanağına kavuşacaktır.
Çayır - Mera ve Toprak Kaynakları İlişkileri, Sorunları ve Çözüm Yolları:
Çayır ve mera kaynakları, hayvansal üretimin yem kaynağı olma özelliği yanında, birçok önemli görevleri de yerine getirmektedir. Bunların arasında yeşil örtü olarak fotosentez olayıyla oksijeni desteklemesi, toprak ve su kaynaklarının korunması gibi görevleri ile doğal dengenin korunmasına ve ekosistemlerin oluşmasına çok önemli destek vermektedir. Yapılan araştırmalara göre yeşil örtü olarak çayır ve meralar, toprak ve su kaynaklarının su ve rüzgar erozyonu ile yok olmalarına engel olan en etkin görevi üstlenmektedir.
Makinalı tarımın gelişmeye başladığı 1950 yıllarından beri 13 milyon hektardan fazla tarım arazisi, sürülerek tarla arazisi haline getirilmiştir. Ayrıca aşırı otlatma, erken ve geç otlatmalar, mera iyileştirme önlemlerinin alınmaması, bu kaynakların giderek tahribine yol açmaktadır.
Karapınar ilçesini tehdit eden şiddetli rüzgar erozyonunun oluşturduğu kum fırtınaları, bu ilçeyi oturulmaz hale getirmiştir. Ama başlatılan çalışmalar sonucunda birkaç yılda çözüme ulaşılmıştır.
5- Su-Toprak Kaynaklarının Geliştirilmesi, Kullanımı, Sorunları ve Çözüm Yolları:
Su; eritici, taşıyıcı ve besleyici özellikleri ile, tüm canlıların yaşamsal önemde yararlandığı bir doğal kaynaktır. Topraklar ile birlikte ekosistemlerin önemli bir öğesini oluşturur. Ekosistemleri besler. Bunlara karşın suyun, bozulan ekosistemleri tahrip etme, toprağı aşındırma, taşıma ve su erozyonunu oluşturma gibi özellikleri de vardır. Türkiye gibi erozyona müsait toprak ve iklim koşullarına sahip ülkeler için, bu özellikler tahrip edici olayları ortaya çıkarmaktadır. Çeşitli nedenlerle hızla yok edilen yeşil örtü, bu tip erozyonun baş nedeni olmakta, toprak kaynaklarını bir daha kullanılamayacak hale getirmektedir. Erozyondan etkilenen 57 milyon hektar toprağın önemli bir bölümü, bu tip erozyonla yok olmuştur.
6- Biyolojik Zenginliklerimiz - Toprak İlişkileri, Sorunları, Çözüm Yolları:
Biyolojik zenginlikler yönünden Türkiye dünyada önde gelen ülkelerden birisidir. Çok sayıda bitki kaynağının vatanı Türkiyedir. Yalnız ülkemizde yetişen endemik bitki türleri bakımından çok önemli bir kaynağa sahibiz. Bilimsel ve ekonomik yönden yararlanabildiği takdirde, çok yararlı sonuçlar alınabilecek biyolojik bir zenginlik potansiyelimiz vardır. Bu zengin potansiyel kaynaklarımızla yaşamsal bir bağlantı içerisindeyiz. Maalesef bu zenginliklerimizi de hızla yok etmekteyiz. Bitkisel kökenli doğal zenginliklerimizi; yanlış arazi kullanımı, aşırı tüketim ve bitkisel zenginlik kaynaklarımızın yaşamlarının sürdürülebilirliğini tehlikeye sokacak biçimde aşırı düzeylerde tahrip edilmeleri, bu kaynaklarımızın kaybına neden olmakta, çıplaklaşan toprağın erozyonla taşınmaları ve yok olmaları ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca hızlı nüfus artışının toprak istemlerinde ortaya çıkardığı baskılar, bu doğal kaynakların ve zenginliklerin tahribine neden olmaktadır.
SONUÇ :
Dünya gittikçe küçülmektedir. Canlıların yaşayabildiği ya da yaşayabileceği bir başka gezegen henüz keşfedilmemiştir. Çok uzun yıllar ve yüzyıllar boyunca bu dünya üzerinde yaşayacağız. Dünyanın tahribi, ekolojik dengelerin bozulması, sadece bir ülkeyi değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Brezilya ormanlarının tahribi, dünya ikliminin değişmesine neden oluyor, atmosferdeki oksijen - karbondioksit dengesini etkiliyor. Tüm dünya ülkelerinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak çevreyi tahrip etmeleriyle ekolojik dengenin bozulması ortaya çıkmaktadır. Orman azalması ve çölleşme, dünyanın önde gelen problemi haline gelmiştir. Eğer dünyada milyonlarca kişi açlık çekiyorsa, bu olaylar insan oğlunun geçmiş dönemde yaptığı hataların, kaynak tabanlarını tahrip etmelerinin faturası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hataların faturalarını gelecek kuşakların ödemesini istemiyorsak, ekolojik dengelerin bozulmasına neden olan hatalı uygulamalardan vazgeçmeliyiz.
12 Temmuz 2007
SINIFLANDIRMA
YAŞ
NEDENLER
KLİNİK BELİRTİLER
TEDAVİ
YAKICI MADDEYE
BAĞLI YEMEK BORUSU İLTİHABI
Özellikle küçük çocuklarda
Yakıcı bir sıvı alınması(asit)
-Yanma tipinde şiddetli ağrılar
-Huzursuzluk
-Bol tükürük salgılama
-Yutma güçlülüğü
-Çocuk kusturulmamalı
-Su verilmemeli,asit yutmuşsa süt,sodyum ya da potasyum hidroksit yutmuşsa limon suyu verilmelidir
YABANCI CİSME BAĞLI İKİNCİL YEMEK BORUSU İLTİHABI
Çocuk ve erişkinlerde
Kazayla bir cismin yutulması
-Boğulma belirtileri
-Birkaç gün sonra
-Göğüste yada
boyunda ağrılar
-Yutma güçlülüğü
-Küçük kanamlar
-Antibiyotikler
-Genel anestezi altında ameliyatlar
MİDE SUYUNUN GERİ KAÇMASINA BAĞLI YEMEK BORUSU İLTİHABI
Çocuk ve erişkinlerde
Mide suyunun yemek borusuna geri kaçması
-Yanma tipinde ağrılar
-Yutma güçlülüğü
-Aşırı tükürük
salgılaması
-Hıçkırık nöbetleri
-Yüzeysel biçimlerde tıbbi tedavi
-Darlıkla birlikte olan biçimlerde ameliyat
SINIFLANDIRMA
YAŞ
NEDENLER
BELİRTİLER
TEDAVİ
BESİNLERİN İNCE BARSAKLARDAN KÖTÜ EMİLİMİ
Süt çocuğu Çocuk ve erişkinlerde
Doğuştan metabolizma bozukluğu
-Süregen ishal
-Bazen karın ağrıları
-Süt çocuğunda kusmalar
-Büyük yorgunluklar
-Ömür boyu glütensiz beslenme
-Bazen B12 vitamini şırıngaları
CROHN HASTALĞI
20-40yaş genç kişilerde
Bilinmiyor
-İshal,Karın ağrısı,Bulantı
Ateş
-Genel durumun bozulması
-Perhiz
-Antibiyotikler
BARSAK VEREMİ
Her yaşta
Akciğer vereminden sonra ikincil yerleşme
-Ateş ,zayıflama ,bulantı,ishal,
kabızlıklar
-Kesin dinlenme
-Verem tedavisi
İVEGEN APANDİSİT
Her yaşta
Apandisin ivegen iltihabı
-Kusma yada bulantı
-Ani başlangıç
Sağ tarafta uyluğa vuran ağrı
-Cerrahi tedavi
KASINMALI KALIN BARSAK İLTİHABI
Genellikle yerleşik bir yaşam süren erişkinlerde
Kalın barsakta işlev bozuklukları
-Kramplar Karın ağrıları
-Yemeklerden sonra yüze kan toplanması
-Beslenmenin düzeltilmesi
-Ilıca kürleri
SINIFLAMA
YAŞ
NEDENLER
BELİRTİLER
TEDAVİ
DİYAFRAM FITIĞI
Erişkin
Midenin bir bölümünün göğüs boşluğuna geçmesi
Ağza acı su gelmesiyle beraber yanma duygusu
-yutma güçlülüğü
-güç sindirim
-Kalp çarpıntıları
Tıbbi Tedavi
İVEGEN MİDE DÖNMESİ
40-60 yaşları arasında erişkin
Midenin tutunma araçlarının
Gevşemesi
Sonucu midenin kendi üstüne katlanması
Sırta omuzlara boyna yayılan ağrılar
-Kusmalar
-Terleme
-Hızlı nabız
-Özellikle cerrahi tedavi
KÜÇÜK EĞRİLİK ÜLSERİ
Erişkin ve kadından çok erkek
Nedenleri bilinmemektedir bazıları
-Bazı ailelerde
-Kaygılı kişilerde
-Bazı ilaçlar alındığında
-Yemeklerden sonra
mide burkulması tipinde ağrılar
-Perhiz tedavi ilaçlar
-gerekirse ameliyat
Tıbbi gözetim
SÜREGEN GASTRİT
Erişkin
-Beslenme yetersizliği
Tütün alkol ve baharatlar
-Yemeklerden sonra midede yanma tipinde ağrılar
-Perhiz
-Yatıştırıcı ilaçlar
Tıbbi gözetim
HAVA YUTMA (AEROFARJİ)
Her yaş
Kötü beslenme alışkanlıkları
Aşırı tükürük salgılanması
-Yemeklerden sonra şişkinlik duygusu
Sağlık korunmaları
Perhiz kuralları
12 Temmuz 2007
SÜNGERLER
Sünger, bir hayvan türüdür. Ama, ayırımı öylesine güç yaratıktır ki XIX. Yüzyıl başlarına değin bitkimsi hayvan yada hayvan bitki olarak adlandırılmıştır. Sünger, çok hücreli hayvanlar arasında en ilkel yapılılardan biridir. Kas, sinir, ağız ve sindirim boşluğu, kalp gibi herhangi bir organı oluşmamışır. Buna karşın süngerlerin çok uzun zamanlardanberi yaşadığı ve varlıklarını başarıyla sürdürdükleri bilinmektedir. 5000′den çok türü olan bu hayvanlar tatlı suda ve denizlerde, 7500 metreden derin olan yerlerde bile yaşarlar.
