'Bilim' Kategorisindeki Yazılar

Galıleı Kimdir?

GALILEI KİMDİR?

Galilei 1564 yılında Pisa’da doğdu. Fakir bir asilzade olan babasının tek uğraşı müzik ve matematikti. Vallombrasa manastırında öğrenim gören Galilei’nin aldığı dersler arasında Yunanca, Lâtince ve Mantık önemli yer tutuyordu. Bilimle ilgili derslerden ise hoşlanmadığı anlaşılıyor. Öğretmenlerinin onu tarikata girmeye teşvik etmesi üzerine babası bunu önlemek için Galilei’yi Pisa Üniversitesi’nde tıp öğrenimine başlatır. Bir rastlantı olarak geometri üzerine dinlediği bir konferans, matematiğin tıptan daha ilginç olduğuna onu inandırmaya yetti. Tıp derslerini bir yana itip matematik derslerini kapı aralıklarından izlemeye başladı. Bunu gören yetkililer tıptan matematiğe geçmesine izin verirler. Ne var ki, Galilei parasızlık nedeniyle bir süre sonra öğrenimini bırakmak zorunda kalır. Hayatını Floransa’da ders vererek kazanmaya başlayan Galilei çok geçmeden bilimsel bir ün kazanır, daha 25 yaşında iken eski üniversitesi Pisa’ya matematik okutmanı olarak çağrılır. İki yıl sonra Pisa’yı bırakıp Padua Üniversitesi’ne matematik profesörü olarak geçer.

Tüm yaşamı boyunca kendini bilime adayan ve doğru bildiğini açıklamaktan çekinmeyen Galilei’nin kilise ile er geç başının derde gireceği kaçınılmazdı. Kopernik teorisini teleskopla ispatladığı iddiası yetkililerin sabrını taşırmıştı. 1616’da engizisyon mahkemesi kapalı bir oturumda onu mahkûm etmişti. Fakat baş eğmek şöyle dursun, isyankâr davranışında daha da ileri gidiyordu. 1633’de tekrar fakat bu kez açıktan mahkeme önüne çıkarıldı. Yetmiş yaşında dayanma gücünü kendisinde göremeyen Galilei, dünyanın döndüğü iddiasını bir daha ağzına almayacağını bildirerek tövbe eder. Rivayete göre kendisinden istenen bu vaadi yaparken, bir yandan da “Ama gene de dünya dönüyor” diye mırıldanmaktan geri kalmaz.

GALILEI’NİN FİZİĞE KATKILARI

Kepler, gezegenlerin güneş etrafında çembersel değil, elips biçiminde yörüngeler çizdiklerini, üniform değil değişen hızlarla hareket ettiklerini kanıtlamakla Aristo’cu geleneğin iki önemli yargısını yıkmıştı. Bu geleneğin sağ duyuya da yakın gelen bir diğer ilkesi de cisimlerin hareketi ile ilgiliydi. Aristo pek haklı olarak hareket halindeki bir cisim itilmezse veya çekilmezse er geç durur demişti. Bu hepimizin günlük gözlemleriyle de doğruladığı bir gerçek.

Aristo’nun cisimlerin hareketi ile ilgili görüşü, görünüş çerçevesinde doğru, fakat temelde sakattı. Hareket halinde bir cismin durması itilmemesinden değil, hareketten alıkoyucu bir takım nedenlerin varlığında ileri geliyordu. Ne var ki gerçek dünyada hareketin tan serbest kalması olanaksızdır. Sadece engelleyici kuvvetler azaltılabilir veya hafifletilebilir. Nitekim pürüzsüz yüzeylerde hareketin daha uzun sürdüğünü hepimiz biliyoruz tüm engellerin giderildiği ideal bir durumda hareket halindeki cisimler hareketlerini sonsuza kadar sürdürürler. Fiziğin bu evrensel ilkesini ilk formüle eden Galilei, yalnız Aristo dinamiğini yıkmakla kalmaz, aynı zamanda bilimin görünüşle bağlı kalamayacağını da gösterir.

Galilei, cisimlerin düşme olayını da aynı yaklaşımla ele alır. Hemen herkes bilir ki, atmosferde serbest bırakılan aynı büyüklükteki iki cisimden daha yoğun olanı yere daha erken ulaşır. Burada da gördüğümüz, gözlenen sonucun, düşmenin yer aldığı ortamın etkisinden dolayı görünüşte kalan bir olgu olmasıdır. İdeal bir durumda, (yani düşmeyi engelleyen hiç bir atmosferik etkenin olmadığı tam bir boşlukta) yoğunlukları ne olursa olsun tüm cisimler aynı düşme mesafesini aynı sürede tamamlarlar. Gözlemler düşmenin sabit bir hızla değil saniyede yaklaşık 10 metre artan bir hızla meydana geldiğini göstermiştir.

Galilei böylece fiziğin iki önemli kanununu keşfetmiş olur. Bunlardan ilki “eylemsizlik ilkesi” ikincisi “Cisimlerin Serbest Düşme Kanunu”dur.

GALILEI’NİN ASTRONOMİYE KATKILARI

Galilei’nin astronomi alanındaki katkılarına gelince, bunlar ilk bakışta daha somut ve çarpıcıdır.

1609’da bir Hollandalı gözlükçünün uzak objeleri büyüten bir mercek icat ettiğini öğrenince, hemen çalışmaya koyulur; ışığın yansıma ve kırılma olguları üzerindeki bilgilerinden yararlanarak ilk teleskopu yapar. Aristo astronomisini temelinden çökerten buluşlar birbirini kovalamaya başlar. Ayın yüzeyinin, öteden beri sanıldığı gibi kusursuz ve pürüzsüz değil, kayalıklı dağ ve vadilerle kaplı olduğu görülür. Samanyolu’nun sayısız yıldız kümelerinden başka bir şey olmadığı ortaya çıkar.

Geleneksel öğretinin, gök cisimlerinin yediden fazla olamayacağı iddiası, Jüpiter gezegeninin etrafında Kepler kanunlarına göre dolanan dört uydusunun saptanması ile bir anda geçerliliğini yitirir. Galilei’nin teleskopu, Kopernik’in Venüs’ün ay gibi değişik görünüşler göstereceği ile ilgili iddiasını doğrular.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Şakir Sakızlı

Şakir Sakızlı

GENETİK

Yer yüzünde binlerce farklı tür canlı yaşamaktadır. Bu organizmalar bazı özellikleri bakımından birbirlerine benzerlik gösterirken bir çok özellikleri yönünden birbirlerinden farklıdırlar. Aynı türe ait çeşitli bireyler arasında ve aynı ana babanın yavruları arasında bile görülen bu farklılıklara varyasyon adı verilmektedir. Örneğin; kendi aile bireylerimiz arasında gözlenen boy, zeka düzeyi, göz rengi ve saç şekli gibi özellikler bu tür varyasyonlardır. Bu çeşit belirli varyasyonların yanı sıra kulak memesinin bitişik yada ayrı olması, dilin boyuna kıvrılıp kıvrılmaması, bazı kimyasal maddelerin tadını değişik şekillerde algılayabilme, kırmızı yeşil renk körlüğü, el ve ayak parmaklarının normalden fazla olması gibi pek çok fazlaca dikkat çekmeyen varyasyonlarda bulunmamaktadır. Genetik biliminin amaçlarından birini bazısı morfolojik, bazıları da fizyolojik olan bu tür varyasyonların nedenini araştırmaktır. Öte yandan canlılar arasında bazı benzerliklerde bulunmaktadır. Örneğin; bir mısır tohumundan her zaman mısır, döllenmiş tavuk yumurtasından civciv meydana gelir ve meydana gelen bu yavru bireyler bazı özellikleri ile kendi ebeveynlerine benzerler. Ana baba özelliklerinden yavrularına aktarılması olayına kalıtım denir. Genetik bilimin ikinci amacıda kalıtım olaylarının mekanizmasını açıklamaktır. Bu kısa girişten sonra biyolojik bilimlerinden biri olan genetik bilimini; canlının iç ve dış özelliklerini nasıl kazandığını, ebeveynlerine ve diğer akrabalarına niçin benzediğini doğadaki bitki ve hayvanların gösterdiği sonsuz varyasyonun neden ileri geldiğini açıklamaya çalışan bilimdir diye tanımlıyoruz.

Mendel’den önceki dönemde kalıtım olayı ile ilgilenen araştırıcılar bu çalışmalarında pek başarılı olamamıştır. Onların başarısızlıklarının en önemli nedeni yaptıkları denemeler sırasında organizmanın bütün özelliklerini göz önünde bulundurmaları ve gözlemlerinin kayıtlarını güvenilir bir şekilde tutamamış olmalarıdır. Mendel’in başarısı ise;

Her çaprazlama sırasında yalnızca bir yada birkaç özellik üzerinde durmasından.

Kontrollü çaprazlamalar yaparak gözlediği sonuçların kayıtlarını dikkatle tutmasından.

Çeşitli genetik farklılıkları kontrol eden faktör adını verdiği partiküllerin varlığını kabul etmesinden kaynaklanmaktadır.

Her hangi bir özelliğin kalıtım mekanizmasını öğrenmek için bu özelliğin birbirine zıt iki varyasyonunu ayrı ayrı taşıyan iki ebeveyni çaprazlayıp meydana gelen yavrulardaki varyasyonu yalnızca bu özellik açısından değerlendirmek gerekir.

Yukarıda değinildiği gibi yalnızca bir özellik dikkate alınarak yapılan çaprazlamalara monohibrit çaprazlama, bu olayın kalıtımına da monohibrit kalıtım denir. Mendel bezelyelerle yaptığı çaprazlama deneylerinde bu bitkinin yedi farklı özelliğinin kalıtımını incelemiştir. Bezelye bitkisi nesiller boyu kendi kendisini dölleyerek üretilir. Yani aynı bitki hem anne hem baba olarak kullanılabilir. Bu durumda düz tohum şekline sahip olan bitkiler düz tohumlu bitkileri, buruşuk tohum şekline sahip olan bitkilerde buruşuk tohumlu bitkileri verirler. Bu tür bitkilere saf ırk yada homazigot denir. Mendel’in denemeleri günümüze kadar homozigot iki bireyin çaprazlanmasıyla meydana gelen yavrularda kendisini açık bir şekilde belli eden özelliklere dominant (baskın). Buna karşılık kendini belli edemeyip gizli kalan özelliklere resesif (çekinik) özellikler denilmektedir.

Bir özelliğin organizmanın belirli bir gelişim sürecinde belli koşulla altında ortaya çıkmasını sağlayan ve bu süreci belirleyen bir faktör olmalıdır. Bu belirleyici faktörlere bugün gen adı verilmektedir. Ebeveynlerle yavrular arasında tek bağ eşey hücreleri yani gametler olduğuna göre genler bir nesilden diğerine bu gametlerle taşınmaktadır. Burada akla şu soru gelebilir! Acaba genler gametlerin hangi kısımlarında bulunur? Bu soruya en gerçekçi yaklaşım genlerin çekirdekte bulunduğu tahmin edilir.

Acaba yeni oluşan bireyde erkek ve dişi ebeveynin katkısı eşit midir? Bunu açıklayabilmek için bezelye denemelerinde acaba daha önce erkek olarak alınan bireyin dişi, dişi olarak alınan bireyin erkek olarak alınmış ve çok sayıda deneme çaprazlaması yapılmıştır. Bu çaprazlamalara resiprokal çaprazlama denir. Sonuçların sürekli benzer çıkması ebeveynlerin eşit katkıda bulunduğunu gösterir.

Dominant düz tohum şeklini temsil eden geni D ile, resesif yani buruşuk tohum şeklini temsil eden geni de d ile göstererek ebeveynlerin katkılarını D ve d şeklinde gösterebiliriz. Burada D ve d genleri aynı özelliğin farklı yönlerini temsil eden genler olup bu genlere allel genler denir. Bir yavru annesinden ve babasından aynı allelleri almışsa DD ve dd şeklinde olduğu gibi bu özellik için o bireye homozigot, farklı alleleri alıyorsa Dd bu özellik için bireye heterezigot denir. Heterezigot bireylerde D geni d geninin etkisini tamamen örtmektedir ki bu duruma tam dominantlık denir.

Göz önünde bulundurulan ve incelenmekte olan özellik yada özellikler açısından organizmanın genel görünümüne fenotip bu özellikleri ortaya çıkarttıran gen yapısına ise genotip denir.

D: Düz Tohum

D: Buruşuk Tohum

+ DD x dd >

Genotip: D x d

F1: Dd %100 Düzgün , %100 Heterezigot

Ddx Dd

Genotip: ½ D ½ D

½ d ½ d

F2: ¼ DD , ¼ Dd , ¼ Dd , ¼ dd

Fenotip: ¾ D , ¾ d

3 : 1

Genotip: ¼ DD , ½ Dd , ¼ dd

1 : 2 : 1

Örnek:

Annesi mavi gözlü, babası kahverengi gözlü olan kahverengi gözlü bir erkek kendi genotipinde bir bayan ile evleniyor. Bu evlilikten olmuş olan mavi gözlü kız çocuğu babasının genotipindeki birey ile evlenirse başlangıç noktasındaki anne ve babasının mavi gözlü bir kız toruna sahip olma şansı nedir?

Çözüm:

+Anne >Baba

kk KK (Anne babanın genotipleri)

Genotip

Kk (Doğan çocuğun genotipi)

Kk x Kk (Doğan çocuğun kendi genotipte biriyle evlenmesi)

¼ KK , ½ Kk , ¼ kk (Yapılan çaprazlama sonucu oluşan genotip oranları)

kk x Kk (Mavi gözlü kızın babasının genotipinde biriyle evlenmesi)

½ Kk , ½ kk (Yapılan çaprazlama sonucu oluşan genotip oranları)

Cinsiyet belirlemek için yapılan çaprazlama

XX x XY

½ XX (kız) , ½ XY (erkek)

½ Mavi Göz x ½ Kız = ¼ Mavi Göz , Kız

Geri Çaprazlama (Kontrol Çaprazlaması)

Bu çaprazlamalar genotipi bilinmeyen baskın özellikteki bireyin genotipini belirlemek için yapılır. Baskın özellikteki birey homozigot resesif özellikteki biriyle birkaç kez çaprazlanır. Bu olay az sayıda döl veren canlılar ve sosyal bir varlık olan insanlarda denenmez. Ancak kendi seyrinde olayların sonucuna bakılarak yorum yapılır.

D_ x dd çaprazlaması yapılır. Burada _ yerine yazılacak genin tespiti yapışır yani yapılan tüm çaprazlamalar sonucu baskın karakter gösteriyorsa _ olan yere D, eğer ki yapılan tüm çaprazlamalarda aynı özelliğin resesif genin kontrol ettiği bir karakter ortaya çıkarsa o zaman _ olan yere d yazılır bu şekilde genotipi bilinmeyen baskın karakterde olan birinin genotipi bulunabilir.

Dihibrit Kalıtım:

Bu kalıtım olayında bir birey iki farklı özellik açsından incelenmektedir. Öncelikli olarak bilmemiz gereken şey matematikte kullanılan ve genetikle de doğrudan doğruya faydalınan şu iki prensip bilinmelidir.

Bağımsız olayların sonuçları bağımsızdır. Bir bağımsız olayın bir kez gerçekleşmiş olması daha sonraki şansını etkilemez.

Birden fazla bağımsız olayın aynı anda birlikte olma şansı ayrı ayrı olma şanslarının çarpımına eşittir.