Genellikle göze çarpacak derecede güzel, çok çeşitli boy ve renklerde olan süngerlerden binlerce yıldır yararlanılmaktadır. Günümüzde en önemli kullanım alanı ilaç endüstrisindedir. Bir tür süngerin bazı kanserlere karşı yararlılığı üzerinde durulmaktadır.
SÜZME MAKİNELERİ
Süngerler, vücutlarının iç ve dış bölümlerine düzensiz bir şekilde dağılmış birkaç değişik yapıda hücrelerden oluşur. Süngeri diğer hayvanlardan ayıran, vücutlarındaki yaka hücreleri tarafından oluşturulan odacıklardır. Bu tip hücrelere adını veren, hücre merkezinde bulunan ve kamçıya benzeyen küçük çıkıntılardır. Bu kamçıcıklar süngeri baştan başa kaplayan kanallara giren suya, sürekli olarak vurulurlar.
Kuşkusuz su, oksijen ve besin maddelerini getirmektedir. Yaka hücreleri sudaki bakteri, küçük yosun ve organik atıkları yuttuktan sonra bunları besin torbacığı denilen hücrelerine geçirirler. Bunlar kendi başlarına hareket edebilen sindirim hücreleridir. Sindirdikleri besinleri diğer hücrelere iletirler. Tüm hücrelerin birbiriyle oksijen ve karbondioksit değişimi yaptıkları görülmektedir.
On santim boyunda ve iki santim kalınlığında bir süngerin iki milyonu aşkın yaka hücresi vardır. Bu sünger kanallarından günde 110 litre su pompalayabilir. Bu özellikleriyle canlı bir süngeri, etkin bir filtre olarak da niteliyebiliriz.
SÜNGERLERDE ÜREME
Süngerlerin çoğu erselik (çift cinsellikli)’dir. Yani, hem yumurta hem de sperma oluşturur. Böyle bir sünger, yumurta ve spermasını ayrı zamanda bırakır. Bu da bir süngerin spermasının kendi yumurtasını döllemesini önler ve değişik hayvanlar arasında çaprazlama sağlanmış olur. Bazı türlerde sperma ve yumurta bırakma gözle görülür bir yoğunlukta gerçekleşir. Spermalar süt gibi sıvı bir durumdadır.
Bir sperma hücresi başka bir süngerin kanal sistemine girdiği zaman yaka hücreleri tarafından yutulur ve yumurtaya iletilir. İçinde sperma bulunan hücre yumurtayla birleştiği zaman çiftleşme olur ve yumurta döllenir. Bazı türlerde, döllenen bu yumurta hemen suyun içine bırakılır. Ama, çoğu tür süngerde yumurtadan larva oluşuncaya kadar süngerin içinde saklanır. Sonra, larva serbest bırakılır. Serbest kalan larva birkaç saatten birkaç güne kadar değişen süreyle çevrede yüzer ve sonra genç bir sünger olarak yaşantısını sürdürmek için uygun bir yüzeye yerleşir.
Süngerlerin aseksüel olarak (herhangi bir çiftleşme olmadan) yalnız tomurcuk verme yoluyla üreyebilme nitelikleri de vardır. Bazı sünger türleri, çok yüksek ya da çok alçak sıcaklık, kuraklık, çevre kirliliği, besin yetersizliği gibi durumlarla karşılaşınca soylarını sürdürmek için küçük tomurcuk (gemmül) denen bir grup hücre bırakırlar. Tomurcuk uygun olmayan koşullara karşı dayanıklıdır. Gelişmeye uygun koşullar yeniden ouşuncaya değin, tomurcuk durumunda kalır. Bu olaya daha çok tatlı su süngerlerinde rastlanırsa da bazı tür deniz süngerlerinde de görülmektedir.
Süngerlerin dikkati çeken özelliklerinden biri de parçalandıkları zaman yeniden hayata dönmek için birleşebilmeleridir. Bunu kanıtlayan klasik deneyde, bir sünger parçası sık dokunmuş tül ya da ipek kumaştan geçirilip içi deniz suyu dolu bir kaba konulur . bu şekilde binlerce parçaya ayrılan süngerin hücreleri önce dibe çökmekte, birkaç saat ya da birkaç gün sonra yine bir araya gelerek eskisinden küçük ama işlevlerini aynı şekilde sürdüren bir süngeri oluşturmaktadır.
BAŞARILI UYUM
Sünger iskeletleri esnek liflerden, spikül denilen küçük, iğne gibi sert öğelerden ya da bunların her ikisinin birleşiminden oluşmaktadır. Bilim adamları süngerleri iskeletlerine göre başlıca silisli (cam gibi) ya da kalkerli (kireçli) olmak üzere iki sınıfa ayırırlar.
Bir hayvan türü olarak süngerlerin ilk oluşumu, 550 milyon yıl öncelerine kadar dayanır. Büyük bir olasılıkla tek hücreli hayvanlardan bir türün evrimi ile oluşmuş ve o zamandan beri pek az değişmişlerdir. Normal bir süngerin yaşam süresi birkaç yılla 20 küsür yıl arasında değişir. Son zamanlarda katı sünger adı verilen ve birkaç yüzyıla kadar yaşayabildikleri sanılan bir tür sünger bulunmuştur.
DEĞİŞİK ORTAMDA SÜNGERLER
Bir yer edinebilmek için büyük savaşım veren çok çeşitli canlıların yoğun bir şekilde yaşadıkları mercan kayalıklarında süngerler üç değişik türde görülmektedir. En çok rastlanan türü büyük, şekilsiz, uzun ve dallı, boru ya da bazen vazo biçiminde olanlardır. Bu türün büyüyebilmesi için yanlızca küçük bir yere tutunmaları ve orada beslenmeleri yeterlidir.
İkinci tür sünger, mercan ya da diğer katı deniz cisimlerinin alt taraflarında ufak çatlaklar oluşturur, buraya yerleşir. Bu süngerlerden çatlağa yerleşen portakal renkli Mycale leavis adlı türün mercan kayalıklarını, zararlı organizmalara karşı koruduğu saptanmıştır.
Üçüncü tür süngerler kandilerine mercan ya da kireçli kayaları delerek tüneller açar. Kayanı içine önce asit ya da enzim salgılarlar. Bu asit ya da enzim kayadan minik parçaların kopmasına yol açar. Kopan parçaları sünger hücreleri içine alır, hücreden hücreye ve sonra kanallarından geçirerek kayanın dışına atar. Bu şekilde tünel kazan sünger sonunda tüneli kendi vücudu ile doldurur. Ama, içi oyulan ve zayıflanan kaya iskeleti zamanla kuvvetli akıntı ve dalgalara karşı koyamaz duruma gelir.