Örnek:

Bezelyelerde düzgünlük buruşukluk üzerine, sarı renk yeşil renk üzerine baskındır. Homozigot sarı düzgün bezelye ile yeşil buruşuk bezelyenin çaprazlanmasıyla oluşan fertler kendileştirilir ise meydana gelecek olan bireylerin fenotip ayrışım oranlarını bulunuz.

Çözüm:

Sarı: S

Yeşil: s

Düzgün: D

Buruşuk:d

SSDD x ssdd

Genotip: SD x sd

Fenotip: SsDd

SsDd xSsDd

SD

Sd

sD

sd

SD

SDSD

SDSd

SDsD

SDsd

Sd

SdSD

SdSd

SdsD

Sdsd

sD

SDSD

sDSd

SDsD

sDsd

sd

sdSD

sdSd

sdsD

sdsd

Sarı Düzgün Sarı Düzgün : 9

Yeşil Buruşuk Sarı Buruşuk : 3

Yeşil Düzgün :3

Yeşil Buruşuk : 1

Heterezigot çaprazlama :

-Fenotip Çeşidi: 2?

-Genotip Çeşidi: 3?

-Kombinasyon Sayısı: 4?

n: Melez özellik sayısı

SSDD: 1

SSDd: 2

SSdd: 1

SsDD: 2

SsDd: 4

Ssdd: 2

ssDD: 1

ssDd: 2

ssdd: 1

Kısa Yol:

SsDd x SsDd

Ss x Ss Dd x Dd

¼ SS , ½ Ss , ¼ ss ¼ DD , ½ Dd , ¼ dd

Sarı - düzgün : 9/16

Sarı - Buruşuk : 3/16

Yeşil - Düzgün : 3/16 Fenotip

Yeşil – Buruşuk : 1/16

1/16 SSDD 2/16 SsDD 1/16 ssDD

2/16 SSDd 4/16 SsDd 2/16 ssDd

1/16 SSdd 2/16Ssdd 1/16 ssdd

Genotip

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Newcomen

NEWCOMEN

Nevcomen (1663-1729) ve Buluşu

İşe yarayan ilk buhar makinesini yapan İngiliz mucit (1712 James Watt’tan önce). Dartmount’da makine ustası olarak çalışırken madenlerdeki suyun atların yardımıyla çıkartılmasının maliyetinin çok yüksek olduğunu düşünerek çalışmalarına başladı. 10 yıllık bir çalışma sonucunda Thomas Savery, Dennis Papi ve Savery’ ın makinelerinden daha üstün bir buhar makinesi yapmayı başardı.

Madenlerdeki suyu yukarı basmakta kullanılan makinesi, pistonu yukarı kaldırmak için buhar basıncından yararlanıyordu. Sonra buhar yukarıda soğutularak yoğunlaştığı (su haline geldiği zaman) atmosferik basınç pistonu aşağıya iniyordu. Bu buluşuyla James Watt’ın verimli buhar makinesini geliştirmesi için temel oluşturdu. (Şekil 1)

Thomas Savery 1698’de kendi buluşu için geniş kapsamlı bir patent aldığından bu buluşu için patent alamayan Newcomen onunla bir ortaklık kurdu. Makinesi uzun yıllar maden ocaklarında toplanan suyun boşaltılmasında ve su çarkları için suyun suyun yukarı taşınmasında kullanıldı.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Şarkiyatçlık

ŞARKİYATÇLIK

Şarkiyatçılık, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasi ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, şarkiyatçılığın temeli “biz-onlar” dualizmine dayanır. Şarkiyatçılık, kendini Batı (occident) denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda şark nosyonunun, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır.

Böyle bir dualizmin kökeninde, maddi bir koşul olarak Avrupa’nın siyaseten ancak Doğu ile çelişki düzleminde, yani Doğu’nun antagonizması olarak gelişebildiği gerçeğini aramak gerekir. Antik çağdaki Grek veya Helen gücünün Perslerle savaşında kendi kimliğini oluşturduğunu varsaymasak bile -ki o zaman Grekler açısından Avrupa veya Batı diye bir fikir yoktu. Antik çağın sonunda farklı barbar boyları ile boğuşan Batı Roma bile yani başkenti Bizans’la sürekli rekabet içerisinde Hıristiyanlığın merkezi olma gayretindeydi. Böyle olmakla birlikte Avrupa, Ortadoğu uygarlığının değişik uzantılarıyla çatışarak kendini şekillendirdi. Şarkiyatçılık tartışmalarında bu siyasi paradigmasal gerçeklik hep akılda tutulmalıdır. Çünkü bu, fikirsel bir oluşumun maddi temelini teşkil ediyor.

Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette şarkiyatçı bakış açısının merkezi bir boyutu, mesela Hegel’in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korku Avrupa’nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu’nun gerilediği 18. ve 19. yüzyılda oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğinin pekiştirmeyi amaçlayan bir rivayettir. Yoksa bahsedilen süreç için her uygarlığın başka bir güç tarafından istila edilme korkusunu kayda değer ölçüde aşan bir algılayış söz konusu değildir.

Doğu ve Batı’nın hangi anlamlara geldiklerini açıklamak şarkiyatçılık tartışmalarını açık bir şekilde ortaya koyabilmek açısından gereklidir. Günümüz yapılanmasına bakıldığı zaman Japonya, Amerika, ve Kanada gibi ülkeler Batı kavramı içerisine girmekteyken, Doğu Avrupa veya Latin Amerika’da yer alan ülkeler Batılı olmayan (Batılı olmaya çalışan) bir mekânı ifade etmektedir. Coğrafi olarak bakıldığında, belirtilen ülkelerin neyin batısı veya neyin doğusu olarak ifade edildiği kafa karıştırıcı hale gelmektedir. Bu durum, bu kavramların açıklanmasında coğrafi referansın yeterli olamayacağını göstermektedir.

Yukarıda yer alan tespit bizi Doğu ve Batı’nın coğrafi mekânının dışında bir kurgu olarak simgeleştirildiği sonucuna ulaştırmaktadır. Edward Said’in Şarkiyatçılık’ı (1978) bu nokta üzerinde durmaktadır. Said, bu kurgunun Batı düşünce tarzından kaynaklanmakta olduğunu, dil ve söylemin kullanımda bulunduğu mekanizmalar aracılığıyla Batı’nın bu işlevi yerine getirdiğini söylemektedir. Bu mekanizmalar aracılığıyla toplumlar çeşitli nitelemelere tâbi tutulmakta değişik kategoriler altında toplanmaktadır (Kahraman ve Keyman, 1998:68). Bunun sonucunda Batılı ve Doğulu nosyonlar hem akademik dilde hem de günlük dilde kullanılmaya başlanmaktadır. Artık; çalışkan, rasyonel ve modern Batılı karşısında durağan, tarihsiz, pasif, despot Doğulu imajı vardır.

Said’in de belirttiği gibi bu kurgu içerisinde Batı; kültür, edebiyat, siyaset, mantık ve bilimi ile doğu mistizminin “saçmalıkları” arasında ayrım oluşmakta, Batı düşüncesinden uzaklaşmak yanlış ölçümler, yanlış kafalar, kötü tasarımlar, özensiz gözlemlerden oluşan Doğu düşüncesine sebep olmaktadır (Alatlı, 1998:85). Bu tasnif, sadece imaj düzeyinde kalmaz, bilgi ile iktidarın birlikte işlediği bir oluşuma işaret eder. Kahraman ve Keyman (1998:66), bu noktadan hareketle global tarihin Batı modernitesinin dünya üzerindeki farklı kimlikleri ötekileştirerek kurduğu hegemonyanın tarihi olduğunu ifade etmektedirler.

Doğulu mu Batılı mıyız? Biz kimiz ve neyiz sorusu, ilk bakışta dorudan bir kimlik sorusu olarak çıkar karşımıza. Ama bunun yanı sıra, başka bir özelliği daha vardır: Birbirini besleyen iki kendiliğin birbirlerinden hareketle benzerliklerini ve farklılıklarını aradıklarını ifade eder; bir şeye benzer ya da o şeyden farklı olmayı, temel bir sorunsal olarak gündeme getirir. Bu nedenle Batılılıktan söz etmeden Doğululuktan ya da Doğululuktan söz etmeden Batılılıktan söz etmek imkansızmış gibi görünür.

Said’in kitabı varlığını böyle bir imkânsızlığa borçlu gibi. Doğu’nun ve Batı’nın söylemsel iç içe geçmişliğini Doğu’ya ayrı bir bütünlük olarak varolma imkânı tanımamasının yarattığı “çıkmazla” boğuşan Edward Said, çareyi adlandırmakta bulur. İmkânsızlığın adını şarkiyatçılık koyar, böylece bir düşünme tarzının isim babası haline gelir.

Edward Said’in Orientalism adlı eseri 1978 yılında basıldığından beri bir çok akademik alanda yeni araştırmalara ve yeni bakış açılarına ilham verdi. Antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, edebiyat gibi alanlarda son 20 yılda “doğu” üzerine yapılan araştırmalarda Said’in katkısı oldukça belirgindir. Özellikle Avrupalı olmayan sosyal bilimciler ve edebiyatçılar için oldukça kışkırtıcı ve teşvik edici bir iddiası olan bu eser toplumlar arası veya kültürler arası ilişkilere bakışımıza yeni bir soluk getirmiştir. Örneğin 1970’lerde doğu-batı ilişkisini gelişme, az gelişmişlik, emperyalizm ve kolonyalizm gibi sosyo-ekonomik kavramlarla irdeleyen birçok sosyal bilimci aslında doğu-batı ilişkisinin kültürel bir hegemonya ile de şekillendiğini ve emperyalizm, kolonyalizm gibi süreçleri önceleyen Oryantalisyt söylemin, yani batının doğuyu Avrupa-merkezci bir şekilde algılamasının bu süreçler üzerinde bugün göz ardı edilemez etkilerinin olduğunu kabul edip, bu kitabın etkisi altında konuyu yeniden incelemeye yönelmişlerdir. Bu nedenle son 20 yıldır çağdaş toplumsal ve siyasal düşüncede diğer kültürleri ve yaşam biçimlerini nasıl algıladığımız üzerine artan bir ilgi görülmektedir.

Said’in kalkış noktası felsefi veya sosyo-psikolojik bir sorundan yani ötekini algılama ve anlama sonsalından kaynaklanmakla beraber, sonuç itibariyle Said düşünce tarihine yönelik ciddi bir iddiada bulunmaktadır: Said’e göre çağlar boyunca batılıların doğulular hakkında her türlü bilgisi ve bu bilginin temsili çarpık, eksik ve yanlış algılamalara dayanır. Ötekini algılama ve anlama sorunsalına özellikle bir tarihçi olarak yaklaşıldığında Said’in önermesi inandırıcı olamayacak kadar kapsamlı ve iddialı bir genellemedir. Dahası Said’e göre, batının doğu fikri her zaman batıyı yücelten ve batının üstünlüğünü yineleyen bir söylemdir. Bu söylem değişen çağlar ve metinler boyunca devam eden, hem düşünsel hem de eylemsel düzeyde ortaya çıkan egemen bir konuma yaslanmaktadır. Batının doğuyla her karşılaşmasında bu iktidar ilişkisi, yani oryantalizm söylemi kendini yeniden üretir. Bu nedenle Said’in anlayışına göre batıda doğuyu yansıtan ve temsil eden her düşünce aslında yanlıştır ve doğru olma imkanı da yoktur. Böylece Said yaptığı büyük genellemeyi bir indirgeme ile irdelemek ister gibidir. Şöyle ki batının (çarpık, yanlış veya eksik) doğu tasarımları ışığında yürüttüğü eylemler Said’e göre kaçınılmaz bir şekilde batının doğuya hakimiyetini pekiştirmeye yöneliktir. Öncelikle Said Oryantalizm söylemini tekdüze, tutarlı ve bütüncül olarak yansıtır. İkinci olarak Oryantalizm tarih-aşırı bir söylemsel bütünlük olarak tanımlanır. Üçüncü olarak Said batının egemen ve üstünlük iddiasını böyle bir pozisyonun olmadığı dönemler için de varsayar.

1978 yılında Said Orientalism’i yayınladıktan sonra artık pek çok şey eskisi gibi olmayacaktı ve olmadı da. Aslında kitaba adını veren Orientalism kelimesi, yıllardır vardı biliniyordu ve kullanılıyordu. Said’in de ayrıntılı biçimde temellendirdiği ve belgelediği şekliyle bu kelime, batı dünyasının, yani Avrupa’nin, Haçlı Seferleri’nden bu yana Şark dünyasını, özellikle İslami Şark’ı, tasvir etmede, var etmede ve temsil etmede kullandığı bir kavramdı. Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı üzere yazarın temel amacı, Batı dünyasının Şark’a nasıl baktığını, onu nasıl algıladığını ve yorumlayıp yeniden “dolaşıma soktuğunu” ele almaktır. Yüzyıllar öncesine dayanan Doğu Batı ayrımı Said’e göre sadece coğrafi bir farklılığın çok ötesine geçmiş Batı kültürünün ürünleri vasıtasıyla imgesel bir farklılığa dönüşmüştü. Doğu, Batı için farklı bir mekan, medeniyet ya da kültür değil, farklı bir “nesne” olagelmişti. Said’in yaptığı iş, 20.yüzyılın sonuna doğru bu nesneleştirme sürecinin hangi sahnede, hangi aktörlerle ve nasıl bir mizansenle tasavvur edilip sahnelendiğini izleyerek senaryoyu kağıda dökmek olarak özetlenebilir: Üründen yola çıkarak hammaddeye doğru bir köküne iniştir. Yüzlerce yıllık kültürel bir birikimin yarattığı akıntılara karşı bu derin nehirde yüzebilme ayrıcalığı iki farklı dünyanın keyfiyetini birden zihninde yaşayan bir usta yüzücüye ait olabilirdi ancak. Bu tam da Lübnan doğumlu Protestan bir ailenin Mısır’da okumuş, A.B.D’de akademisyen olmuş oğluna, Edward W. Said’e göre bir işti. Şarklılık bilincini Batılı tarzda eğitim almış olmasına karşın kaybetmeyen Said, kitabının giriş kısmında şöyle der: bu çalışmadaki kişisel yönelimlerin çoğu, iki İngiliz sömürgesinde geçmiş çocukluğumdan kalma bir “Şarklılık” bilincinden gelir. Bu sömürgelerde (Filistin ve Mısır) ve A.B.D’de gördüğüm eğitim, baştan sona Batı usulü bir eğitimdi, ama derinde yatan o ilk bilinç varlığını hep korudu.

Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşur. Yazarın genel olarak kavramlara açıklık getirdiği amacını ve yöntemini izah ettiği ve gelecek sayfalarda okuyucuyu bekleyen çetrefil problemlere hazırladığı bir hazırlık sınıfı olan Giriş’in ardından, Şarkiyatçılığın kökenini ve uygulama alanlarını ayrıntılı olarak belgeleyen ilk bölüm gelir. İkinci bölüm 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başına gelindiğinde Avrupa’nın siyasi, kültürel ve akademik olarak Şark’a bakışını, ilişkilerini, bilimsel yeniliklerini ve bunların kurumsal yapılanmasını masa üstüne yatırır ve haritasını çıkarır. Üçüncü bölüm ise 20. yüzyılın sonuna doğru Şarkiyatçılığın bugünkü duruşuna ve geldiği noktaya ayrılmıştır.