Bu tür süngerlerin büyük bölümü kayanın içindedir. Yanlızca dışarıdan tünelin giriş ve çıkışında bacamsı papiller (bir çeşit küçük uzantı) görülür. Bazı papiller kayadan ayırt edilemeyecek kadar küçüktür. Kayaların içini tümüyle kaplayan türlerde çok sayıda giriş ve çıkış organına gereksinme duyulacağından, bunlar kayanın üstüne ufak papillerle kaplanmış görüntüsünü verirler. Sünger, kayalıklarda yaşayan bir çok canlının sığınağıdır. Çok büyük tür süngerler, kanallarında binlerce karidesi barındırır. Bir tür deniz yıldızları süngerlere sarılıp dinlenir. Yengeç, balık ve hatta deniz kestaneleri vazo tipindeki süngerlerin dibinde düşmanlarından saklanırlar.
Bazı sünger türleri belli bir yerde durağan yaşamaz. Suberites Domuncula adlı sünger türünün larvası, içinde bir tür küçük yengeç yaşayan bir salyangoz kabuğu üzerine yerleşir ; büyüdükçe kabuğu tümüyle sarar. Zamanla salyangoz kabuğunu eritir ve önceden kabuğun içinde yaşayan küçük yengeç bundan sonra yaşantısını süngerin boşluğu içinde sürdürür.
Dromia vulgaris türü yengeçlerin kabuğu tüylü ve geniş, son çift bacakları yukarı doğru dönüktür. Bunlar, süngerden bir parça koparıp ayakları ile üzeri tüylü kabuklarına takar. Sünger burada yerleşir, gelişerek gizleme yaparmışçasına yengeci örter. Böylece yengeç kendisini yemek isteyen balıklardan korunmuş olur, çünkü balıklar süngeri yemezler. Sünger de yangecin sırtında sürekli yer değiştirip daha çok beslenme olanağı bulur.
İlginç bir Japon göreneğinin kökeni Spangiola (süngerde yaşayan karides) ile cam süngeri (Euplectella ya da Venüs’ün çiçek sepeti) arasındaki ilişkiden gelir. Karides çiftler halinde yaşar ve daha küçükken süngerin içine girer. Sonunda süngerden çıkamayacak kadar büyür. Süngerin içinde yaşamını sürdürür, çünkü o da besinini sudan süzerek alır. Böylece içine karides tutsak olmuş sünger Japonlar tarafından yaşam boyu sadakatin simgesi sayılır ve evlenme hediyesi olarak verilir.
Süngerin düşmanları dostlarına oranla çok azdır. Soğuk ve ılıman kuşak denizlerinde, deniz yıldızı ve deniz sarmaşığı süngerin düşmanlarıdır. Tropik denizlerde ise, bazı balık ve deniz kestaneleri süngeri kemirir ya da parçalarlar. Deniz kaplumbağaları da arada bir süngerden büyük parçaları ısırarak koparır. Ama çoğunlukla, iğne şeklindeki spikülleri ve bazı türlerin zehirli salgıları ile süngerler düşmanlardan korunurlar.
SÜNGERİN YARARLARI
Görünüş güzelliğinin yanı sıra süngerler çok yararlıdır. Günümüzde çoğu yerlerde yapay süngerler kullanılmasına karşın, doğal süngerlere olan istek azalmış değildir. Doğal sünger hiç damlatmadan daha çok suyu tutar, temizlenmesi kolaydır ve daha ağır işte daha uzun süre dayanır. Bu nedenle boyacı, cam silici ve seramikçiler doğal süngerleri yeğlerler. Yüzyıllardır banyolarda ve yıllardır otomobil temizliğinde kullanılan sünger günümüzde ilaç endüstrisi ve hücre dirim bilimcileri (biologlar) tarafından da kullanılmaya başlamıştır. Bir çok deniz omurgasızında olduğu gibi, süngerin de alışılmış anlamda savunma aracı yoktur. Süngerler ne kavga edebilir ve ne de kaçabilirler. Bu nedenle süngerler zehirli ya da zehirsiz çok güçlü sıvılar salgılar. Bu sıvıların bazı insan hastalıklarının iyileştirilmesinde kullanılması, ilaç endüstrisinin yeni bir umudu ve beklentisidir.
Aynı zamanda, hücre düzeyinde yaşamın gizlerini çözmek için bilim adamları süngere her gün daha çok zaman ve dikkatlerini ayırıyorlar. Sünger hücrelerinin hareketleri, karşılıklı ilişkileri ve diğer ayrıntıların incelenmesi insan hücresinin evrimi ile ilgili bigilerin tamamlanması yönünden çok yararlı olmaktadır.
Günlük yaşamımızda çok çeşitli amaçlarla kullandığımız süngerden ayrıca ilaç üretiminde yararlanılması, hücre yapısında çok değerli bilgiler elde edilmesi, doğanın insanoğlu için ne denli bitmez tükenmez bir kaynak olduğunu birkez daha kanıtlamaktadır.
12 Temmuz 2007
Akciğerlerde, hava keselerindeki hava bulunan O2 kana, kandaki C02 hava keselerine geçer.
Dokularda, kanda fazla olan 0 dolu sıvısı aracılığı ile hücrelere, CO2 ise hücrelerden kana geçer.
Canlylarda, solunum organlarıyla alınan 02, kan tarafından (karasal böcekler hariç) dokulara taşınır.
02 ve COz, kan sıvısında erimiş halde veya alyuvarlarda ta?ynyr. Hayvanlaryn kanında O2 ve CO2 taşıyıcı, solunum pigmentler denilen boya maddeleri vardır. Solunum pigmentleri ortak özellikleri 02 ile tersinir reaksiyon girebilmeleridir.
Omurgalylarda, alyuvarlarda bulunan bu pigmentler, omurgasız hayvanlarda genellikle plazmada bulunur. Organizasyon arttıkça 02 ihtiyacı artmış, buna bağlı olarak kanın, 02 taşıma kapasitesi de artmıştır.
SOLUNUM PIGMENTLERI
Solunum pigmentleri çoğunlukla demir taşıyan organik moleküllerdir. Hemosiyaninde bakır bulunur.
Hemoglobin alyuvarlarda toplanması kanan oksijen taşıma kapasitesini artırmıştır.
Oksijen Taşınması
Akciğerlerden difüzyonla kana geçen O2, alyuvarlarda bulunan hemoglobin ile birleşir.
Hemoglobin + 02 Oksihemoglobin (Açık kırmızı)
Oksihemoglobin halinde alyuvarlarla dokulara ta?ynyr. Dokularda O konsantrasyonu ay olduundan, oksihemoglobin O2 ve hemoglobine ayrışır.
Oksihemoglobin O2+ Hemoglobin
Serbest kalan 02 difüzyonla doku sıvısına, oradan da hücrelere geçer.
C02 ‘nin Taşınması:
Karbondioksitin çoğu, bikarbonat iyonları (HCO3 ) halinde plazmada taşınır. Bir miktar CO2, kan plazmasında çözünmüş halde taşınır. Ayrıca hemoglobinle birleşmiş halde (karbomino hemoglobin) de bir miktar CO2 taşınır.
Solunum sonunda oluşan CO2, difüzyonla doku sıvısı aracılığı ile kana geçer. Kana geçen CO2 alyuvarlara girer. Alyuvarlarda:
Karbonik anhidraz
CO2 + H2O — H2CO3 H + HCO3
Karbonik Asit Bikarbonat
Bikarbonat iyonları alyuvarlardan kan plazmasına geçer. Kan plazmasında akciğerlere kadar taşınır. Hidrojen iyonlarını hemoglobin bağlar. Bu şekilde akciğerlere kadar taşınırlar. Akciğerlerde HCO3 tekrar alyuvarlara girer. Hemoglobin Hidrojen iyonlarını bırakıp O2 ile birleşirken, H ile HCO3 birleşir.
HCO3 + H H2COO3 H20 + CO2 Serbest kalan CO2 alyuvarları ve kanı terkedip akciğer alveollerine geçer. (Difüzyonla) Akciğerlerden de soluk vermeyle dışarı atılır. Solunum sistemi ile dolaşım sisteminin çalışma hızı birbirine bağlıdır. Biri hızlanınca diğerinin çalışması da hızlanır.