Giriş bölümünde Said, öncelikle Şark kavramını çözümlemeyi amaçlar. Coğrafi bir bölgeden çok imgesel bir anlam taşıyan Şark, Avrupa’nın karşıt ve öteki imgesi, aynı zamanda da maddi uygarlığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Bundan dolayı Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmelidir. Ancak ondan sonra Avrupa’nın onu nasıl ele alıp yeniden ürettiğini anlayabiliriz. Bu haliyle Şarkiyatçılık sistemli bir disiplin, yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünü olarak karşımıza çıkar. Ancak bu sistemli disiplin, Avrupa’nın görece üstünlüğünü koruyarak Şark’la kurulabilecek makul ve gerektiğinde mesafeli bir ilişkinin varlığını benimser. Bu nedenle Şark araştırmaları, yani Şark üzerinde yazan, araştırma yapan herkesin ortaya koyduğu üretim, iki farklı kültür ve medeniyetin bir araya gelip birbirlerini tanımaya ve anlamaya çalıştıkları masum bir karşılaşmanın, bugünkü popüler deyişle, bir uygarlıklar buluşması yada diyalogunun meşru zemini olamayacaktır, Şarkiyatçılığın tabiatı ve mizacı buna aykırıdır. Bu durum, şarkiyat araştırmalarının ve Avrupa’nın Şark’a yaklaşımının temeline, kaçınılmaz olarak Batı’nın lehine bir egemenlik ve üstünlük konumu oturtur. Böylece Şark’ın ve Şark insanının “biz Avrupalılar” tarafından hazırlanan, gerçekleştirilen, her defasından pekiştirilen kimliği kesinleşir: Şark, ötekidir.

18. yüzyıldan itibaren bu kimlik, Avrupa’nın elinde ve zihninde defalarca yoğrulacak, biçimlendirilecek, yeniden üretilecek ve, Said’in deyişiyle, tekrar dolaşıma sokulacaktır. İki taraf arsında kurulan her ilişki türü, Avrupa’nın üstünlüğünü yitirmemesi önkoşulu ile gerçekleşir. Muhtemel bir ilişkiyi kabul edilebilir kılan tek gerçek budur, bu almalıdır. Said, Rönesanstan bu yana Batılı insanın hiçbir direniş görmeksizin Şark’ta bulunma veya Şark’ı düşünme imkanına sahip olduğu için Şark’ta bulunduklarını, Şark’ı düşündüklerini söyler. Bu “imkan”, 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde kendini farklı bir ortamda yaşatma fırsatı bulacaktır. Bilimsel gelişmeler ve hızlı kurumsallaşma süreci içinde yerini almakta zorlanmayan Şarkiyatçılık, artık üniversitede araştırılan, müzede sergilenen, sömürge yönetimince yeniden yapılandırılan, antropoloji, biyoloji, dil bilim, ırk ve tarih tezleri içinde açıklanan bir Şark’ın ortaya çıkmasını sağlar. Bu gerçek bizi nereye götürür? Said’e göre kültür-bilim-siyaset arasında göz ardı edilemeyecek bir bağın, bağlılığın mevcudiyeti, teorik olarak hepimizin benimseyip düstur edindiği “bilimsel tarafsızlığı” etkileyip lekelemektedir.

Tarihi ve coğrafi kimliğin ötesinde bir başka gerçeklik vardır bu ikiliğin ardında. Çünkü Şark karşısında Batılı, neredeye Homeros’tan beri Şark’a müdahale etmeden duramayan bir medeniyetin temsilcisi ve üyesidir. Bundan dolayıdır ki Doğu’ya olan ilgi siyasi olmakla beraber, bu ilginin altında yatan güç kültürüdür. Şarkiyatçılık ise salt bir siyasi hesaplar yığını ya da emperyalizmin kaba maşası değil, Şark’ı yeniden üretme niyetinin, yönetiminin ve sonucunun ta kendisidir. Bu haliyle de Doğu’dan ziyade batı dünyası ile ilgilidir ve siyasi, düşünsel, kültürel ve hatta ahlaki alt ve üst yapıların iç içe geçtiği bir yumak halindedir.

Said için Şark’la uğraşan herhangi bir yazarın, araştırmacının sorunu, Şark karşısında kendini bir yere konumlandırma zorunluluğundan gelmektedir. Yazar, Şark’ı çerçeveleme, onu temsil etme veya onun adına konuşma biçimini seçerken muhakkak bir dayanak bulmaktadır kendisine. Bu da, daha önce yapılmış çalışmalarla, izleyicilerle, kurumlarla kurduğu bağda ortaya çıkar. Eski Şark’a gönderme yapmak Homeros’ta bile vardır. Öyleyse Şark araştırmaları, temel anlamda “Şark’ın seslendirilmesi, betimlenmesi, gizemlerinin Batı için anlaşılır kılınması” dır. Şark’ın gerçekte nasıl olduğuyla değil, nasıl temsil edildiğiyle ilgilidir. Şark’ın varlığı, onu çeşitli şekillerde temsil etme tekniklerinin kullanılıp Batı tarafından anlamlandırılmasından sonra tasdik edilmekte ve bir kavram halini almaktadır. Böylece elde edilen sonuç, kurumlara, geleneklere, ve üzerinde fikir birliğine varılmış şifrelere dayanan bir Şark’tır.

Said, Şarkiyatçılığın tarihçesini iki döneme ayırır. 18. yüzyılın sonlarına doğru yaşanan dönüm noktası, eski Şarkiyatçılığın sona erdiğine ve yazarın modern Şarkiyatçılık diye adlandırdığı ikinci dönemin başlangıcına işaret eder. Bu dönüm noktası, Napoleon’un 1798 Mısır seferidir. Batı her zamankinden daha bilimsel ve incelikli bir Şark bilgisi üretmeye, daha disiplinli teknikler kullanmaya başlamıştır. İbranicenin kutsiyetine halel getiren ve onu tahtından indiren filoloji çalışmaları, Goethe, Byron, Hugo gibi Şark’ı sanatlarıyla yeniden yapılandıran, hakiki Şark ile, temsili, hayali Şark arasında bir yer edinen sanatçılar, Şark’ı Avrupa’nın iktidar mücadelelerinin sahnesi kılan siyasetçiler, modern Şarkiyatçılığın temellerini atmış oldular.

Said Şark karşısında Batı’nın kendi üstünlüğünü kurma arzusuna dayandırdığı bakış açısının temelinde kökleri Bacon’a kadar uzanan bir temanın izlerini bulur. Bilgi-güç ilişkisidir bu tema. Bundan dolayı Alfred James Balfour’un 1910 yılında Avam Kamarası’nda Mısır ile ilgili olarak yaptığı konuşma Said’in Şarkiyatçılık söylemini kültür-siyaset ilişkisine dayandırarak çözümleme yolunu haklı çıkarır niteliktedir. “Çünkü onu (Mısır’ı) biliriz,” der Said, “o, bir bakıma biz onu nasıl biliyorsak öyle var olur. Bir tarafın kendisini yönetebilme becerisi ve tecrübesi, diğer tarafın ise bu beceriden mahrum olması, bilgi-iktidar prensibine aşikâr bir gönderme içermektedir. Çünkü bilgi, yönetebilme becerisini, bu beceri de “öteki” karşısında doğal bir üstünlüğü getiri kuşkusuz. Said bu saptamayı, “İngiltere Mısır’ı biliyor; Mısır, İngiltere’nin bildiği şey; İngiltere Mısır’ın kendi kendini yönetemediğini biliyor; bunu Mısır’ı işgal ederek kesinliyor,” formülüyle sıraya koyar ve okuyucuya sunar. Şark’ın ötekiliği ve ötekileştirilmesi süreci, bilginin getirdiği gücün verdiği enerjiyle meydana gelmiştir. Said’e göre, bir “bilgi nesnesi” olarak Şark, bu tür irdelemeler karşısında “savunmasızdır.

Şark’ın nesneleştirilmesi ve katlanarak büyütülen bilgisi yoluyla “Şarklaştırılması”, yani tek tip haline indirgenmesi, Şarkiyatçılığın ana düşüncesini oluşturur. Bir yandan nesneleştirilen, bir yandan basmakalıp haline getirilen Şark, kendi hakikatinden koparılarak “temsili” birikimliğe büründürülür, Batı’nın ürettiği bir “bilgi” kıvamına getirilir, sonuç olarak her defasında bu mevcut bilgiye dayanarak, yeni nesiller yeni “bilgiler” üretir. Ancak hammaddenin özü değişmez, sadece ortaya çıkan ürün çeşitlenir. Bu tür bir üretim tarzı, Avrupalı insanın kafasında yıllarca var ettiği, beslediği, kimi zaman korktuğu, kimi zaman nefret ettiği, küçük gördüğü, meraklandığı bu imge, dolaylı olarak otoritede ve devlet aygıtında da kendisini gösterir. Şark’a ilişkin en değişmez ve beylik ifadelerden birisinin, bu yoldan geçerek İngiliz yönetici zihniyetinde kendini nasıl gösterdiğini Said, şöyle örneklendirir:1882 ve 1907 yılları arasında İngiltere’nin Mısır’daki temsilcisi olan Cromer Lordu Evelyn Baring, Batılı zihniyet ile şarklı zihniyet arasında, tecrübelerine dayanarak yaptığı karşılaştırmada, Avrupalı insanın sağlam akıl yürütmesi, belirsizlikten kaçınması, doğuştan mantıkçılığı, doğası gereği kuşkuculuğu, bir önermenin doğruluğunu kabul etmek için önce kanıt istemesi gibi saygın özelliklerine karşın, kesinlikten nefret eden zihniyeti, pitoresk sokaklara benzeyen simetri yoksunu aklı, fena halde zayıf mantık yetisi, bıktırıcı ve muğlak ifadeleriyle bir Şarklının ne kadar farklı olduğunu “bilimsel” bir biçimde ortaya koyar. Öyle anlaşılıyor ki Cromer’a göre, o güne kadar bir Descartes çıkartamamış olan Şark, üstelik Avrupa’nın çıkardığı Descartes’tan da bi-haber olmakla, kartezyen düşünmenin nimetlerinden yoksun olmanın bedelini, Mısır’ın İngiltere tarafından yöneltilmesi gerektiği gerçeğini sineye çekerek ödemeliydi ve ödemekteydi.

Avrupa’nın Şark’a ilişkin bu kavrayışının oluşumu uzun bir dönemi kapsar. Said, Cromer’da bir örneğini gördüğümüz zihniyetin, sık sık bu “güvenilir bilgi dağarına” baş vurulmasının, yerleşik Şarkiyatçı görüşün sürekli olarak nesilden nesile aktarımının altında, insanın kendisi gibi olmayanı daima farklı görme ve “ötekileştirme” tavrının yattığını söyler. Sınırlar bir kere çizildikten sonra geri dönüş artık çok zordur. Ancak bu farklılığın bir şekilde beslenmesi ve gelişmesi gerekir. Bu da 18. yüzyılın ortalarından itibaren Şark’a ilişkin bilginin düzenli olarak artmasıyla gerçekleşti. Bu bilgi yığınağına devamlı olarak ebedi bir üretim de ekleniyordu. Öte yandan Batı’nın son iki yüzyılda “ çok daha güçlü” olması kaçınılmaz sonu kesinleştiren en önemli etken oldu. Batı hem bilgi hem de güç sahibiydi. Avrupa’nın elindeki bilgi ve güç, Şark’ı “akıl dışı” ve “farklı” yaparken, Avrupa’yı da “normal” ve “aklı başında” kılmaktaydı.

İşte tam bu noktada, Said’in en can alıcı iddiası gün yüzüne çıkıyor. Bilgi-güç ikilisinin birbirini doğal olarak besleyen ortaklığının doğurduğu sonuç, aslında bir yeniden yaratış sürecidir. Batı’nın Şark’a ilişkin ürettiği bilgiler yığınını anlamlı ve düzenli bir sınıflandırmaya tabi tutması, “disipline etmesi”, Said’in değişiyle bir kültürel güç uygulanmasıdır. Bu şekilde Batı Şark’ı, Şarklıyı, ve o dünyayı yaratmaktadır. Böylece Batı’nın ıslah etmesi gereken bilgilerden oluşan bir çalışma alanı, yani Şarkiyatçılık ortaya çıkar. Doğu, insani değil, bilimsel nedenlerle incelenmeyi hak eden bir araştırma alanıdır. Bu gerçeğin en dikkat çekici tezahürü, Şarkiyatçılığın hem kurumsal bakımdan hem de içerik bakımından hızla geliştiği dönemin, Avrupa’nın Afrika ve Asya’daki hızlı yayılma dönemiyle çakışıyor olmasıdır. “Böylece paylaşılan sadece toprak olmadı”, der Said. Aynı zamanda onun Şarkiyatçılık adını verdiği “düşünsel bir güç” de paylaşılmıştır.

Bu iki yönlü paylaşımın zihinsel bir proje olmaktan çıkıp da tarihte vücut bulduğu zaman Napoleon’un 1798 Mısır istilasıdır. Siyaset ile kültürün birbirini işler kıldığı ve desteklediği bu sistem, hem kuruları hem de aktörleri bakımından Said’in, “gerçekliğin siyasi tasavvuru” olarak tanımladığı Şarkiyatçılığın eliyle, “biz” olan Avrupa ile, “onlar” olan Doğu arasındaki maddi ve insani farkları daha da keskinleştirmek amacına hizmet etti. Ancak buradaki mesele ilk bakışta görünenden daha derinlere inerek Doğu-Batı ayrımının daha soyut daha kapsamlı ve tamamen öze ilişkin bir sorunun parçası olarak değerlendirerek, asıl büyük sorunun tartışılacağı zemine geçiş sağlıyor. Said tarafından “temel düşünsel mesele” olarak ilan edilen bu tez, dünyadaki toplumların tarihsel, kültürel, geleneksel, ve hatta en ciddi ayrımlardan biri olarak- ırksal farklılıklarıyla bölünebilmesini onaylamaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Diyelim ki makul ve olabildiğince masum bir bölümlemenin yapılabileceğine inandık ve razı olduk, o halde bunun ardından doğabilecek problemlere, Said’in deyişiyle “insanca göğüs germek” mümkün olabilecek midir? Bu tür bölümlemelerin yaratacağı kutuplaşmalar, Şarklılığın daha Şarklı, Batılının daha Batılı olmasına hizmet ederken, öte yandan bir tarafın diğerine olan üstünlüğü bilimsel bir hakikatmişçesine zihinlerde yer etmeye başlar. Bu “tarihselleştirme-bilimselleştirme” çabasına Said’in verdiği ilginç modern bir örnek, Amerikalı ünlü siyasetçi Henry Kessinger’dır. Kessinger, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler diye ikiye ayırdığı dünyanın, bu ayrıma gitmesindeki temel neden olarak Newton’u gösterir. “Newton’cu düşüncenin ilk etkisinden kaçan kültürler” ampirik gerçeklik denen kavrama yabancı kaldıklarından uluslar arası düzende, ampirik gerçekliği iliklerine kadar özümsemiş olan Batı’nın denetimi altında olmaları gerekmektedir. İşte böylece Descartes’tan sonra Newton’un da eksikliği, Şark’ın içler acısı halini bizim için daha anlaşılır kılmaktadır.