Sofunum sistemi homeostazinin sağlanmasında görev alan sistemlerden biridir.
12 Temmuz 2007
SİNDİRİM SİSTEMİ HASTALIKLARI VE KORUNMA
Sindirim sistemi hastalıkları ve bozuklukları sırasında ortaya çıkabilecek olan belirtileri şöyle sıralayabiliriz:1 )İştahsızlık,2 )Yutma güçlüğü,3 )Nefes kokması,4 )Geğirme ve regürjitasyon,5 )Hazımsızlık,6 )Pirozis [yanma duygusu],7 )Bulantı-Kusma,
Hematemez-melana,9 )İshal,10 )Kabızlık,11 )Gaz,12 )Karın ağrısı,
İŞTAHSIZILIK:İştahsızlık ,yemek yeme isteğinin azalması veya kaybolmasıdır. İştahsızlık birçok sindirim sistemi hastalıklarında gelişebileceği gibi,sindirim sistemi dış organları bozukluklarında ve psikiyatrik bozukluklarda da oluşabilecek olan bir belirtidir.Bu nedenle iştahsızlığı belli bir hastalığın belirtisi olarak el alıp ,burada teşhise varmak olanaksızdır.Beslenme isteği hipotalamustaki başlıca iki merkez tarafından kontrol edilmektedir.Bunlardan biri Açlık merkezi diğeri ise Tokluk merkezidir.Yeterli bir yemekten sonra doymuşluk merkezi,açlık merkezini baskı altına alarak yemek yeme isteğini bastırır.İştahsızlık birçok sindirim sistemi hastalıklarının ortak belirtisi olabilir.
YUTMA GÜÇLÜĞÜ(DİSFAJİ):Yutma güçlüğünde ,hasta yutma olayı sırasında sıvı yada katı maddenin belli bir noktada takıldığından şikayetçidir.Yutma sırasında ağrının gelişmesine Odinofaji denilmektedir.Etkenleri yerleştiği yere göre ikiye ayrılır:a-Ağız Yutakb-Özafagustan kaynaklanan yutma güçlüğüdür.
Ağız-Yutak Bölgesinden kaynaklanan yutma güçlüklerinin etkenleri de şunlardır:Dilde gelişen iltihaplar,bademcik iltihapları,yutak iltihapları,dil ülserleri,kabakulak boyun lenf bezlerinin aşırı büyümesi ,tetanos,tiroit bezi iltihapları,kuduz,miyastenia gravis,Sjörgen sendromu.
Yemek borusundan kaynaklanan yutma güçlüklerini ise öyle sıralayabiliriz:Özafagus İltihapları,Özafagusta yabancı cisim,özafagus kanseri,hiatus hernisi,özafagus divertikülü, özafagusun nebde darlıkları,Sjögren sendromu,Hipertiroidizm,aorta anevrizması,kalpte sol atriumun büyümesi,akalazia ve Plummer-Vinson sendromu.
NEFES KOKMASI:Çeşitli etkenleri vardır fakat en sık görülenleri diş çürükleri ve ağız sağlığını iyi korunmamasıdır.Diğer etkenler:Diş etlerinde,burunda,sinüslerde gelişen iltihaplar,bademcik enfeksiyonları,akciğer iltihapları,üremi ile seyreden böbrek hastalıkları ve şeker hastalığı sırasında gelişen ketonemi sırasında da nefes kokabilir.
GEĞİRME VE REGÜRJİTASYON:Geğirme ,mide ya da özafagusdaki havanın karın kaslarının kasılmasıyla zorlu bir biçimde ağızdan çıkartılması olayıdır.Geğirme sıklıkla mide ülseri ,midenin kardia bölümü bozuklukları ya da safra yolları ve kesesi hastalıklarında rtya çıkan bir belirtidir.
Regürjitasyon ile kusma birbirleriyle karıştırılan iki belirtidir.Regürjitasyonda ,mide ya da ozafagusdaki besin maddelerinin karın kasları kasılmaksızın ,herhangi bir zorlama olmaksızın,adeta kendiliğinden ağız boşluğuna gelmeleri olayıdır.Midenin aşırı dolu olması ,özafagusda gelişen anormal darlıklar regürjitasyona neden olur.
HAZIMSIZLIK:Hazımsızlık ,yemek yedikten sonra mide bölgesinde hissedilen bir rahatsızlık hazımsızlık olarak tanımlanmaktadır.Nedenleri psikolojik olabildiği gibi bazı durumlarda tanımlanamamaktadır.Bazı hazımsızlıklar ise belli kesin maddelerinin yenilmesinden sonra ortaya çıkmaktadırlar.Bu gibi durumlarda yakınmaya yol açan maddeler yenilmemelidir.Mide ülserinde ,mide kanserinde gastritlerde,safra kesesi ve yolları hastalıklarında hazımsızlık gelişmektedir.
PİROZİS-YANMA HİSSİ:Pirosiz ,göğüs kemiği altında ya da epigastrium bölgesinde hissedilen bir yanma duygusudur.Bu duygu,özofagusun mideye yakın bölümünün mideden özofagusa geri gelen ve midenin asidiyle temas etmiş olan besinlerin özofagusun bu bölgesindeki mukozayı uyarmasına bağlıdır.Bu uyarı bölgedeki özofagus kaslarını şiddetli bir kasılmaya yönelterek,ağrıya neden olmaktadır.hamilelik sırasında oran % 42-48 oranlarına çıkmaktadır.Alkol ve aspirin gibi bazı maddelerde pirozise neden olmaktadır.
BULANTI-KUSMA:Bulantı ve kusma yalnızca sindirim sistemi hastalıklarını ilgilendiren bir belirti değildir.Vücutta gelişen çeşitli hastalık ve bozukluklar bu iki belirtiye yol açabilirler.Mide bulantısı karşı konulmaz bir kusma duygusudur.Kusma ise mide içindeki maddelerin karın kaslarının kasılmasıyla zorlu bir biçimde özofagus yoluyla ağıza yada ağızdan çıkartılmasıdır.Bulantı ya sıklıkla kusmaya öncülük eder ya da onunla birlikte gelişir. Bulantı ile birlikte terleme,solukluk,aşırı tükürük salgılama,kalbin yavaş atması(bradikardi), tansiyonun düşmesi (hipotansiyon) ve iştahsızlık gibi bozukluklar eklenebilir.
Kusma eğer uzun sürmüşse,dışarı atılan mide salgıları nedeniyle vücut aşırı Su, Asit ve Potasyumkaybetmiş olur.Su kaybı,Hipovolemi denilen kan hacminin azalması-na ;hidroklorik asit (HCl) biçimindeki asit kaybı ,Alkalozdenilen vücut sıvılarının alkali tarafa kaymasına potasyum kaybı ise ,Hipokalemidenilen vücut sıvılarında potasyum azalmalarına yol açmaktadır.Bunların her biri ise tek başına insan organizmasının hassas dengesini olumsuz biçimde etkileyebilmektedir.Hatta ölüme bile yol açabilmektedir.Sürekli ve şiddetli kusmaları sırasında ,özofagusun son bölümü ile midenin kardia bölümü içeren yırtıklar gelişebilmektedir.Kusma sırasında yanlışlıkla nefes alındığında,solunum yollarına ve akciğerlere besin artıkları kaçabilir.Buna bağlı olarak da Aspirasyon pnömonisidenilen bir zatürree çeşidi gelişebilir.
Kusmaya neden olan çeşitli etkenler şunlardır:Sindirim sisteminin tahriş olması,sindirim kanalındaki iltihaplar,ülserler,darlıklar,tıkanmalar,pankreasta gelişen iltihaplar,safra kesesi ve yollarını ilgilendiren iltihap ve tıkanmalar,periton zarının iltihaplanması(apandisit),sindirim kanalındaki kanamlar ve buna benzer bir çok etken vardır.
HEMATEMEZ-MELENA ( KAN KUSMA-DIŞKIDA KAN ÇIKMASI )Hematamez , kan kusma durumuna verilen addır.Dışkının katran gibi siyah çıkması durumuna ise melena adı verilir.Bunun dışında dışkıda taze,kırmızı kan da saptanabileceği gibi yalnız kimyasal reaksiyonlarla ortaya konabilen kan da dışkıya karışmış olabilir.
Hematemezde kusulan kan,eğer kırmızıysa kanamanın çok yeni olduğu düşünülmelidir çünkü bir süre kalan kan midedeki HCl nin etkisiyle kahve telvesi görünümü kazanır.Bunun sonucu da hematemezde çıkartılan kan kahve telvesine benzer.Hematemezi yaratan etken sindirim kanalından kaynaklanabileceği gibi üst solunum yollarındaki bir kanamadan kaynaklanan kanın yutulmasıyla oluşabilir.
Hematemez oluşturan etkenleri kaynaklarına göre şöyle özetleyebiliriz:
Yutulmuş kan:Burun kanaması,dişeti kanaması,hemoptizi kanının yutulması
Özofagus kaynaklı:Özofagus ülserlerinin kanması,özofagus tümörlerinin kanaması,özofagusun yabancı bir cisimle yaralanması ,Mallory-Weiss sendromu .
Mide kaynaklı:Kanayan mide ülserleri ,kanayan gastritler,hiatus hernisi,mide tümörleri.
Duodenum kaynaklı:Duodenum ülseri,duodenum tümörleri ,safra taşlarının duodenuma düşüp burayı zedelemeleri.
Diğer etkenler: Çiçek hastalığı,sifilis,sarı humma,sıtma,kolera,hemofili,skorbüt,K vitamini eksikliği,sindirim kanalı ameliyatları,sindirim sistemi etkileyen delici ya da küt yaralanmalar.
Melena ,dışkıda kan çıkması olayına denir.Hematemeze yol açan tüm etkenler melenaya yol açabilir.Bunun dışında tifo,incebağırsak tümörleri incebağırsakları besleyen bazı damarların tıkanması ,bağırsakların yaralanması da melenaya yol açabilir.Diğer etkenler kaynaklandıkları bölgeye göre şöyledir:
İncebağırsaklar:Ülserler,tifo,yaralanmalar,damar tıkanıklıkları.
Kolonlar:Kolon kanseri,dizanteri kolitis ülseroza,kolon tüberkülozu,polipler,damar tıkanıklıkları.
Rektum:Polipler,Rektum kanseri,sifilis ya da tüberküloz ülserleri,yaralanmalar,rektum iltihabı (proktis).
Diğer etkenler:Kolera ,sarı humma,skorbüt,K vitamini eksikliği
KABIZLIK:Kişinin 3-4 günde bir zorlanarak,az sayıda ,genellikle küçük yuvarlak kitleler halinde dışkılaması durumudur.Kabızlık oluştuğunda ,buna baş ağrısı ,iştahsızlık,dilde paslanma gibi ek belirtiler de eklenir.Kabız kimseler,dışkılama sırasında aşırı derecede ıkındıklarından,hemoroid riskiyle daha fazla karşı karşıyadır.Sıklıkla da kabızlıkla ve hemoroid bir arada görülür.
Kalınbağırsakların işlevleri büyük ölçüde otonom sinir sisteminin denetimi altındadır. Kalınbağırsaklarda ileriye doğru olan hareketler yeterli şiddette değil ise kabızlık gelişmemesi için hiçbir neden kalmamaktadır.Etkenleri:Bazı kötü alışkanlıklar,beslenme ve yaşam tarzı uygunsuzluklarıdır.Bedensel yönden hareketsiz bir yaşantıya sahip olan kimselerde, bitki kökenli besinlerden fakir bir beslenme rejimi uygulayan kimselerde kabızlık belirtisinin ortaya çıkmaması için hemen hemen hiçbir neden yok gibidir.Kabızlığı yok etmek için bu davranışlarda kaçınmamız gerekmektedir.
Kabızlıkların bir bölümü ise vücutta gelişen bazı hastalıkların bir ortak sonucu ,bir belirtisi olarak karşımıza çıkmaktadır.bu hastalıkların bazıları şunlardır:Ateşli hastalıklar,bazı infeksiyonlar,apandisit,Peritonit,pilor stenozu ,menenjit,bazı sirozlar,kolon kanseri,iritabl kolon (spastik kolon),megakolon,atonik kolon,kalsiyum azlığı,potasyum azlığı,B1 vitamini azlığı,hipotirodizm,hiperparatiroidizm,Parkinson sendromu,kurşun zehirlenmesi,morfinin zerki,bağırsak tıkanması gibi.
Rektumda gelişen nedbe darlıkları hemoroidler,anüs fisürleri,anüs fistülleri,anüs apseleri varlığında ,dışkılama sırasında şiddetli bir ağrı oluştuğunda hastalar dışkılamamaya çaba gösterirler,bu da kabızlığa yol açar.
İSHAL(DAİRE)İshal ,dışkının bağırsaklardan hızlı geçmesi ve çok sulu olarak çıkartılması durumuna verilen addır.Kalınbağırsaklardan geçen besin artıklarından fazlalık suyun geri emilmesi,özellikle çıkan ve yatay kolonlarda gerçekleştirilmektedir ve dışkı içinde günde 100 ml kadar suyun atılması normal sayılmaktadır.
İshaller,ani ve müzmin olmak üzere başlıca iki grupta incelenebilir:
Ani (akut) ishaller:1-Viral gastroentrit:Çeşitli virüslerin neden olduğu sindirim kanalı iltihaplarında halsizlik ,kas ağrısı ,iştahsızlık,bulantı ve kusmayla birlikte ishal de gelişir.Genellikle ateş ortaya çıkmaz.
2-Stafilokoklara bağlı ishaller:Stafilokok denilen bazı bakteriler ,besin maddelerine bulaştıklarında burada ürerler ve Enterotoksindenilen bir zehir maddesi üretirler.Stafilokokların besinlere bulaşması genellikle derideki ve özellikle ellerdeki yaralardan ya da kirli ellerden olmaktadır.Stafilokokların bulaşmış olduğu besin maddesini yemiş olan kişide ,1-6 saat sonra kanlı bir ishal gelişir.Hastada bulantı ,kusma,karında kramp tarzında ağrı da gelişir.Besinlerin temiz koşullarda hazırlanıp korunması gerekmektedir.
3-Koleraya bağlı ishal:Vibrio kolera ile bulaşmış besin maddelerini yiyen kimselerde1-3 gün sonra şiddetli ,kansız bir ishal gelişmektedir.Çıkartılan dışkı,yıkanmış pirinç suyu gibidir.Hasta aşırı miktarda su kaybeder.İshal sırasında karında kramp tarzında ağrılar da gelişir.
4-Dizanteri ishalleri:Dizanteri ishallerinde çıkartılan dışkı kanlı ve cerahatlidir.Şigella dizantesi;Şigella fleksneri ,Şigella solei,Salmonella paratifoadlı bakteriler,Giardia lamblia,Balantidium koli,Entemoeba histolitka ,Trikomonas himinis adlı protozoalar dizanteri etkenleridir.
B)Müzmin (kronik) ishaller:1-Aralıklı ortaya çıkan ishalleri şöyle sıralayabiliriz:İritabl koln (spastik koln),karsinoid tümörleri paratiroit hormon yetersizliği, böbreküstü bezi korteksi yetmezliği,hipertiroidizm pernisiyöz anemi,müzmin pankreas iltihabı,fibrokistik hastalık,nontropikal spru,Crohn hastalığı ,Kolitis ülseroza,bağırsak tüberkülozu.
2-Sürekli ishaller ise şöyle sıralanabilir:Whipple hastalığı ,bağırsak fistülleri ,bazı
safra kesesi ya da yolları hastalıkları.
İshallerde uygulanacak olan ilkyardım,hastaya bol miktarda su içermektedir.Böylece
Vücut ishalle kaybettiği suyu yerine koyabilecektir.Uygulanacak asıl tedavi ise,ishal
Oluşturan etkenin saptanıp ,ortadan kaldırılmasıdır.
GAZ:Sindirim kanalındaki gaz başlıca üç kaynaktan kaynaklanmaktadır.Bunlardan ilki yemek yerken yada su içerken bir miktar havanın da yutulmasıdır(aerofji).İkincisi bağırsaklarda normal olarak bulunan bazı bakterilerin karbondioksit,metan ve hidrojen gazı üretmeleridir.Üçüncüsü ise kandaki bazı gazların ve özellikle de azot gazının bağırsak boşluğuna geçmesidir.Bu gazların bir bölümü geğirme ile ,bir bölümü yeniden kana karışarak bir bölümü de anüsten geçerek ,bağırsak kanalından uzaklaştırılmaktadır.Hidrojen, karbondioksit ve metan gazlarının büyük bir bölümü bağırsak boşluğundan kan geçtikten sonra,bakterilerin bazı gazları özellikle ,hidrojen gazını kullanmalarını engellediklerinden,bağırsaklardaki hidrojen gazının artmasına neden olurlar.