Şarkiyatçılığın işleyişindeki en önemli mekanizmalarından birisi olan bu genelleştirme yöntemi, Şark’ın nesneleştirme ve sınıflandırma sürecinin olmazsa olmazıdır. Daha sonraki aşamada Batı’dan çıkıp yayılan bu kurgu, genelleştirme zihniyetine dayalı Şark incelemelerinin çoğuna ruhunu veren formülleri birer atasözü gibi gündelik hayatın içine sokar: “Şark kurnazlığı, Şark geriliği, Şark zorbalığı, Şark zihniyeti” gibi coğrafi bir nitelemeden ziyade, muğlak bir genellemeyi tasvir eden, yine de tam olarak nereyi/ney/kimi kastettiği pek bilinmeyen, anacak Batılı insanın kendisinden olmayanı, -ve ne ilginçtir ki aynı zamanda “kendisinde” olmayanı –tanımlamada, özetlemede ve aşırı basitleştirmede birer kimyasal formül gibi başvurduğu bir kısa tanımlar dağarıdır bu. Üstelik günümüzde Şark’ı tanımlamak için hala en gözde ve yaygın tavırdır. Genelleştirmeler ve basitleştirmelerle yeniden örülen Şark’ın 20. yüzyıla geldiğinde Batı karşısında fazla bir söz hakkı olmadı. Çünkü o zamana kadar Şarkiyatçılığın kurumları ve kuralları çoktan yerleşmiş ve sağlamlaşmıştı. Bundan dolayı Said’in haklı olarak sorduğu soru hayati bir anlam kazanır: 20. yüzyılda Şark’ın, Batılı devlet adamları tarafından hala aynı ölçütlerle, aynı bakış açısıyla devam etmektedir. Neden ve nasıl?

Şarkiyatçılık’ta Edward Said’in cevaplandırmaya çalıştığı bu soru, kitabının yazılışından bu yana yaklaşık 25 yıl geçmiş olmasına karşın hala sorulmaya devam ediyor. Hem Doğu’da hem Batı’da tartışılıyor. Said’in bakış açısını, kitabındaki ana fikri ve yöntemi eleştiren pek çok akademisyen olduğu gibi, öncelikle yazanın düşüncelerini değil tavrını dikkatte alan ve baştan Said’in notunu verenler de var. Ancak genel olarak baktığımızda kitabın zayıf noktasıyla ilgili en yaygın eleştiri, Said’in sıkça yakındığı Şarkiyatçılık çalışmalarında görülen genelleştirme-özdeşleştirme-tektipleştirme (essentialism) tavrının, Said tarafından da şarkiyatçılara ve Şarkiyatçılığa uygulandığı; çeşitliliğe, farklı çalışmalara ve değişimlere hemen hiç yer verilmediği düşüncesine dayanır.

Öze ya da biçime ilişkin pek çok eleştiri yapıldı bugüne kadar. Ancak genel olarak kabul gören bir gerçek var ki, kitabın kültür-siyaset ilişkisine dayalı Batı-Doğu algılamalarına göz ardı edilemez bir vurgu yaptığı ve beşeri bilimler için temel sayılabilecek bir tartışmayı -kimilerine göre eksik ve hatalı yönlerine karşın- başlatma cesaretini gösterdiğidir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Adı……….: Array Array Erdem

ADI……….: ERDEM

SOYADI…: TURAN

SINIFI….: 10 SOS B

NO………..: 2699

DERS……..: BİLİM TARİHİ

ÖĞRETMEN..: IŞIN SAYIN

KONU……: OSMANLILARDA BİLİM ve

BİLİM ADAMLARININ

ÇALIŞMALARI

KAYNAKLAR.: OSMANLI TARİHİ ANS.

BİLİM TARİHİ KİTABI 2

OSMANLI TARİHİ KİTABI

TARİH 2

OSMANLILARDA BİLİM ve

BİLİM ADAMLARININ

ÇALIŞMALARI

OSMANLILARDA BİLİM

Bilim,genel olarak dünyayı ve dünya üzerinde yaşayan insanları ve onların etkinlikleri sonucu ortaya koydukları değerleri inceler. Bu bakımdan bilimler çeşitli kısımlara ayrılır. Osmanlı klasik dönemde bilim, dini yönden algılanmış ve bu açıdan tanımlanmıştır. Bilimler bu bakımdan NAKLİ ve AKLİ diye iki kısımda düşünülürmüş.Nakli bilimlere, İSLAMİ İLİMLER de denir. Dolayısıyla İslam dini ile ilgili bütün çalışmalar bu kategoriye yerleştirilmiştir. Akli bilimler ise, insanın aklıyla, araştırarak, deneyerek, gözleyerek ulaşılan bilgilerdir.

Her iki dalda da sistematik ve yoğun öğretim medreselerde yapılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde bilim alanındaki çalışmaları İznik medresesinin

açılmasıyla başladı . Bu medrese , Selçuklu medreselerinin devamı niteliğindeydi.İlk müderrisi, Kayserili Davut idi. Onun esas uzmanlık alanı

tasavvuf ve kelamdır. Tabiatta var olan her şeyin esasını ve bütün tabiat

olaylarını, enerji ve enerji değişimiyle açıklayan bir fizik ve felsefe görüşüne sahiptir.

Osmanlılar, kuruluş ve yükseliş devirlerinde, bilim ve düşünceye oldukça yoğun bir ilgi göstermişlerdir. Özellikle Fatih devrinde bilimsel çalışmalar desteklenmiştir; çeşitli dillerden bilimsel eserlerin Türkçe’ye çevirisi sağlanmıştır. Ancak Kanuniden sonra bilim ve felsefe gerekli ilgi gösterilmemiştir.

Eğitim sisteminde çeşitli aksaklıklar baş göstermiştir.Bu yüzden de Osmanlılar XVI.yüzyıldan itibaren, bilim ve buna bağlı olarak da siyasette gerilemişlerdir. Lale ve Tanzimat devirlerinde, bilimi canlandırmak için bazı atılımlar olduysa da, çok ciddi yenilikler yapılamamıştır.

XVI. yüzyılın sonlarında medreselerde başlayan bozulma, bilim ve teknoloji sahasını da etkilemiştir. Koçi Bey ve Katip Çelebi’nin eserlerinde anlattıkları gibi, XVII. yüzyıl da gerek dini, gerekse fen ilimleri dalında orijinal eserler yerine, tercüme ve şerhler ağırlık kazanmıştır.

XVII. yüzyıl da orijinal sayılabilecek eserler, genellikle matematik, astronomi ve özellikle tıp dalında verilmiştir.

Tercüme edilen bu eserler, daha çok matematik ve harp metotları ile ilgili eserlerdir.

XIV.XV.ve XVI. Yüzyıllarda Bilim

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, Fatih devrine kadar, çeşitli fen ilimlerdeki gelişmeler, Fatih devrindekilere göre oldukça azdır.Fatih devri öncesinde matematik ve astronomide Kadızade-i Rumi ve tıpta Hacı Paşa anılmaya değer eserler bırakmışlardır. Fatih Sultan Mehmet ise, ilme ve ilim adamlarına büyük değer vermiş ve devrinde İstanbul’u bir ilim merkezi haline getirmeyi çalışmıştır. Yunanca ve Latince’den birçok eserleri tercüme ettirerek bizzat incelemişti. Bunların arasında en önemlilerinden biri Batlamyus’un coğrafyaya dair eseridir. Ayrıca Fatih’in kütüphanesinde, Arapça ve Farsça olan eserler ile çeşitli Batı dillerinde yazılmış birçok eserler bululmaktaydı.

* Matematik ve astronomi alanında Fatih’in Türkistan’dan getirttiği Ali Kuşçu , devrin en büyük bilgini idi. Uluğ Bey ’ den ve Kadızade’den matematik ve astronomi öğrenmişti. Bu devrin diğer bir matematikçisi ise Sinan Paşa’dır.

XV. ve XVI. yüzyılların diğer ünlü matematik ve astronomi bilginleri

şunlardır: Mirim Çelebi,Muhyiddin Mehmet,Molla Lütfi, Şirazi, Muslihiddin bin Sinan, Seydi Veli’dir.XVI. yüzyılın astronomi ilminde dikkat çeken bilgini Takiyüddin Mehmet’ tir. Takiyüddin ( ölm 1585 ) Uluğ Bey zic’lerine açıklamalar getirmiş, Tophane’de yeni bir rasathane kurulmasını sağlamış ve astronomi aletlerinin kullanılmasını anlatan ”Alat-ı Rasadiye” adlı bir eser yazmıştı. Ne yazık ki, Osmanlı Devleti’nde bu yüzyıl sonunda görülmeye başlayan, duraklama devrinin bir belirtisi olarak zamanın şeyhülislamı Kadızade Ahmet Efendi’ in bu rasathaneye karşı çıkması sonucu rasathane yıkılmıştır.

* Tıp ilminde , Sultan II. Murat devrinde yetişip , “zahire-i Muradiye “ ve “Miftah-ün Nur” adlı adlı iki eser yazmış olan Mukbilzade Mümin devrin ilk tıp bilginlerindendir. Bu eserlerinde özellikle göz hastalıkları ve ameliyatları hakkında bilgi vermektedir. Devrin ilk tıp eserlerinden biri de Ahmedi’ nin “Tervih-ül ervah” ıdır. Bu eser Türkçe’nin bu tür ilimlerde başarı ile kullanılabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

Sabuncuoğlu Şerafeddin , xv. yüzyılın en büyük tıp bilginidir. Amasya Hastanesi başhekimi olan Şerafeddin , kendi deneylerine dayanarak yazdığı “Cerahname-i İlhan (ölm 1465)” devrinin en özgün tıp eseridir. Yüzyılın sonlarına doğru ölen Altuncuzade de cerrahinin gelişmesinde büyük rol oynamış ve bevliye (idrar yolu hastalıkları) sahasında başarılı çalışmalar yapmıştır. Bu devirin diğer meşhur tıp bilginlerinden bazıları da padişah hekimliği de yapmış olan Yakup Paşa ve Lari Çelebi’dir. Fatih devri bilginlerinden Akşemseddin’ in de tıp ilmi ile ilgili bir eseri vardır.

Ahi Ahmet Çelebi, hastaneleri tıp okulları olarak kullanmış ve yetiş-tirdiği hekimleri ülkenin her tarafına göndermiştir. Musa İsraili adında Yahudi bir hekimin ilaçlar üzerine yaptığı çalışmaları desteklemiş ve bu konuda önemli bir eser ortaya çıkarmıştır.

Hekimlik yapabilmek için ,” Hekimbaşı “tarafından yapılan sınavı geçmek şarttı. Bu sınavı kazanan Müslüman ,Hıristiyan ve Yahudiler hekimlik yapabilirlerdi.

* Osmanlı tarihçiliği , Sultan II. Murat ve özellikle Fatih devrinde önemli bir gelişme göstermiştir. Şair Ahmedi’ nin “Destan-ı tevarih-i Müluk-i Ali Osman”adlı eseri en eski Osmanlı tarihidir. Aşık Paşazade ‘nin “Tevarih-i Ali Osman”ı ise Osmanlı devletinin kuruluş günlerini anlatan en önemli eser-leridir. Fatih devrinde yazılan Kaşifi’nin “Gazaname-i Rum”adlı eseri Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri hakkında bilgi verir. Yine II. Murat devrinde yazılan Abdurrahman Bistami ’ nin eseri Ankara savaşını konu edinmiştir.

Sultan II. Bayezit devrinde yazılan “Cihannüma” adlı tarih Neşri Mehmet Efendi’ nindir. Devrin diğer bir eseri ise İdris-i Bitlisi’ nin Farsça olarak yazdığı “Heşt Behişt” adlı tarihidir. Şeyhülislamlıkta yapmış olan Kemalpaşazade “Tarih-i Al-i Osman”ı devrinin en önemli kaynağıdır. XVI. yüzyılın diğer önemli tarih yazarlarından Lütfi Paşa ve Behişti de sayılır.

XVII. Yüzyılda Bilim

XVII. yüzyılın en önemli bilgini Katip Çelebi’dir. Medreseden yetişmediği için “Katip” diye adlandırılan Hacı Halife Abdurrahmanoğlu Mustafa (1609 – 1675)’nin başlıca eserleri şunlardır.

* Keşf-üz Zünun :15 bin ilmi eserin yazarı ve konusu hakkında yazıl-mış bir bibliyografya eseridir.

* Cihannüma : Coğrafyaya dair olan bu eser, 1727 ‘de kurulan ilk Türk matbaasında basılmıştır.

* Fezleke : Tarih kitabıdır.

* Tuhfetül Kibar fi Esfar’ül Bihar : Osmanlı devletinin deniz savaşlarını anlatan bir eserdir.

Bu devrin diğer önemli siması da “seyyah-ı alem” Evliya Çelebi’dir. (1611-1682). Evliya Çelebi’nin çok hacimli olan ‘seyahatnamesi’ dünya tarihinin en büyük seyahat kitaplarındandır. Bu kitapta özellikle Evliya Çelebi’nin çok güzel bir Türkçe kullandığı görülmektedir.

XVII. yüzyılda bunlardan başka Sarı Abdullah Efendi , Hibrhi Ali Efendi , Hazerfen Hüseyin Efendi , Müneccim başı Ahmet Dede gibi önemli bilginler yetişti. Dini , tarihi , ahlaki eserler yazdılar.

XVIII. Yüzyılda Bilim

Tıp alanında Süleymaniye tıp medresesi (Üniversitesi) müderrisi Ayaşlı Şifai , doğum ve çocuk sağlığı hakkında “Tedbir-ül Mevlüd” adlı bir eser yaz-mıştır. Ömer Şifai adlı (ölm. 1742) bir başka hekim ise tıp ve kimyaya dair iki eser yazmıştır. Ömer Şifai, tıpta madeni maddelerinde ilaç olarak kullanılabi-leceğini savunmuştur. Bu yüzyılda, doğunun bitkilerinden yapılan ilaçlara karşılık batıdakilerin kimyevi ilaçları kullanmaları Türk hekimlerini rahatsız etmiş ve Osmanlı devletindeki tüm hekimler sınavdan geçirilmiştir.

KURUMLAR VE BİLİMSEL ÇALIŞMALARA ETKİSİ

a)Medreseler

Osmanlılar,bilim ve kültüre hizmet etmek amacı ile o zamanlar birer yüksek öğrenim kurumu durumunda olan medreselere çok önem vermişlerdir.

Osmanlıların medrese geleneği, daha önceki Büyük Selçuklular ve Anadolu ( Türkiye ) Selçukluları’ndaki medreselere dayanır.

Osmanlıların Anadolu’da açtıkları ilk medrese, İznik Medresesi’dir.

Bu medrese, Osmanlıların ikinci Sultanı Orhan Gazi tarafından 1336 yılında yaptırılmıştır.Burada dini ve akli ( felsefe, mantık, astronomi, matematik ) beraberce okutulmaktaydı.İlk idarecisi ve dekanı, meşhur Kayserili Davut ( 1261-1350 )’dur.

Orhan Gazi, daha sonra ayrıca Bursa’da da bir medrese açmıştır. Daha sonraki yüzyıllarda, Osmanlı medreselerinin sayısı çok çeşitli kentlerde açılan yeni medreselerle çoğalmıştır. II. Murat, Edirne’yi ele geçirince, burayı başkent yapmak istemişti. İlk iş olarak buraya bir medrese ve ona bağlı olarak bir hastane yaptırmıştır.

Fatih, İstanbul’u alınca, önce bazı kilise ve manastırları, medreseye çevirip, hemen eğitimi başlatmıştır. Diğer taraftan, devrinin ünlü mimarı Sinanüddin Yusuf’a kendi adını taşıyan bir külliye, Fatih Külliyesi’ni yaptırmıştır.

b) Gözlemevleri

Osmanlıların, XVI. yüzyıldan önce gözlem evi kurup kurmadıkları henüz pek belli değildi. Fakat, Osmanlılar’ dan önce Anadolu Selçuklukları devrinde Anadolu’ da kurulmuş gözlem evleri vardı. Osmanlılar devrinde kurulan gözlem evi, XVI. yüzyılda ünlü bilgin Takiyüddin tarafından İstanbul’ da kurulmuştur. Osmanlı astronomi tarihinde bu gözlem evinin önemli bir yeri vardır.

c) Hastaneler

Osmanlı döneminde, bir çok hastaneler de açılmıştır.Bu hastaneler ya bir medreseye bağlı olarak ya da ayrı olarak açılıyordu.

Böylece, bir taraftan sağlık hizmetleri verilirken, diğer taraftan tıp ve eczanecilik konularında araştırmaları da yürütülüyordu. II. Murat’ın Edirne’de kurduğu hastane ve Fatih’in İstanbul’da kurduğu hastane medreseye bağlı olarak açılan hastanelere birer örnektir.Yıldırım Beyazıt’ın Edirne’de açtırdığı hastane, bağımsız bir hastaneydi, hastanede

tıp ile ilgili araştırmalar da yürütülüyordu.Bu hastanelerin diğer bir önemli özelliği, akıl hastaları için ayrı bir bölümün oluşu ve onların musiki ile tedavi edilmesidir.Musiki ile tedavi daha önce Anadolu (Türkiye)Selçukluları devrinde kurulan Amasya hastanesinde de vardı.

Musiki ile akıl hastalarının tedavisi, Türklerin tıp tarihine önemli bir

katkısı olarak değerlendirilmelidir.

d) Kütüphaneler

Osmanlılar genel olarak diğer İslam uluslarında olduğu gibi, kütüphaneye çok önem veriyorlardı. Gerek müstakil olarak gerekse medreselere bağlı olarak, birçok kütüphane açmışlardır. Külliyelerde merkezi kütüphaneler vardı. Osmanlı kütüphaneleri, zenginlikleriyle bu gün de Dünya’ nın hayranlıklarını çelmektedir. Bulundurdukları zengin kitaplar ve koleksiyonlar ile geçmişte olduğu gibi bu gün de bilimsel araştırmalara, önemli katkılar sağlamaktaydı.

Osmanlılarda Bilim Alanında çalışmalar

ve Bilim adamları

a)Astronomi

Osmanlılar, kuruluş devrinde astronomiye ve matematiğe yoğun ilgi göstermişlerdir. Özellikle Fatih , yerli ve yabancı bilim adamlarını İstanbul’ a davet ederek bilim hayatına büyük bir canlılık kazandırmıştır. Bu dönemin en dikkate değer matematikçileri ve astronomistleri arasında Ali Kuşçu , Mirim Çelebi , Matrakçı Nasüh gibi ünlüler vardır.

Ali Kuşçu

Ali kuşçu, Türk dünyasının XV. yüzyılda yetiştirdiği, önemli matematikçilerden birisidir. Timur’ un torunlarından olan babası Muhammed , büyük bilgin ve devlet adamı Uluğ Bey’in doğancıbaşısıydı.

Bu yüzden kendisine, Kuşçu lakabı verildi.

Ali Kuşçu , İstanbul’un enlem ve boylamını ölçmüştür. Çeşitli Güneş

saatleri yapmıştır. Ondalık kesir sayılar , “Türk Sayısı” adıyla Ali Kuşçu vasıtasıyla Batı’ ya geçmiştir. Uluğ Bey’ in meşhur Zic’ inin hazırlamasında

büyük katkısı olmuştur.

Takiyüddin

Osmanlı döneminin XVI. yüzyılda yetişen en değerli bilginlerinden birisi de , Takiyüddin’ dir.İstanbul’da 1585 yılında çok sayıda bilimsel eser

bırakarak ölmüştür.

Takiyüddin, çok değerli bir matematikçi, astronomi bilgini ve mühendistir. III. Murat’ın emriyle, 1575 yılında Tophanede bir gözlem evi kurar.Takiyüddin ilk defa saati bir gözlem aracı olarak kullanan kişidir. Takiyüddin yaptığı bu saat, saniyeyi de gösteriyordu.Takiyüddin’ in yapmış olduğu bu İstanbul gözlem evi, pek uzun ömürlü olmadı. Çünkü aradan 5 yıl geçtikten sonra gözlem evini 1580 yılında III. Murat’ın emriyle Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından yıktırıldı. Bunun nedeni ise şuydu ;Gözlem yapmakla Allah’ın işine karıştığına inandıkları için Allah’ın onlara salgın hastalık (veba) yolladığını düşünmeleriydi.

Takiyüddin’ in trigonometri alanındaki çalışmaları da , oldukça önemlidir. Henüz Kopernik , sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjanttan bile söz etmeden , Takiyüddin bunların tanımlarını bile vermiş ve cetvellerini de çıkarmıştır. Trigonometrik hesaplamalarda , o devirde henüz logaritma tabloları veya hesap makineleri olmadığı için , Takiyüddin basit bir alet kullanmıştır. Bu alete, “Trigonometrik Çeyreklik” de denir.

Cep , duvar ve masa saatleri ile astronomik saatlerin yapısını konu alan “Mekanik Saat Yapımı” adlı eseri , çok meşhurdur.

b) Tıp

Osmanlılar’daki tıp çalışmaları,İslam dünyasındaki tıp çalışmalarının bir devamıdır. Hippokrat , Calinus ( Galen ) , Razi , İbn Sina ve İbn Baytar, tıpta otorite kabul edilmiştir.

Akşemseddin

Akşemseddin (1390-1459) ünlü bir tıp bilgini ve din adamıdır. Fatih ile birlikte İstanbul’ un fethinde bulunur. Tıp konusundaki ünlü eseri “Maidetü’l-Hayat” tır.

Bu eserinde Akşemseddin , ilk defa bazı hastalıkların tohum adını verdiği mikroplardan meydana geldiğini söylemiştir . Ayrıca akşemseddin aynı eserinde , pasteur’den çok önce bazı hastalıkların kalıtım yoluyla geçtiğini belirtmiştir.

Sabuncuoğlu Şerafettin

Fatih devrinin ünlü tıp bilginlerinden biriside Şerafettin Sabuncu_

oğlu ( 1386-1470 )’dur. Amasyalıdır.

“Cerrahi” adlı eseri, Osmanlılar devrinde yazılan tek resimli cerrahi, yani ameliyat kitabıdır.Cerrahi ve eczacılık konularında da eserleri vardır.

Mesane taşları ve fıtık ameliyatı için önerdiği yöntemler ve kullandığı aletler, kendisine aittir.

c) Coğrafya

Osmanlıların üç kıtaya yayılması, onlarda coğrafya bilimine verilen önemi artırmış ve bu bilimin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Kara ve deniz coğrafyası büyük gelişmelere sahne oldu. Ayrıca haritacılık alanında da yeni gelişmeler oldu . Eskiden yapılan haritalar, ihtiyaca cevap vermediğinden, bu günkü kabartma haritalara benzer haritalar çizildi. Bunların en önemli örneklerini, kara coğrafyasında Matrakçı Nasüh, deniz coğrafyasında ise Piri Reis’ dir.

Piri Reis

Piri reis, iki Dünya haritası ve “Denizcilik” adlı bir kitabıyla ünlüdür.Dünya haritası II. Piri reis, yaklaşık 15 sene sonra, yani 1528 yılında yeni bir dünya haritası çizmiştir. Bu gün elde bulunan parçası, Grönland , Kuzey ve Orta Amerika sahillerini gösteren kısmıdır.

Bu haritanın belki de en önemli yanı, ilk kez Aristo zamanında görüldüğü sanılan, o zamandan bu güne dek buzullarla ve sularla kaplı görülmeyen Antartika kıtasının doğru bir biçimde çizmiş olmasıdır.

Denizcilik kitabı ( Kitap-ı Bahriye ), Piri Reis’ in önemli bir eseridir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Harp Oyunlarında Yapay Zeka Uygulamaları

Harp Oyunlarında Yapay Zeka Uygulamaları

Doç. Dr. Şakir Kocabaş*

İTÜ - Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi

Uzay Mühendisliği Bölümü, Maslak, Istanbul.

uckoca@sariyer.cc.itu.edu.tr

Doç. Dr. Ercan Öztemel**

Tübitak - MAM, PK21, Gebze, Kocaeli.

eomam@mam.gov.tr

Özet

Yapay zeka, halen birçok endüstriyel alanda olduğu gibi, birçok askeri alanda uygulanmış ve hemen hemen bütün askeri alanlarda uygulama potansiyeli olan bir bilim dalıdır. Yapay zekanın endüstriyel alandaki başarılı uygulamaları, 1980′lerde gelişmiş ülkelerin savunma bakanlıklarının ve kara, deniz ve hava kuvvetlerinin büyük ilgisini çekmeye başlamıştır. Sonraki yıllarda birçok askeri alanda yapay zeka uygulama çalışmaları başlatıldı. Bu bildirimizde biz, ağırlıklı olarak bir bilim ve teknoloji alanı olarak yapay zeka, askeri uygulamaları ve kompleks hava muharebesi ve harp oyunlarında kullanımını inceleyeceğiz.

1. Yapay Zeka

Askeri alanda yapay zeka uygulamalarına geçmeden önce, yapay zeka konusunda bazı özet bilgiler vermemiz yerinde olacaktır. Yapay zeka, zeki sistemlerin 1) algılama, hafıza, üşünme, öğrenme, buluş yapma, karar verme, ve eylem gibi özelliklerini inceleyen, 2) bunları formel hale getiren, ve 3) yapay sistemlere bu özellikleri kazandırmayı amaçlayan bir bilim dalıdır.

———————————————–

* İkinci görev: Tübitak - MAM, BTAE, 41470 Gebze, Kocaeli. Email: skoca@mam.gov.tr

** İkinci görev: SAU, Mühendislik Fakültesi, Endüstri Müh. Bölümü, Sakarya.

Yapay Zeka

—————————————————————————————-

- Oyunlar (dama, satranç, vs.)

- Teorem ispatlama

          o Prolog programlama

           o Cebirsel Prolog programlama

           o Paralel Prolog derleyicileri

- Doğal dil anlama ve işleme

           o Çeviri sistemleri

           o Ses tanıma ve işleme

- Bilgi Tabanlı Sistemler

           o Uzman Sistemler

           o Bilgi tabanlı simülasyon

           o Genel Bilgi Sistemleri

- Makina Öğrenmesi

           o Bilgi düzeyi öğrenme (çeşitli indüktif, dedüktif, analojik öğrenme metotları)

           o Sembol düzeyi öğrenme (GA’lar, sınıflandırıcılar)

           o Aygıt düzeyi öğrenme (YSA’lar)

- Makina Buluşları

           o Bilimsel Buluşlar

           o Bilgi madenciliği

- Robotik

           o Robot görmesi ve öğrenmesi

           o Robot timleri ve görev planlaması

- Yapay Yaşam (AL)

- Örüntü ve ses tanıma

—————————————————————————————-

Şekil 1. Yapay zeka araştırma ve uygulama alanlarından bazıları

Zeki sistemler bu gün zeki etmenler (intelligent agents) olarak yeniden tanımlanmaktadır (Russel & Norvig, 1995). Buna göre zeki etmenlerin şu temel bileşenlere sahip olması gerekmektedir:

o Algılama

o Düşünme

o Eylem

Ayrıca, bu her bir bileşenin de “zeki” diye vasıflandırılabilecek niteliklere sahip olması gerekiyor. Zeki bir etmen, algılamasını gerçek-zamanda, seçimli, öncelikli, ve bağımsız olarak yapabilmelidir. Aynı şekilde, düşünme bileşeni de benzer özelliklere sahip olmalı, olayların gelişimine göre algılama bileşeninden gelen verilerden ve kendi içinde oluşturduğu modellerden gerçek zamanda durum tesbiti ve degerlendirmesi yapabilmeli, hafıza, anlama, problem çözme, öğrenme (ve hatta buluş yapabilme), planlama ve kontrol gibi özelliklere sahip olmalıdır. Eylem bileşeni de aynı şekilde zeki özelliklere sahip olmalı, ve düşünme bileşeninden gelen kararları gerçek zamanda uygulayabilmelidir. Ayrıca, bu üç bileşen (algılama, düşünme, eylem) özellikle hızlı hareketi gerektiren durumlarda birbirleriyle tam bir uyum içinde olmalıdır.

Yapay zeka bugün, birçok alanda araştırmaların yapıldığı bir bilim ve teknoloji dalı olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu alanlardan bazıları Şekil 1′de gösterilmektedir.

2. Yapay Zekanın Askeri Uygulamaları

Yapay zekanın 1970′li yılların sonuna doğru özellikle ABD’de endüstriyel alandaki başarılı uygulamaları, kısa zamanda askeri çevrelerin yoğun olarak dikkatini üzerinde toplamıştır. Gelişmiş ülkelerin savunma bakanlıkları ile kara, deniz ve hava kuvvetleri bu yeni teknolojiden faydalanmanın yollarını araştırmaya başlamışlardır. Askeri uzmanların bu konuya ilgisi şunlardan kaynaklanmaktadır:

1) Yapay zeka teknolojilerinin akademik ve endüstriyel çevrelerdeki gerçek başarısı. 2) Günümüz askeri harekatlarının gittikçe genişleyen karmaşık yapısı ve muhtemel çatışmaların gelişme hızı. 3) Askeri uzmanların yapay zeka tekniklerinin, askeri problemlerin çözüm potansiyeli konusunda bilgilerinin artması.

Bu gün, birçok askeri alanda yapay zeka uygulamaları başlatılmıştır. Bu alanlardan bazıları şunlardır: Askeri araştırmalar, askeri imalat, bakım-onarım, harekat planlaması, lojistik, eğitim, istihbarat toplama ve işleme, istihbarat analizi ve durum tesbiti, sensör kaynaklarının dağıtımı, kuvvet dağıtımı, kuvvet komuta ve kontrolu, güzergah planlaması, muharebe taktikleri, otonom / yarı-otonom araçlar, aviyonik, elektronik harp, ve komuta kontrol istihbarat karşı-koyma, haberleşme, ağ kontrolu, ve enformasyon yönetimi ve ulaşımı.

Marmara Araştırma Merkezi’nde yapay zeka çalışmaları, 1991 yılında kurduğumuz Yapay Zeka Bölümü’nde başlamıştır. Bu bölüm ülkemizin yapay zeka adıyla kurulan ilk bölümüydü. Burada yapılan ilk çalışmalar Osmanlıca-Kiril Optik Karakter Tanıma ve Bilimsel Buluşların Modellendirilmesi alanında olmuştur.

Bölüm, daha sonra Marmara Araştırma Merkezi adına görev aldığı, ve MSB-ARGE Dairesi tarafından desteklenen uluslararası EUCLID RTP 11.3 projesinde (1993-97 yılları arasında) bir yapay zeka sistemini (AISim), gerçekleştirmiştir (Kocabaş, Öztemel, Uludağ ve Koç, 1995; 1996; Kocabaş ve Öztemel, 1998) AISim, yukarıda bahsedilen türden bir zeki etmen tasarımı içeren bir sistemdi. Bu program, dağıtık bir simülasyon ortamında 100′den fazla senaryo elemanının yer aldığı, İngiltere ve Almanya’dan kokpit simülatörlerinden pilotların da katıldığı, ve komuta kontrol istasyonunu da iceren kompleks bir hava harekatı (hava bombardımanı) senaryosu içinde, kırmızı kuvvet bombardıman ucaklarına eşlik eden (Escort) ve uzak (BVR) ve yakın (WVR) hava muharebesi özelliklerine sahip bir F16 uçağını harekat süresince başarılı bir şekilde kontrol etmiştir. Sistem ayrıca 1-1 testlerde Ingiliz pilotlara karşı hava önleme (CAP) görevini de başarı ile uygulamıştır. Geliştirdiğimiz bu yapay zeka sisteminin en önemli, ve dünyada bu alanda ilk defa uygulanan özellikleri ise, gerçek zamanda durum tesbiti, ve gene gerçek zamanda davranış açıklamaları yapabilmesiydi.