Sinirli kimselerde,sürekli sakız çiğneyenlerde hava yutma daha fazla olmaktadır.Bu da gazdan yakınmaya yol açmaktadır.Burun tıkanıklığı ve bazı damak ve diş bozuklukları olan kimseler yemek yerken ya da su içerken normalden daha fazla hava yutarlar.Bu gibi bozuklukların tedavi edilmesi gaz oluşumunu engelleyebilir.Hızlı ve çok yemek yemek,yemekler içersinde fazla miktarda içki çimek aşırı hava yutulmasında rol oynamaktadır.
KARIN AĞRISI:Karın ağrılarının başlıca iki etken vardır:Bunlardan ilki periton içi nedenlerden kaynaklanan karın ağrıları ,ikincisi ise periton dışı etkenlerden kaynaklanan ağrılardır.Karın ağrılarının etkenleri şunlardır:
?Periton içi nedenlere bağlı karın ağrıları:
·Periton:1-Bakteriyel peritonit a)Mide,safra kesesi ve bağırsak delinmeleri, b)Peritonun kan yolu ya da diğer bazı yollarla taşınan tüberküloz,streptokok,pnömokok ve diğer bazı mikroorganizmaların etkisiyle iltihaplanması.
2-Kimyasal ya da nonbakteriyel peritonit:Yumurtalık kistlerinin patlaması ,mide ülserinin delinmesi,safra kesesinin delinmesi.
·Karın içindeki içi dolu organlar:1-Karaciğer iltihabı (hepatit),2-Karaciğer apsesi, 3-Pankreas iltihabı(pankreatit),4-Dalak apsesi
·Karın içindeki içi boş organlar:1-Peptik ülserler,2-Apandisit ,3-Kolesistit,4-Kolon iltihabı(kolit),5-Crohn hastalığı (Regional enteritis),6-Kolitis ülseroza,7-Gastroentrit(mide ve bağırsakların iltihabı)
·Pelvis organları:1-Endometrit(endometrium iltihabı),2-Tuboovarien apseler, 3-Over(yumurtalık)apseleri,4-Pelvis iltihabı
·Mezenter:1-Mezenter lenf bezlerinin iltihaplanması
?Damarsal kökenli ağrılar:
·İskemiler:1-Dalak infarktüsü,2-Karaciğer infarktüsü,3-Mezenter damarlarının tıkanması,4-Omentum damarlarının tıkanması,
·Periton içi kanamalar:1-Dalak yırtılması,2-Karaciğer yırtılması,3-Dış gebeliklerde damar yırtılmaları,4-Karın içi anevrizmalarının yırtılmaları,5-Mezenter damarlarının yırtılması
?Mekanik tıkanma ya da gerilmelerden kaynaklanan ağrılar:
·Bağırsakların tıkanması ve gerilmesi:1-Tümör,2-Fıtık,3-Bağırsakların dönmesi,4-Bağırsaklarda yapışıklıklar
·Safra kesesi ve yolları:1-Taş,2-Tümör,3-Nedbe darlığı,4-Kist,
·Dalak ve karaciğer:1-Karaciğerin kalp yetmezliği ya da Budd-Chiari sendromuna bağlı olarak,bazen kan hastalıklarına ya da bazı kanserlere bağlı olarak büyümesi. 2-Dalağın genellikle bazı kan hastalıklarına ve kanserlere bağlı olarak büyümesi.
·Pelvis içi organları :1-Over ve tuba apseleri,2-Over kistleri,3-Dış gebelik
12 Temmuz 2007
NEKROZ -Canlı organizmada çıplak gözle veya mikroskupla görülebilen,hücre veya hücre gruplarının ölümüne nekrozlaşma,bu lokal ölüm sonucunda oluşan lezyona nekroz denilir.
Nekrozdaki değişiklikleri başlatan iki temel olay vardır:
1-hücrelerin enzimatik sindirimi
2-proteinlerin denatürasyonları
Ölü hücreler veya ölmekte olan hücrelerden türeyen enzimlerin oluşturduğu hücre sindirimine otoliz denir.
Göç eden lökositlerin lizozomlarından gelen katalitik enzimlerin etkisi ile oluşan hücre sindirimine ise heteroliz denir.
Proteinleri denatürasyonu ile oluşan nekrozakoagulasyon nekrozu;enzimatik sindirim ile oluşan nekroza ise likefaksiyon nekrozu denir.
Nekroz olayları irreversibldır.nekroz bölgesindeki hücreler fonksiyon göstermezler.
Nekroz yapan nedenin hücreye etki yapmasından başlayarak,nekrozun oluşumuna kadar geçen zaman içerisinde oluşan ve morfolojik olarak görülebilen değişikliklere nekrobiyoz denir.
Etken kısa sürede hücrenin ölümüne yol açmışsa nekrobiyoz dönemi gözlenmez.Nekroz olayı hücre ölür ölmez gözlenmez,nekroz gözlenmesi için bir süre geçmesi gereklidir.Nekroz oluşma süresi birkaç dakikadan birkaç güne kadar değişebilir.
Nekroz oluşma süresini etkiliyen faktörler:
1-Hücre ölümüne neden olan etki
2-Etkinin süresi
3-Hücrenin etkene duyarlılığı
4-Hücrenin özelliği
koagulasyon nekrozu ve likefaksiyona nekrozu gözlenmesi için saatler geçmesi gereklidir.
Myocard ınfarctusünde nekroz bulgusu gözlenemez.
Morfolojik değişiklikler:Nekrotik hücrelerin stoplazmasında RNA azalması
Asidlerle zehirlenmelerde temas yerlerinde,maling tümörlerde yalın koagulasyon nekrozu gözlenir.
Makroskobik olarak nekroz alanında kanama olmuşsa koyu kırmızı,olmamışsa soluk sarımtırak bir görünüm izlenir.
Mikroskopik olarak stoplazma daha fazla asidofilik,nukleus kaybı,hücre membranın birkaç gün gözlenir ve daha sonra hücre hayelleri gözlenir.
b-Kazeifikasyon(peynirleşme) nekrozu:En sık tuberkılozda,bazı mantar hastalıkları ve brusellozda da görülebilir.
Tuberkuloz için karekteristik bir bulgudur.
Makroskaopisinde ufalanabilir,sarımtırak renkte,yumuşak peynir görünümünde bir yapı gözlenir.
Nekroz bölgelerinde koagule protein ve lipidli maddelerden(tbc. Basillerinin membranlarından kaynaklanır) oluşan bir görünüm vardır.
Kazeifikasyon nekrozu hidrolitik enzimlerin ortamdaki toksik maddelerle parçalanması nedeniyle uzun süre kalır.
Mikroskopik olarak asidofil granüllü bir madde şeklinde görülür.Basillere duyarlılık yüksek ise küçük yada büyük nekroz odakları;basillere duyarlılık düşükse önce granulom yapıları daha sonra ise granulomların ortasında nekroz odakları gözlenir.
c-Gom nekrozu:
Sifilizin 3. evresinde gom gelişir.Gom bölgesinde önce damardan zengin granulasyon dokusu daha sonra ise ortada koagulasyon nekrozu gelişir.
Makroskopik olarak damar yönünden zenginliği nedeniyle sert,lastik kıvamındadır.Nekroz gelişen odak yuvarlak ve düzgün sınırlıdır.
Mikroskopik olarak eozinofil,granüllü hücreler gözlenir.
Tbcden farkı nekroz alanında damar hayallerinin gözlenmesidir.
d-Balmumu nekrozu: Tifo,pnömoni,çiçek,tifüs,difteri ve kızıl gibi infeksiyonlarda çizgili kaslarda gözlenen nekroz çeşididir.En sık karın kaslarında özellikle rectus abdominisde görülür.
Bunun sonucu olarak bazofili kaybı dolayısı ile eozinofil artışı ve glukojen kaybı nedeni ile hücrede vakuollü görünüm ve bazende kalsifikasyon gözlenir.
Ölüme giden hücrelerindeki değişiklikler piknoz,karyoliziz ve karyoreksisdir.
Piknoz;çekirdek büzüşmesi ve bazofili kaybı olup hücrede gözlenen ilk değişikliktir.Piknotik çekirdek alcian blue kolloidal demiri tutar fakat normal çekirdek tutmaz.
Karyolizis:Kromafin bazofilinin azalmasıdır ve karyoliz genellikle piknozu izler.