Bölüm 1996 yılında başlatılan ve gene MSB ARGE tarafından desteklenen 10 aylık EUCLID RTP 11.7 “Uçuşta Simülasyon” (WaSiF) projesini de başarıyla tamamlamıştır. Bu projenin nihai amacı, bir savaş uçağı (F16) üzerine monte edilebilir bir simülasyon sistemi ile muharebe pilotlarının, yapay zeka tehditlerinden oluşan sanal hedeflere karşı günlük muharebe eğitimlerini sağlamaktır. 10 aylık bu fizibilite çalışmasında böyle bir sistemin, ayrıntılı olarak nasıl geliştirilebileceği gösterilmektedir.

Bu alandaki çalışmalarımızı, gerekli imkanlar sağlandığı takdirde aşağıdaki konularda devam ettirmeyi düşünmekteyiz:

o Takım veya filo harekatlarında eşgüdümlü ve birliktelik davranışı gösterebilen zeki etmenler geliştirmek,

o Etmen takım ve filo davranışlarının gerçek zamanlı olarak modellendirilmesi.

o Rakip etmenlerin bireysel ve takım veya filo davranışlarının modellendirilmesi.

3. Harp Oyunlarında Yapay Zeka Uygulamaları

Harp oyunlarında bilgisayarca oluşturulan kuvvetlerin (CGF) eğitim ve analiz amaçlı olarak kullanılması ABD’de 1980′lerin sonlarında ciddi bir şekilde ele alınmaya başlamıştır. Bundan sonraki önemli gelişme, bilgisayarlı harp oyunlarına, gene ABD’de CFOR programıyla komuta-kontrol yeteneğinin eklenmesi olmuştur (Pratt, 1996).

Bilgisayarların gelişmesiyle, önceleri bazı strateji oyunlarına dayanan savaş oyunları sonunda yerini, simülatör sistemleri ve rakip kuvvetlerin (OPFOR) eklenmesiyle gelişmiş Yarı Otomatik Sistemlere (SAFOR) bıraktı. Halen en gelişmiş sistemler bu yarı otomatik sistemlerdir. Ancak, gelecek nesil bilgisayar kuvvetleri (Otonom Kuvvetler) üzerine çalışmalar da başlatılmış bulunmaktadır.

Mevcut bilgisayarca oluşturulan kuvvetlerin gelişmesi dört safhada incelenebilir (Pratt, 1996). Bu safhaları şu şekilde sıralayabiliriz:

Nesil Bilişim Süreci

———————————————————————

1 Yok

2 Hedef tesbiti ve önleme

3 Görevin kesilmesi ve başlatılması

4 Çok katmanlı Komuta Kontrol

5 Amaç seçimi ve Öğrenme

———————————————————————

Birinci nesil CGF’lerin en bariz özelliği bunlarda bilişim sürecinin bulunmamasıdır. Bu nedenle, kendileri için oluşturulmuş olan senaryodan dışarı çıkamazlar. İkinci nesil sistemler ise, planlanmış faaliyetlerle çatışmayacak şekilde senaryo elemanlarına, hedef tesbiti, nişan alma, ve rakip kuvvetlerle çatışmaya girme gibi basit etkileşimli davranışlar yaptırabilme özelliğine sahiptir. Güzergahlar ve yollar kullanıcı tarafından önceden veya senaryo sırasında belirlenir ve etkileşimler de ancak bunlar üzerinde olabilir.

Üçüncü nesil sistemler genellikle Yarı Otomatik Kuvvetler (SAF) olarak isimlendirilir. Bu sistemler genellikle, önceden planlanmış, kural veya durum tabanlı modüllerden oluşan görevleri uygularlar. Bunlarda davranışlar görev çerçevelerine yerleştirilir ve bu çerçeveler de öteki görev çerçevelerine oturtulur. Ana amaçlar böylece bir görev hiyerarşisinden meydana gelir. Bu organizasyon, karmaşık görev ve davranışların oluşturulmasını kolaylaştırmaktadır.

Dördüncü nesil sistemler ise bu gelişmiş üçüncü nesil sistemler üzerinde komuta kontrol (C2) süreçlerine sahip sistemlerdir. Görünüşte basit sanılan bu görev, savaş alanının en zor görevlerinden biridir. Ancak bu sistemlerin çoğunda sadece komutanın görevi temsil edilmektedir. Dördüncü nesil CGF’lere örnek DARPA’nın Komuta Kuvvetleri (CFOR) programıdır. CFOR, C2 süreçlerini, komuta kademesinin bir dizi davranış ve etkileşimi şeklinde temsil eder. Dağıtık Etkileşimli Benzetim (DIS) ortamları dördüncü nesil sistemleri bireyler ve birlikler düzeyinde temsil edebilmektedir, fakat mevcut durumda bunlar taburdan daha yukarı kuvvetlerin temsilinde yetersiz kalmaktadır. Ordular düzeyinde durum bunun tam tersidir. Üst düzey birimler başarılı bir şekilde temsil edilebilmekte, ancak aynı sistem içinde daha alt birimlere ve senaryo elemanlarına doğru gidildiğinde sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Bir CGF sisteminin gerçek değeri, bunun temsil ettiği davranışların tümü ile ölçülmektedir. Davranışların modellendirilmesi ise en zor işlerden biridir. Bunu kolaylaştırmak için davranış süreçlerinin ve modellerinin kodlanmasını standartlaştırmak gerekmektedir. Ortak ve uyumlu bir dil geliştirme, gelecek nesil CGF sistemlerinde davranış modellendirilmesi konusunda karşılaşılacak sorunların bir kısmına çözüm getirebilecektir.

3.1 Gelecek Nesil CGF Sistemleri

Gelecek nesil CGF’lerin şu özellikleri sağlaması gerekli görülmektedir:

o Savaşan birey ve birimlerle doğrudan etkileşim sağlayabilme,

o Komuta, Kontrol, Haberleşme, Bilgisayar ve İstihbarat (C4I) sistemleri tarafından kontrol edilebilme,

o Doğrudan haberleşmeyi sağlamak için doğal dil anlama ve işleme özelliğine sahip olma,

o Brifing bilgilerini ve taslak çalışmalarını anlayabilme,

o Güçlü bir bilgisayar ağına ve bunu kullanacak bilgisayar teknolojisine sahip olma,

o Katmanlı bir yapıya sahip olmak ve böylece istenilen düzeyde kuvvetleri yeterli ve gerekli ayrıntıda temsil edebilme,

o Amaç ve görev seçimi ve görev planlaması yapabilme (mesela dışarıdan “Şu tepeyi ele geçir,” durumu verildiğinde, bunu yapmaya girişmeden önce daha geniş çerçevede o tepeyi ele geçirmenin kazanç ve kayıplarını hesaplayabilmek. Savaş alanındaki bir komutanın da eğitimi gereği yaptığı iş, harekatın genel amacı çerçevesinde birliğinin hedeflerini tesbit etmektir.)

o Amaç tesbit edildiğinde bunu gerçekleştirmek için görevin planlanması. (Burada da dost, düşman ve tarafsız kuvvetlerin muhtemel kayıpları, ele geçirilecek alanlar, gereken ve elde bulunan teçhizat, ileri harekat ihtimalleri, v.s. hepsi göz önünde bulundurulmalıdır. Gelecek nesil CGF sistemleri bu tür tesbitleri yapabilmelidir. )

o Değişen duruma göre, amacın yeniden planlanabilmesi. (Mevcut üçüncü nesil sistemlerde bu özellik bulunmamaktadır.)

o Öğrenme özelliğine sahip olma. (Mevcut sistemlerde eğitim sadece insana yönelik olmaktadır. Halbuki, CGF sisteminin kendisinin de tatbikatlardan öğrenebilmesi ve defalarca çalıştırılan senaryolarda aynı yanlışlıkları tekrar etmemesi gerekli görülmektedir.)

3.2 Yapay Zeka Grubu’nun Bilgi Birikimi

Yapay Zeka Grubu’nun katıldığı EUCLID RTP 11.3 projesinde geliştirilen sistem, 100′e yakın senaryo unsurunu destekleyen, kuvvetli bir bilgisayar ağı altında dağıtık bir ortamda (DIS) çalışan güçlü bir simülasyon ortamı, komuta-kontrol, ve geliştirdiğimiz yapay zeka sistemi tarafından kontrol edilen hava unsurlarına (F16) sahip olan, ve dolayısıyla, yukarıda anlatılan dördüncü nesil CGF özelliklerine sahip bir sistemdi. Bu projede, Avrupa’da böyle bir tatbikatta ilk defa gerçek anlamda bir yapay zeka sistemi kullanılmıştır.

Grubumuz, halen sahip olduğu bilgi birikimiyle, harp oyunlarında aşağıdaki alanlarda yapay zeka tekniklerinin uygulanması konusunda katkıda bulunabilecek durumdadır:

1) Bilgisayarlı harp oyunlarında, bireysel ve tim halinde zeki davranış gösteren dost ve düşman kuvvet unsurlarının (uçak, gemi, tank, vs.) oluşturulması.

2) Bilgisayarlı harp oyunlarında, senaryo akışı sırasında dost ve düşman kuvvetlerinin durum tesbiti, durum değerlendirilmesi, ve tehdit değerlendirmesi yapabilecek bilgi tabanlı sistemler geliştirilmesi.

Referanslar

Kocabaş, Ş., Öztemel, E., Uludağ, M. ve Koç, N. (1995). “Automated agents that learn and explain their own actions: A progress report.” In Proceedings of the Fifth Computer Generated Forces and Behavioral Representation. Mayıs 1994, Orlando, Florida, s. 87-95.

Kocabaş, Ş., Öztemel, E., Uludağ, M. ve Koç, N. (1996). In Proceedings of the Sixth Computer Generated Forces and Behavioral Representation. Mayıs 1996. s. 119-124.

Kocabaş, Ş. ve Öztemel, E. (1998). “AISim: An intelligent agent for distributed interactive simulation.” Seventh Computer Generated Forces and Behavioral Representation. Mayıs 1996. (Kabul edildi.)

Pratt, D.R. (1996). “Next Generation Computer Generated Forces.” Proceedings of the Sixth Computer Generated Forces and Behavioral Representation. s. 3-8.

Russell, S. ve Norvig, P. (1995). Artificial Intelligence: A modern approach. NJ: Prentice Hall.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

E- Bomba

E- BOMBA

ABD’nin gelecek yıl deneyeceği “E-Bomb”, yani eletromekanik bomba, aklın sınırlarını bile zorlayacak kadar büyük felaketlere yol açabilecek. Her şey bir göz kırpması kadar kısa bir zaman içinde olup bitecek. Evinin içinde kendi halinde oturan biri önce uzaktan keskin bir çatırtı duyacak. Muhtemelen bu sesi bir şimşek veya yıldırım sanacak. Ama o bunları düşünene kadar, uygar dünya en az 200 yıl önceye, elektriğin henüz keşfedilmediği yarı karanlık dönemlere geri dönecek. Floresan ışıklarıyla televizyon ekranları, düğmeleri kapatıldığı halde korkunç bir şekilde parlamaya başlayacak. Elektrik ve telefon kabloları o kadar ısınacak ki, plastik kaplar eriyip, ozon tabakasını yanmış plastik kokusu dolduracak. El bilgisayarlarıyla MP3 player’ların pilleri aşırı yüklenecek ve bu aletler elle tutulmayacak kadar ısınacak. Bilgisayarlar kül olacak, içlerinde sağlam en küçük bir bilgi kırıntısı bile kalmayacak. Radyolar, telefonlar, telsizler ve hatta dizel motorlu birkaçı dışında akla gelebilecek bütün makineler bir daha çalışmamak üzere susacak.

Bu sırada insanların tırnağına bile bir şey olmayacak, ama insanlık kendini göz açıp kapayıncaya kadar 200 yıl geride bulacak.Avustralyalı yüksek teknolojili savaş uzmanı Carlo Kopp’a göre, bu korkunç silahı 1940’ların teknolojisiyle bile yapmak ve üstelik sadece 400 dolara mal etmek mümkün. O yüzden, siber terörizmin konuşulduğu bir dünyada teröristlerin bu silaha ne kadar yakın olduklarını görmek de mümkün. Yani sadece 400 dolara mal olan bir elektromanyetik bomba, bir göz kırpması süresinde, uygarlığı tam 200 yıl geriye götürebilecek.

Elektromanyetik bomba, kısaltılmış adıyla e-bomba,tek bir tuğlayı kırmadan ve tek bir damla kan akıtmadan tüm bir kent yere yıkabileceğinden, mükemmel bir silah gibi görünüyor. Hazırlanması çok kolay olan bu bombayı oluşturacak mekanizmayı bir araya getirip büyük bir hasar meydana getirmek için dâhi olmak gerekmiyor. E-bomba kullanılarak yapılan saldırıların başladığına inananlar varsa da, silah arkasında hiç bir iz bırakmadığından bunlar ispatlanması zor kuşkular. E-bombayı en tehlikeli kılan yönüyse, çok ucuza ve çok kolay yapılabilmesine karşın, çok büyük zararlar verebilmesi bu nedenle de ideal bir terör silahı olması. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede uygarlığı 200 yıl öncesine götürebilecek bu silahı yapmak için ödemeniz gereken miktar yalnızca 400dolar. İhtiyacınız olan teknolojiyse 1940’ların teknolojisi . Bu özellik klerinden dolayı e-bomba terörle mücadele halindeki Dünya’nın ciddiye alması gereken bir tehdit.

Elektromanyetik bombanın temelini oluşturan düşünce, üretilen yüksek güçte bir radyo dalgası ya da mikrodalga atımının önüne çıkan tüm elektronik devreleri yok etmesi . Neredeyse etrafımızdaki her şeyin elektrikle çalıştığı bir çağda yaşadığımız düşünülürse, böyle bir yöntem kilesel bir yıkım yaratmak için ideal. Bunu kullanarak taşıma sistemlerin durdurabilir, iletişimi çökertebilir yada bilgisayar ağlarına zarar verebilirsiniz.