Karyoreksis:çekirdek parçalanması anlamında olup genellikle piknozu izler.
Piknotik çekirdek>>>karyolizis veya karyorekzis.
NEKROZ TÜRLERİ
1-Koagulasyon nekrozu:en sık gözlenen nekroz türü olup her tür iskemik olayda karşımıza çıkar.stoplazma proteinlerinin koagulasyona uğraması ile karekterize olup dokunun ana hatları gözlenir,nukleus kaybolur,stoplazma hayal meyal gözlenir.
Koagule hücre en az birkaç gün ana hatlarını korur.
Koagulasyon nekrozu,beyin dışındaki hipoksik ölü hücrelerin karekteristik nekrozudur.örn;MI
Koagulasyon nekrozunun morfolojik yapısına göre çeşitleri:
a-yalın koagulasyon nekrozu
b-Kazeifikasyon(peynirleşme) nekrozu
c-Gom nekrozu
d-Balmumu nekrozu(zenker nekrozu,hyalin nekrozu)
e-Mumifikasyon nekrozu(kuru gangren)
a-Yalın koagulasyon nekrozu:infarktüs bölgelerinde,basilli dizanteride barsak mukozasında,HG zehirlenmesinde böbrek tubuluslarında
makroskopik olarak kas, balmumu görünümündedir.
Mikroskopik olarak sarkoplasmadaki enine çizgiler ve nukleuslar kaybolur.Hücreler homojen asidofilik kitle görünümünde olur.
e-Mumifikasyon nekrozu(kuru gangren):
çoğunlukla alt ekstremitelerde ortaya çıkar.su kaybı ile birlikte damarların daralması sonucu yeterli beslenememe ve dolayısıyla nekroz oluşur.aterosklerotik nedenlerle yaşlılarda,bazen diabetik vaskulopatide,çavdar mahmuzu zehirlenmesinde ve donmalarda gözlenir.
2-Likefaksiyon nekrozu(kollikuasyon nekrozu,erime nekrozu):
dışarıdan gelen enzimlerin etkisi ile oluşan otoliz veya heteroliz sonucunda gözlenir.
Likefaksiyon nekrozu bakteri infeksiyonu için karekteristiktir.
Beyinde hipoksik hücre ölümü ile likefaksiyon nekrozu oluşur.Patogenez ne olursa olsun temelde ölü hücrelerin sindirilmesi söz konusudur.Bu da primer veya seconder olabilir.
Primer LNde nekroz doğrudan doğruya erime ile başlar.beyinde iskemik nedenle oluşan nekrozda(beyinde protein miktarı az olduğu için),amipli dizanteride barsakta amiplerin enzimleri nedeniyle,alkalen madde zehirlenmelerinde temas yerlerinde primer LN gözlenir.
Seconder LNda önce koagulasyon nekrozu daha sonra proteolitik enzimlerin etkisi ilede likefaksiyon nekrozu gözlenir.Tbcden sonra kazeifikasyon odaklarının erimesi ile kavern oluşumu ve daha sonra ise LN oluşur.
3-Yağ nekrozu
a-Enzimatik yağ nekrozu:
akut hemorajik sistitin bir bulgusudur.pankreas enzimlerinin pankreas ve periton boşluğuna serbestleşmesi ile fokal yağ harabiyeti oluşur.
Aktif pankreas enzimleri yağ
Hücrelerinin membranlarında likefaksiyona yol açarak lipaz enzimleri aktifleşir.Aktifleşen lipaz enzimleri yağ hücrelerindeki trigliseritleri parçalar.Açığa çıkan serbest yağ asitleri Ca tuzları ile birleşerek sabunifikasyona yol açar.Sonuçta makroskopik olarak tebeşir beyazı görünümünde hücre kitleleri oluşur.
Mik. olarak nekrotik yağ hücre sınırları gölge halinde gözlenir.soluk bazofililik,düzensiz odaklar gözlenir.
Yer yer yağ hücreleri birleşir.Çevrede özellikle histiositlerin etkisi ile iltihabi reaksiyon oluşur.Zamanla nekrotik hücreler lökositler tarafından sindirilir.Eğer sindirilmezse Ca tuzları ile reaksiyon sonucunda distrofik kalsifikasyon oluşur.
b-Travmatik yağ nekrozu:
Yağ dokusuna rastlayan travmalar etkendir.Bazen canlı dışı fiziksel,kimyasal yada canlı hastalık etkenleri ile de olabilir.En sık kadınlarda meme dokusunda,ayrıca karın ve ekstremitelerde oluşur.
Diabetlilerde insülin enjeksiyonu sonucunda deri altı yağ nekrozu oluşur.
Travma sonucu yağ hücrelerinde yırtılma ve nötral yağlarda serbestleşme sonucu iltihabi reaksiyon(özellikle makrofajlardan oluşan)oluşur.
Oluşan sert granulasyon dokusuna lipogranulom denir.
4-Gazlı nekroz(gazlı gangren)
Etken clostridum welchii gibi gaz yapan anaerob bakterilerdir.Büyük ve derin yaralanmalarda dokuya ımplante olan bakterilerin etkisi ile oluşur.Dokular gaz bülleri içerir,hızla parçalanır ve kötü kokar.ölüme yol açar.
5-Pütrefaksiyon nekrozu(yaş gangren)
nekroz alanına saprofit bakterilerin girerek pütrifikasyon yapması ile oluşur,kokuşmaya yol açar.
Nekrotik dokuya spiroketler,spiriller,fuziform basiller girer ve anaerob doku parçalanması ile pis kokulu,yeşilimsi-siyah renkte erime
alanları oluşur.Kuru gangren bölgesine saprofitlerin girmesiylede oluşabilir.
Etremitelerde,endometriumda,tonsilla scrotumda,drenci düşük çocuklarda ağız ve yanaklarda oluşabilir.
6-Fibrinoid nekroz:
hypersensibitile reaksiyonu olarak bağ dokusunda ve damarlarda görülür.Mikroskopik seviyede küçük odaklar oluştururlar.Damarlar asidofil homojen bir görünüm alır.Bağ dokusunda kollagen doku hastalıklarında(SLE;skleroderma dermatomyozit),damar duvarlarında kollagen doku hastalıkları(poliarteritis nodoza-PAN) ve malign HTda,ayrıca midede peptik ülser tabanında karşımıza çıkabilir.
Fibrin boyası ile(Weigert) boyanır.
Apoptozis:
Çoğunlukla tek hücre veya hücre gruplarını tutan programlanmış ölümdür.
H-E kesitlerde yuvarlak veya oval,yoğun eoizinofilik stoplazmalı ve yoğun kromatin parçaları içeren kitleler şeklinde gözlenir.Apopitotik hücreler komşu fagositik hücreler tarafından fagosite edilirler.Apoptozis genellikle fizyolojik bir olaydır.Apoptozise immun mekanizmalar,virus infeksiyonları ve radyasyon sebep olabilir.
NEKROZUN ETYOLOJİSİ
1-Fiziksel etkenler
a)travma sebebi ile kemiklerde aseptik nekroz oluşur
b)Basınç değişikliği sonucunda caisson hastalığı oluşur.Bunun sonucunda da humerus başında aseptik nekroz gelişir.
c)ısı(soğuk ve sıcak);vücut soğuğa daha dirençlidir.
d)radyasyon(drekt ve indrekt)
e)Elektrik akımı
2-kimyasal etkenler
-Asitler
-Alkaliler
-Kortikosteroidler GİSte nekroza yol açabilirler.
-Alkol
-Üremi
3-Canlı hastalık etkenleri
-bakteriler toksinleri ile hastalık oluştururlar.
-Viruslar hücre DNA ve RNA sına etki ederek o hücrenin metabolizmasında bozukluk oluştururlar.
4-Damarsal etkenler
iskemi sonucunda koagulasyon nekrozu oluşur.
5-Organizmadaki sekresyonlar
midede HCl etkisi ile pankreasda lipazın duktus dışına çıkması nekroz yapar.
6-İmmun bozukluklar
-Akut nekrotizan vaskülit
-Arthus reaksiyonu
NEKROZUN SONUÇLARI
1-Rezorbsion ve rejenerasyon
-Nekrozun küçüklüğüne
-çevredeki dokunun rejenerasyon yeteneğine bağlı olarak yeniden düzelme gerçekleşebilir.