E- bomba şu anda bile askeri silahlar arasındaki yerini almış olabilir. Bazılarına göre bu bombalar ABD’ni n 1999’da radar sistemlerini vurmak amacıyla Sırp’lara karşı yürüttüğü mücadelede kullanıldı. Bir çok kişinin bu tür bombaya karşı korunmak için gerekli yöntemler üzer nde çalışması bile, böyle bir bombanın varlığına inanmak için yeterli bir neden. Üretilecek elektromanyeti k bir atımın önüne çıkacak elektronik araçların devrelerindeki akımı indükte ederek zarar verebileceğininn farkedilmesiyle birlikte, bu atımın nasıl yaratlabileceği sorusu gündeme geldi . Bilim adamlarına göre çözümün anahtarı, şiddetli ama kısa ömürlü elektrik akımı atımları oluşturmakta yatıyor. Bu atımları bir antenle güçlendirerek frekans aralığı geniş, güçlü elektromanyetik dalgalar yaratmak mümkün. Frekans aralığı genişledikçe, elektrikli herhangi bir şeyin bu dalgaları soğurarak yanması olasılığı da artıyor. Araştırmacılar en zarar verici atımların yüksek frekanslılar olduğunun kısa sürede farkına vardı.Frekansı gigahertz aralığındaki mikrodalgalar, montajdan kaynaklanan boşluklar ya da metal kaplamadaki yarıklardan elektronik devrenin içine sızabilir. Birkez devrenin içine girdikten sonra da akımı indükte ederek çarptııkları tüm bileşenlere zarar verir. Düşük radyo frekanslarını yakalayan güç besleyicileriyse, bağlı oldukları elektrikli aracın merkezine sinyal gönderen birer anten haline gelir. Bir bilgisayar kablosu güçlü bir elektromanyetik atım yakaladığında ortaya çıkan güç dalgası, bilgisayar çipini yakabilir.Yüksek frekanslı mikrodalgalar yaratabilmek için bilimadamlarının yaklaşık 100 pikosaniyede ya da bir saniyenin milyarda birinde parlayıp sönen elektrik atımlarına gereksinim var. Bunu yapmanın yollarından biri Marx jeneratörü adında bir yapıyı kullanmak. Bu yapı, birarada yüklenebilen ve daha sonra sırayla birbirlerinin yüklerini boşaltarak gelgit şeklinde bir akım dalgası yaratabilen büyük kapasitörlerin biraraya gelmesiyle oluşan bir kapasitör bankası. Akımı çok hızlı bir anahtar serisi kanalından geçirmek, atımı yaklaşık 300 pikosaniyeli hale getirir. Bu atım antenden geçirildiğinde, elektromanyetik bir enerji patlaması açığa çıkarır.

Bir kilo ya da TNT’de depolanan enerj , akı kompresörü adındaki bir alet kullanılarak büyük bir mkrodalga atımına çevrilebilir. Bu alet bir patlamanın enerjisini , bir akımı ve bu akımın manyetik alanını olabildiğince küçük bir hacme sığdırmak için kullanır. Bu atımın bir antene gönderilmesi de ölümcül bir radyo dalgalası ya da mikrodalga patlamas oluşturur.

Akı kompresörünün en büyük avantajı basitliğidir. İlk yapmanız gereken, patlayıcılarla donatılmışmetal bir tüpü bir ucundan patlayıcı kapsüle yapştırmak. Daha sonra tüpü ucunda bir anten bulunan silindir şeklindek i bir bobin telinin içine yerleştirin. Son olarak da bobinden bir akım geçirerek metal tüp ve bobin arasında bir manyetik alan oluşturduğunuzda akı kompresörünüz kullanıma hazır.Patlayıcı kapsülü ateşlend iğinnde yükler harekete geçer ve tüp boyunca saniyede 6.000 metre hızla akan bir patlama oluşur. Eğer bunu yavaşlatabilecek olsaydık, patlayıcı basınç dalgasının kompresörü parçalamas›ndan hemen önceki anda tek metal tüpün genişlediğini görebilirdik. Genişleyen metal, bobinle kontak yaparak kısa devre oluşturur ve böylece akımı ve oluşturduğu manyetik alanı önünde, bobinin henüz sağlam durumdaki bölümüne yönlend rir. Kompresörün patlayan bölges genişledikçe, manyetik alan gitgide daha küçük bir hacim içine sıkışır. Manyetik alanı bu şekilde sıkıştırmak, bobinin patlamanın ilerisinde kalan bölümündek akımda muazzam bir artışı doğurur ve milyon amperler düzeylerinde yalnızca 500 pikosaniye genişliğinde bir atım yaratır. Son olarak kompresörün silahın tümü patlamadan hemen önce akım atımı antene gi derek elektromanyetik enerji yayar. Tümü bir milisaniyenin onda birinden daha kısa bir sürede gerçekleşen bu işlemler tera-wattlık bir güç yaydğından, bu yöntem kesinlikle pratik.

ABD hava kuvvetleri için mikrodalga silahlar geliştiren TPD firmasından Tom Schilling, amaçlarının bir uçaktan bırakılacak ve güçlü elektromanyetik atımla düşman komuta ve kontrol merkezlerini “susturacak” güdümlü bir bomba geliştirmek oldu¤unu söylüyor. Başka bazı araştırmacılar bombanın bir el çantasından daha küçük hacimlere sıkıştırılabileceği düşüncesinde. Bu silahların en büyük faydası, öldürücü olmamaları.Tek bir insana ya da binaya zarar vermeden tüm bir kentin iletişim sistemin yerle bir edebilirsiniz. Ancak bu, silahın tamamen güvenli olduğu anlamına gelmiyor.

Elektromanyetik silahları kullanarak istediğiniz yere sızmanız da mümkün. Gördüğünüz tüm elektronik sistemleri yakarak yok etmek zorunda değilsiniz. Yapacağınız şey “yumuşak darbe” denen yöntemle sistemi geçici olarak çökertmek. Böylece Elektronik sistemlerin içine girerek düşmanınız sizin orada olduğunuzu bilmeden sessizce yapmak istediğiniz herşeyi yapabilirsiniz. Bu da askeri bilgiler ele geçirmek isteyen teröristlerin işlerini tamamlayana kadar sistemin hafızasını kaybetmesini sağlamaları için uygun bir yöntem.

TABLO 1 : ELEKTRONİK TEKNOLOJİSİ

GÜMÜŞ MERMİ

Körfez ve Sırbistan/Kosova Savaşları sırasında, Amerikan M1-A1 Abrams ve İngiliz Challenger tanklarının ve “tank katili” A-10 Thunderbolt uçaklarının Irak ve Sırp tanklarına karşı kullandıkları mermiler, eyreltilmiş uranyum içeriyordu. Asıl kullanım alanı nükleer enerji santralleri ve atom bombaları olan uranyumu taktik silah tasarımcıları için çekici kılan özelliği,bilinen en ağır ve yoğun elementlerden olması. Uranyum, temel olarak kararlı ve dolayısıyla zayıf radyasyon yayan U-238 izotoplarıyla, kararsız ve dolayısıyla parçalanıp çeşitli radyoaktif elementlere dönüşebilen U-235 izotopundan oluşuyor. Yoğunluğu ve yanarken oluşturduğu çok yüksek ısı nedeniyle zırh delici mermilerde kullanılan uranyum, metalin U-235 açısından fakirleştirilmiş bir karışımı. Seyreltilmiş Uranyum (SU) adı bu özellikten kaynaklanıyor. Gümüş Mermi (’The Silver Bullet’) diye adlandırılan; 120 mm çaplı, 5.35 kg ağırlığındaki tank ve 30 mm çapındaki tankavar mermisi, düşman tanklarına çarptığı anda yüksek ısıyla yanarak, hedef tankın zırhını eritiyor ve içine giriyor. Patladığı andaysa tank mermisi yüksek sıcaklıklarda, yaklaşık 900 gr ile 3400 gr arasında kimyasal/toksik ve radyoaktif uranyum oksit zerreciklerini hedefin içineve çevresine yayıyor. Uçaklardan atılan tanksavar mermilerindeki uranyum miktarıysa, 200 gramın biraz üzerinde.

Ancak bu mermiler uçaklardaki makineli topla (cannon)fazla sayıda atıldığından, tahrip ve kirletme gücü artıyor.Körfez savaşından belli bir süre sonra ve özellikle son aylarda Balkanlar’da görev yapan NATO askerlerinde görülen kanser ve başka hastalıklar, bu silahların hâlâ konvansiyonel silahlar sınıfında mı tutulması, yoksa kimyasal/nükleer silahlar sınıfına alınıp savaş alanlarında kullanılmalarının yasaklanması mı gerektiği tartışmasını başlatmış bulunuyor. şu ana kadar, seyreltilmiş uranyumla ilgili olarak ABD Savunma Bakanlığı’nın, Enerji Bakanlığı’nın, Nükleer Denetleme Komitesi’nin (Nuclear Regulatory Commission - NRC) ve Uluslararası Radyolojik Korunma Kurulu’nun (International Commission on Radiological Protection - ICRP) hazırlamış oldukları raporların ışığı altında, seyreltilmiş uranyum mermilerinin savaşta kullanılmaları halinde, çevre ve insanlar üzerinde olası kimyasal/toksik ve radyolojik etkiler şöyle özetlenebilir:

Nükleer santrallerin yakıt maddesi olan doğal uranyum madeninin % 0.72′ i, yavaş nötronlarla parçalanabilen, U-235′ten, % 99.28′i yavaş nötronlarla parçalanmayan, yani fizyona uğratılamayan U-238’den, çok az bir kısmı da U-234 ve diğer izotoplardan oluşur.Parçalanabilen U-235′in nükleer santrallerde yakıt olarak kulanılabilmesi için, U-235′in bu doğal karışımdaki yüzdesinin en az %3′e çıkarılması gerekir. Yaklaşık 1 ton doğal uranyum cehverindense, gaz diffüzyonu veya antrifuj yöntemlerinden geçirildikten sonra, ancak 7.2 kg kadar zenginleştirilmiş uranyum yakıt elde edilebilir.

Geriye kalan büyük miktardaki atığa “fakirleşirilmiş uranyum” adı verilir. Kurşundan daha yoğun (yoğunluğu=19.05 gr/cm3) ve tungsten kadar sert olan bu metal, son yıllarda Amerika ve İngiltere’de geliştirilen tank ve uçaksavar mermilerinde ve zırh kabuklarında kullanılmıştır. Seyreltilmiş uranyumdan yapılan mermilerdeki radyoaktifi izotopların dağılımı, ABD Savunma Bakanlığı’nın Çevre politikaları Enstitüsü’nce hazırlanan rapora göre şöyle: 120 mm-5.35 kg’lık bir tank mermisinin % 99.25′i, 4.5 milyar yıl yarılanma ömrüyle alfa parçacıkları yayınlayarak (1.28 mrem/yıl/pCi/kg,doz eşdeğeri aktivite ile) bozunan U-238′den, % 0.2′ i yaklaşık 1 milyar yıl yarılanma ömrüyle alfa parçacıkları yayınlayarak (1.32 mrem/yıl/pCi/kg,doz eşdeğeri aktiviteyle) bozunan U-235′den; geriye kalan kısmıysa,U-236′dan ve titanyumdan oluşuyor.

TABLO 2 : MÜHİMMAT SİSTEMLERİ TEKNOLOJİSİ

MERMİDEN HIZLI DENİZALTILAR

Düsünün ki bir Concorde

uçağındasınız. Rahatça

koltuğunuza oturmus Mach

2’yle yani sesten iki kat daha

hızlı bir şekilde Atlantik

Okyanusu’nu geçiyorsunuz.

Bir yandan manzarayı

seyrederken bir yandanda

ikram edilen şampanyayı

yudumluyorsunuz. Nasıl hoş

değil mi? Bu srada sizin pek

gözünüze çarpmıyor ama

aşağılarda denizin altında gri

ince kalem benzeri bir araç

uçağınıza yetişiyor ve onu

geçiyor. Sakın şaşırmayın

bu sesten hızlı giden bir

denizalti.

ASLINDA böyle bir araç henüz gerçek değil, yalnızca bir kurgu. Bununla birlikte teknoloji böyle bir aracı yapabilecek düzeyde. Hatta Rus denizaltılarindan biri bunu gerçeklestirebilecek torpidolar taşıyor. Aynı teknik deniz altı mayınlarını yok edecek silahlar için de düşünülüyor.

Bu yöntemle su kızaklarının ve su üstü gemilerinin hızlarını artırmak da olası. En önemlisi de bu teknikle su altında saatte binlerce kilometre hızla gidebilecek ve yine de kuru kalacak araçların yapılabilecek olması.Bu işin püf noktasını uzakta aramanıza gerek yok. İşin sırrı elinizde tuttuğunuz şampanya kadehinde.Tıpkı şampanyanın içindeki gibi hava kabarcıklarında yatıyor bu işin püf noktası.

Aerodinamik biçimi nasıl olursa olsun herhangi bir nesne sıvıların içinde hareket ederken bir dirençle karsılaşır. Bu direncin nedeni nesnenin dış yüzeyinin sürtünmesidir.Sıvı katmanlarını yarmak için gerekli güç nesnenin dış yüzeyindedir. Aynı durum havada da geçerlidir. Ne var ki su, havadan bin kat daha yoğun olduğu için sürtünme de bir o kadar fazladır. Bundan öte, sürtünmeyi yenmek için gereken kuvvet , nesnenin hızınınküpüyle orantılıdır. Böylece iç motorlarda yapilan her gelişme, hızda yalnızca önemsiz artmalara neden olmaktadır.

1960’ların başında, Kiev Hidrodinamik Enstitüsü’nden Mikhail Merkulov,çözümün suyun içinde “hava bosluğu açmak”ta (cavtation) yattığını öne sürdü. Bu cesur bir karardı çünkü deniz mimarları için hava boşluğu genellikle bir tehdit olarak görülürdü.Bangalore’da bulunan Hindistan Bilim Enstitü’sünden bir akademisyen olan Rudra Pratap, “Bir nesne bir sıvının içinde hızlı hareket ettiğinde, nesnenin bazı noktalarındaki basınç azalır”diyor. Hava boşluğundaki nesneler üzerine çalısan bir dinamikçi olan Praap’a göre, nesne hızlandıkça üzerine düşen basınç azalır. “Eğer basınç sıvının buhar basıncına eş olacak denli azalırsa, sıvı hali daha fazla korunamaz.” diye de ekliyor. Sıvıyı sıvı halde tutmak için gereken basınç düstüğünde sıvı moleküller buharlaşacaklar ve bir hava boşluğu oluşacak.

Pompalarda, türbinlerde ve pervanelerde boşluklandırma iki soruna neden olabilir. Birincisi hava kabarcıkları akışın yapısını değiştirebilir . Ikincisi de kabarcıklar yüksek basınçlı bölgelere ulaşıp metale çarptığında metalde çukurlar açabilecek şok dalgalarına neden olabilir.

Dev Kabarcık

Oysa durum bu teknikte biraz daha farklı. Belli koşullarda bir kabarcık ya da hava boşluğu, hareket eden nesneyi tamamen içine alacak biçimde şekillendirilebilir. Newton 1687 yılında yazdığı Principial Mathematical adlı eserinde bunun ipuçlarını veriyor; fakat yine de buna ulaşmak çok kolay değil. Pratap’a göre başlangıç olarak gövde saatte en azından 180 kilometre yada saniyede 50 metre hızlı olmalı. Bu hızlar normal torpidolar için oldukça uzak rakamlar. Birleşik Devletler denizaltı Savaş Merkezi’ de (NUWC) John Castano, burun yapısı içe doğru olması gerektiğini vurguluyor. Aerodinamik bir yapı yerine, kabarcığı içindeki aracı düz burunlu olması gerekiyor. Bu sayede yüksek hızlarda su öyle bir hızla ve açıyla burnu çevresin de geçip gider ki aracın üzerini örtemez.

Hava boşluğu içindeki bir cismin sürtünmesi oldukça düşüktür, çünkü dış yüzeyinin direnci neredeyse kaybolmustur. Nesne su yerin e daha düşük yoğunluğu ve vizkozitesi olan su buharıyla çevrilir. Böyle bir nesnenin sürtünmeye neden olan tek yeri burun bölgesidir. Yalnızca burnun suyla teması vardır çünkü. “Yine de burada bir denge var.” diyor Pratap. Burun ne kadar küt olursa, sürtünme o kadar artar. Bu nedenle en iyi burun tipi hafif eğimli olandır. Pratap’a göre genel sürtünme hava kabarcığının içine girildiğine olağan üstü derecede düşüyor ve artık yalnızca hıza bağlı olarak artıyor

“Bu neden böyle oluyor diye sorarsanız, sizi yanıtlayamam. Bu çok karışık bir durum ve sıvı mekaniği topluluğunun bunu iyi anlayabildigini de henüz emin değilim.”Ne olursa olsun sonuçlar oldukça açık. Sürtünmenin azaltılmasıyla birlikte yüksek hızlar mümkün oluyor.