2-Demarkasyon ve Sekestrum
Nekroz alanındaki zararlı maddelerin etkisi ile iltihabi granulasyon dokusu gelişir.Hücrelerde azalma ve liflerde artış sonucu fibröz kapsul oluşur.Oluşan bu demarkasyon çizgisi ile nekrotik alan çevre dokulardan izole edilir.
3-Organizasyon
-Nekrotik alana damarlar ve bağ dokusu girmesi ile alan fagositlerce temizlenir,nedbe dokusu(skar) oluşur.
-Organize dokuya kireç çökmesi sonucu distrofik kalsifikasyon gelişir.
4-Kist yada ülser oluşumu
nekroz alanında erime varsa kist yada ülser oluşur.
12 Temmuz 2007
FOTOSENTEZ
Fotosentez Mucizesi
Dünya, canlı yaşamına en uygun olacak şekilde, özel olarak tasarlanmış bir gezegendir. Atmosferindeki gazların oranından, güneşe olan uzaklığına, dağların varlığından, suyun içilebilir olmasına, bitkilerin çeşitliliğinden yeryüzünün sıcaklığına kadar kurulmuş olan pek çok hassas denge sayesinde dünya yaşanabilir bir ortamdır. Yaşamı oluşturan öğelerin devamlılığının sağlanabilmesi için de hem fiziksel şartların hem de bazı biyokimyasal dengelerin korunması gereklidir. Örneğin nasıl ki canlıların yeryüzünde yaşamaları için yer çekimi kuvveti vazgeçilmez ise, bitkilerin ürettiği organik maddeler de yaşamın devamı için bir o kadar önemlidir.
İşte bitkilerin bu organik maddeleri üretmek için gerçekleştirdikleri işlemlere, daha önce de belirttiğimiz gibi fotosentez denir. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bunların diğer canlılardan ayrıcalıklı olmasını sağlar. Bu ayrıcalığı sağlayan, bitki hücresinde insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar bulunmasıdır. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar.
İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Gerçekte bütün bu işlemleri yapan, bitkinin tamamı değildir, yaprakları da değildir, hatta bitki hücresinin tamamı da değildir. Bu işlemleri bitki hücresinde yer alan ve bitkiye yeşil rengini veren “kloroplast” adı verilen organel gerçekleştirir. Kloroplastlar, milimetrenin binde biri kadar büyüklüktedir, bu yüzden yalnızca mikroskopla gözlemlenebilirler. Yine fotosentezde önemli bir rolü olan kloroplastın çeperi de, metrenin yüz milyonda biri kadar bir büyüklüktedir. Görüldüğü gibi rakamlar son derece küçüktür ve bütün işlemler bu mikroskobik ortamlarda gerçekleşir. Fotosentez olayındaki asıl hayret verici noktalardan biri de budur.
Sır dolu bir fabrika:Kloroplast
Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış thylakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, RNA ve DNA gibi oluşumlar vardır. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise “thylakoid” olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen thylakoid bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Thylakoidler “grana” adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir.
Bunlardan başka kloroplastlarda “stroma” adı verilen ve içinde DNA, RNA ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler.1Fotosentezdeki başka bir önemli nokta da bütün bu işlemlerin çok kısa, hatta gözlemlenemeyecek kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmesidir. Kloroplastların içinde bulunan binlerce “klorofil”in aynı anda ışığa tepki vermesi, saniyenin binde biri gibi inanılmayacak kadar kısa bir sürede gerçekleşir.
Bilim adamları kloroplastların içinde gerçekleşen fotosentez olayını uzun bir kimyasal reaksiyon zinciri olarak tanımlarlarken, işte bu hız nedeniyle fotosentez zincirinin bazı halkalarında neler olduğunu anlayamamakta ve olanları hayranlıkla izlemektedirler. Anlaşılabilen en net nokta, fotosentezin iki aşamada meydana geldiğidir. Bu aşamalar “aydınlık evre” ve “karanlık evre” olarak adlandırılır.
Yeşil bitkilerde fotosentez işlemini yapan, bitki hücrelerinde bulunan kloroplast adı verilen organellerdir. Yukarıda büyütülmüş resmi görülen kloroplast, gerçekte milimetrenin binde biri kadar bir büyüklüğe sahiptir. İçinde fotosentez işlemini yürüten pek çok yardımcı organel vardır. Çok aşamalı olarak gerçekleşen ve bazı aşamaları henüz çözülememiş olan fotosentez işlemi bu mikroskobik fabrikalarda büyük bir hızda gerçekleşmektedir.
Fotosentezin sonuçları
Milimetrenin binde biri büyüklükte yani ancak elektron mikroskobuyla görülebilecek kadar küçük olan kloroplastlar sayesinde gerçekleştirilen fotosentezin sonuçları, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için çok önemlidir.Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar.56 Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır.
Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir. Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamı tehlikeye girebilir. Oysa durum böyle olmaz. Çünkü bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur. Yeryüzünün ısısı da sürekli değişmez. Çünkü yeşil bitkiler ısı dengesini de sağlarlar. Bir yıl içinde yeşil bitkiler tarafından temizleme amacıyla atmosferden alınan karbondioksit miktarı 129 milyar tonu bulur ki bu son derece önemli bir rakamdır.
Atmosfere verilen karbondioksit miktarının da yaklaşık 147 milyar ton olduğunu söylemiştik. Karalardaki karbondioksit-oksijen dolaşımında görülen 18 milyar tonluk bu açık, okyanuslarda görülen farklı değerlerdeki karbondioksit-oksijen dolaşımıyla bir ölçüde azaltılabilmektedir.1
Yeryüzündeki canlı yaşamı için son derece hayati olan bu dengelerin devamlılığını sağlayan, bitkilerin yaptığı fotosentez işlemidir. Bitkiler fotosentez sayesinde atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretirler, oksijen açığa çıkarırlar ve dengeyi sağlarlar. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması için de başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için bitkilerin varlığı şarttır.
Bitkilerdeki besinler fotosentez sonucu oluşur
Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları “karbonhidratlar” olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir.
The brainwork to found GS took place in a lycee called “Galata Sarayı Sultanisi” that time. Ali Sami Bey (afterwards registered as the number 1 founder) Asım Tevfik, Emin Bülent, Bekir Sıtkı, Reşat Şirvani, Celal ibrahim, Tahsin Nihat, Abidin Daver and Refik Cevdet are known as the founders.
On October 1905 a group was formed and named “Galatasaray Terbiye-i Bedeniyye” The purpose as exploined by Ali Sami Yen, was: “Our goal is to play collectively like the English and own a color and a name. And to beat teams not Turkish.”
Anwong candidates like “Gloria” and “Audace” the name “Galatasaray” was chosen.
Researcher Cem Atabeyoğlu states that the name Galatasaray origanated from “Galata Sarayı” meaning the Palace of Galata. After the first match was over with Galatasaray levinning over a greek team 2-0, some spectators were heard referring to the Turkish team as “The Gentlemen from the Palace of Galata.” the founders loved this name and christened the team with this name.
Like its Lycee which holds a very important part in Turkish education, the club Galatasaray has always played and will continue to play a lay role in Turkish social life.
In his book named “Ellinci Yıl” ( The 50 th Anniversary) the number 1 founder of GS, Ali Sami yen tells the story of the first days.
“On October 1 th 1905, when we were in the 5 th grade, we have gathered together with some friends in a literature class teachered by late Mehmet Ata Bey and decided to found a club in Galatasaray. The first members were players like Asım Tevfik Sonumut, Reşat Şirvani, Cevdet Kalpakçıoğlu, Abidin Daver and Kamil. Some Bulgarian and Serbian students both agile and story, also goined us.Asım was chosen as the assistant President and I was chosen as the president.
Asım was chosen as the accountant because of his ability to collect one kuruş from our friends every week. I was the president because I was oiling and inflating the ball. I cared for the ball like a small child. That was all we had. Every day, coming to school I bought pig oil to grease the ball. Once I patched the ball from a piece I’d cut from my shoe. Secing this my presidency.
At those times people were selected to posts according to the effort they were spending for them. Cevdet was washing the uniforms. That was why he was chosen as the assistant president.
Our goal was to play collectively like the English and beat teams not Turkish”
Photo of Atatürk signed by himself on his visit to Galatasaray Lycee.
It is interesting to note that the above letter which was sent by Atatürk to Galatasaray Club president Necmettin Sadak was written only 26 days after the new alphabet was accepted.
This letter is now kept in a special pluce in our museum.
12 Temmuz 2007
Önceki