Santa Barbara’daki California Üniversitesi’ne bağlı Okyanus Mühendisliği Laboratuvarı’nın müdürü olan Marshal Tuli ’se deniz araçlarını hava boşluğu yöntemiyle kolay işler halegetirilebileceğini düsünüyor. Tuli ’ne göre kızaklı botların kızaklarındaki sürtünmenin azaltılması, onların hızlarını ikiye katlayabilir. Merculov, Tuli ’ni çalışmasını gördüğünde hava boşluğu yöntemiyle süper hızlı torpidolar yapilabileceğini anladı.

Yalnız bir soru vardı: aracın yalnızca burnu suya dokunacağı için alışıldık pervaneler bu araçlarda işe yaramayacaktı. Tümüyle yeni bir itiş tekniği bulunmalıydı. Bu sorunun çözümü basitti: Geriye roket motoru takmak. Roketler hava boşluğunda çalşacağı için , suyla ilgili bir sorun yasamadan istenen kalitede bir itiş sağlayabilir. Düşüncede oldukça kolay gibi görünse de çalışan bir torpido yapabilmek zor bir iş. Sağlamlık ve burun kısmını hayli yüksek basınçlara dayanabilecek malzemeyle yapılması hiç de kolay değil. Ulaşılan hızlarda hava boşluğunu torpidonun tamamının içine alamaması olasılıgı da vardır. Yapılan Rus torpidosuysa burnundan egzosuna kadar sanal bir boşluğu için de olacak biçimde tasarlandı.

“Eğer nesnenin hızı buhar boşluğunda geçmeye yetecek kadar değilse, kabarcığı içine gönderilecek yapay havalandırma, nesne geçinceye kadar boşluğu açık tutacaktır.” diyor Castano. Stafforshire’daki Keele Üniversitesi’nde bir savunma uzmanı olan Mark Galeotti’ye göre bu torpidoların prototipleri 1980’lerde ortaya çıkmştı;fakat üzerinde daha çok çalışılmalıydı.

“1990’ların başında yalnızca Ruslar düzgün işleyen bir torpido yapabildiler.” diyor Galeotti. “Yaygara” anlamına gelen “Shkval” adı verilen bu araç saatte 500 kilometre hıza ulaşabiliyordu. Denizaltıdan muhtemelen mekanik bir mancınık yardımıyla bir ok gibi fırlatlmıştı. Böylece torpido roketi ateşlenebilmesi için hava boşluğunun içine girebilmişti.Ruslar kendilerine ölümcül bir silah yaptılar. Shkval düsman denizaltılar onlar daha harekete geçemeden saf dışı bırakabilir, ya da bir denizaltı, üzerine gelen torpidolarda onu kullanarak korunabilir. Bununla birlikte Shkval, ardılına göre oldukça hantal sayılır. 1990’ların başında Birleşik Devletler de kendi hava boşluğu programını başlattı. Başlangıç olarak su altı mermileri üzerinde duruluyor. Geleneksel mermiler suya doğru ateşlendiğinde daha bir metre gidemeden , sürtünme yüzünde duraklıyorlardı. NUWC’daki araştırmacılar, boşluklandırıcı içindeki mühimmati çok yüksek hızlara çıkmaya olanak verecegini ve çok daha uzağa ulaşabileceğini biliyorlardı. 1997 yılında bunu denediler.Shkval ’in sahneye çıkışından yalnızca birkaç yıl sonra NUWC araştırmacıları sesten hızlı bir araçları olduğunu ilan ettiler. Dikkatle tasarlanmış düz bir burnu olan kurusıkı mermi, bir su altı silahından ateşlendi. Suda ses duvarını aşan mermi, saatte 5400 ve saniyede 1.5 kilometre hıza ulaştı.

Hareketini sürdürmesi için bir güç kaynağı olmadığı için mermi kısa sürede yavaşladı, fakat bu bir hava kabarcığıyla hızlanmanın mümkün olduğunu göstermesi açısından yeterliydi. NUWC’daki arastırmacılar havada sahip olunan saniyede 2.5 kilometre hızına ulaşmak istiyorlardı ve bu artık onlar için çok uzak bir olasılık değildi.

Böylesine yüksek hızlara ulaşamasalar da, hava boşluklu mermiler birçok yararlı işte kullanılabilir. Sözgelimi Deniz Kuvvetleri, havadan ateşlendiğinde yeterince derine inmeyen geleneksel mermiler yerine bunları kullanarak mayın temizleme işlemlerini daha verimli hale getirmeyi düşünüyor.

Bu bağlamda Californiya’da Deniz Hava Savaşı Silahları tümenine bağlı bir grup mayınlara birer balon uçuruyorlar. Havadan Hızlı Mayın Temizleme Sisteminde (RAMICS) mermiler standart bir20 milimetrelik Gattling silahıyla vuruluyor. Küt koni biçimli burunlarıyla, suyun 350 metre üzerinden lazerle hedeflenmiş ve 12 metre suda giderek hedeflerini yok edebiliyorlar.

Deniz Araştırmaları Ofisi (ONR)’nden RAMICS’in proje sponsoru olan Doug Todoruff şöyle diyor: “Çelik bir duvarı delip geçmiştik ve hala patlayıcıları ateşleyebilecek kadar kinetik enerjimiz vardı. Sistem, karada denenmis halinin çok ötesinde. Havadan, bir Cobra helikopterinden gerçek bir mayının üzerine atılma denemesi gelecek ay için kararlaştırılmış. Peki ya bir Concorde’dan daha hızlı bir denizaltıya ne dersiniz? Suda bir mermi ateşlemek baska bir şeydir, roket gücüyle ilerleyen bir aracı yüksek hızda kullanmak ve onu hava boşluğu içinde tutmaya çalışmak baska şey. Ikincisi çok daha zordur. Peki uygun hız sınırı ne kadardır? Ordudaki bilim adamlarının pervanelerle elde ettikleri hızı tartışmaya çok istekli olmadıkları görülüyor. Fakat yine de bir mermi kadar hızlı gidememelerinin temel bir nedeni yok. Galleotti, “Ruslar Shkval ’i bir son olarak değil bir başlangıç olarak görüyorlar.” diyor. ” Bu teknolojinin insanlı araçlarda uygulanmaması için hiçbir neden yok.” diye de ekliyor Castano.

Aslında birçok teknolojik engel var bu projede. Bunlardan biri hâlâ güçlü bir itici sisteme gerek duyulması. Alüminyum yakıtlı bir roket bunun çözümlerinden biri olabilir. Oksidasyon için su kullanacağından fazladan oksijen taşımaya gerek duymaz. Böyle bir durumda yanmamış yakıtın hızla alüminyum oksitle kaplanması ve daha fazla reaksiyona engel olması gibi bir sorun yaşanabilir. Bundan kaçinmak için toz haline getirilmiş alüminyum su girdabina enjekte edilebilir, bu dayanan ve eriyen parçaları uzak tutar. Alüminyum yakıtlı roketler kısa mesafeler için iyi olabilir; fakat ya uzak mesafeli yolculuklar için ne olacak?

Bunun için muhtemelen güç kaynağına nükleer bir reaktör eklenmesi yeterli olacaktır. Böyle bir araçla saniyede 2.5 kilometre hızla yolculuk Londra New York arası yolu bir saatten az bir zamanda geçmeyi olanaklı kılabilir. Yolda bir balinaya çarpmazsanız tabi. Aracın dümenini kontrol etmek de sorunlu olabilir. Shkval ’in yönlendirilme olanağının fazla olmadığı

söyleniyor. Bir anlamda bu kadar çaba dümdüz gidebilen bir araç için. Bir kez fırlatıldığında herkesin kontrolünden çıkıyor. “Zorluk, kontrol edilebilen yüksek hızlı bir araç yapabilmekte” diyor ONR’den Kam Ng. O ve ekibi, aracı gövdesine yüzgece benzer parçalar ekleyerek kontrol edebilmeyi amaçlıyor. Araçta burun kısmı dışında kalan parçaların suya değmesi istenmiyordu, çünkü bunun sürtünmeye neden olacağı biliniyor.”Ama,” diyor Ng, “aracı kontrol edebilmek için bu ödenmesi gereken küçük bir bedel .”Bununla birlikte boşluğun düzensiz bir yapiya bürünmesi olasılığı da var; ama Ng ve ekibi bu tür sorunları çözmek için uğraşıyorlar.

“Hava boşluğunda yol alma fikri deniz altındaki savaşların çehresini değiştirecek.” Diyor Galleotti. “Olabildiğince sessiz araçlarla geleneksel olan kedi fare oyunu bir anlamda kakafonik bir it dalaşına dönüşecek.” Galleotti hava kabarcığı içinde gidecek gemilerin çok büyük gemiler olmayacağını da söylüyor. Bunun yerine bir ana gemiden yola çıkarak kısa menzilli saldırılar yapan küçük araçlar kullanılması düşünülüyor. “Bu tıpkı havada savaşmak gibi olacak.” diyor Galleotti. Bu projede şu anda kimsenin yanıtlayamadığı bir sorun daha var aslında. Hava boşluğunda gidecek böylesi bir aracın ilk etapta gerekli hıza nasıl ulaşacağı bilinmiyor. Bu bir yana,bir silahtan ateslenen araca kim binmek ister?

TABLO 3: DENİZ SİSTEMLERİ TEKNOLOJİSİ

ÖLÜM IŞINLARI

Bir askeri uzmandan obüsün yerine ideal bir silah tasarlaması istense, büyük olasılıkla sıralanacak özellikler listesi şöyle olur: Hafif mermi , sınırsız mühimmat, bir uçağa ya da kara taşıtına yüklenmeye elverişli boyutlar, hedefi doğrudan nişanlayabilme,çabuk doldurulma, hareketli hedefleri izleme, nokta atışı yapma ve hedef dışında hasara yol açmama. Sonunda bütün bunların uzmanı getireceği nokta, ağır metal parçaları yerine ışık fotonları fırlatan bir silah olacaktır. Gerçekte, ABD bütün bu özellikler taşıyan silahlar yapma yolunda çalışıyor. Bunun içinde kullanılması düşünülen kaynak, lazer. Yüksek güçlü lazerlerin düşman füzelerini yok etmek amacıyla kullanılması yeni bir olgu değil; Çok daha az bilinen ve daha az spekülatif olan bir olasılık, 40 yıl süren ve ürünleri savaş alanlarına dökülmek üzere olan yoğun bir araştırma-geliştirme çabası sonucu “ayakları daha çok yere basan” lazer silahlarının tüm savaş türlerinde devrim yaratması.

ABD’nin en önde gelen üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Ensititüsü’nün (MIT) yayımladığı Technology Review dergisine göre, ancak Boeing 747-400 (jumbo jet)uçaklarına yerleştirilebilecek çapta olanlardan tutun, Jeep’lerin tahtına kurulan yeni Humvee’lere takılabilecek küçüklükte olan lazerler, yapılan deneylerde askeri hedefler başlarıyla etkisiz hale getiriyorlar. Bu silahlar büyük bir olasılıkla on yıl içinde ister sıcak savaş olsun,ister barış bekçiliği , ister teröristlere karşı operasyon, her türlü askeri harekatta kullanılmaya başlanacak.

1990’ların başında hem siviller hem de askerler kör edici etkiye sahip oldukları gerekçesiyle kullanımlarını insanlık dışı olarak niteleyen grupların protestoları, piyadelere düşmanı kör etme yeteneği sağlayan gizli bir lazer sisteminin rafa kaldırılmasına yol açmıştı. Yeni programlar kör edici silahlar için konulan uluslararası yasakların çevresinden dolanacak biçimde yürütülüyor olsa da, silahların kullanıma alınmasıyla birlikte protestoların anlanması bekleniyor. Karşıtlarca beslenen tüm endişelere karşın askeri araştırma ve geliştirme çalışmaları tüm hızıyla sürüyor ve bazı uzmanlara göre kısa süre içinde Amerikan askerlerine savaş alanında üstünlük sağlayacak. Amerikan Askeri Üniversitesi ve Californiya Eyalet Üniversitesi’nde yürütülen Ulusal Güvenlik Çalışmaları Programı’ndan Robert Bun-ker, “Öldürücü olmayan ileri teknoloji silahları da dahil olmak üzere optik ve öteki ‘yönlendirilmiş enerji silahlarının rtaya çıkması, ateşli silahların ve topların modern toplum üzerinde yapmış olduğu etkiye benzer bir etki yapacaktır” diyor. Çin ve Rusya’nın da en az on yıldır lazer silahları geliştirmekle uğraştıkları, ancak bu silahların daha az güçlü oldukları söyleniyor.

Projeler Çeşit Çeşit

Lazerleri savaş alanına taşıma çabasının odak noktalarından biri , Albuquerque’deki Kirkland Hava Üssü. Burada yapılan bir deneyde, bir karbondioksit lazerinin bir anlık atımı, karşısındaki plexiglass levhasını bir alev topuna dönüştürüyor ve levhada 8 mm’lik bir delik açıyor. Bu yalnızca deney için geliştirilmiş bir düzenek.Gücü, savaş lazerlerinin güçlerinin ufak kesirleri kadar. Ancak lazerlerin değişik malzemeler üzerindeki etkileri konusunda sağladığı bilgiler, kısa menzilli roketler, uçaklar, tanklar ve dolaylı olarak da düşman askerleri ve teröristleri etkisizleştirecek lazerler için yürütülen üç ayrı projede kullanım alanı bulabilir.

Bu üç projeden şu an için en belirgin olanı, Bush döneminde 2,7 milyar dolara kadar ek ödenek sağlaması beklenen Airborne Laser (Uçakta Lazer) Projesi. Projenin ana hedefi Körfez Savaşı’nda çokça kullanılan Scuds füzelerini havalandıktan çok kısa bir süre sonra, bir başka söyleyişle füze düşman topraklarındayken etkisiz hale getirmek. Bu projede bir Boeing 747-400’e oksijen iyot lazeri yerleştiriliyor.

Bütün lazerler gibi, bu da kimyasal enerji ya da elektrik enerjisi pompalanan bir maddenin atomlarının, bu enerjiyi düzgün (saçılmayıp tek yönde giden) bir ışık demeti halinde yeniden yayımlaması temeline dayalı bir düzenek.

Projenin üç ayağı var. İlki , Boeing firmasına 747-400 uçaklarının lazer yerleştirilebilecek biçimde değiştirilmesi. İkincisi , TRW firmasının, yüksek enerji lazeri olan kimyasal oksijen iyot lazerlerin geliştirmesi . Sonuncusu da Lockheed Martin Space Systems firmasının tasarlayıp geliştirdiği ışın/ateş kontrol sistemi . Şimdilik bu üç bölüm birbirinden ayrı yürütülüyor. Askeri senaryolara göre, bu lazerleri taşıyan 747’ler yerden 12 bin metre yukarıda güvenli bölgede dolaşırken, yakındaki bölgeler kısa mesafeli roketlerin saldırısına uğrayabilir. Bu lazerler 300 km uzaktaki bir hedefe 2 megawatt (milyon watt) enerjili bir ışın demeti gönderir. Bu güç, bir küçük kenti aydınlatmaya yetecek güce eşit.Böylesine güçlü bir ışın demeti bile,roketin kaplamasını anında elemez.Yaptığı, roketin yakıt deposunun kaplamasını yüksek ısıyla aşındırmak. Zayıflayan bu nokta, yakıtın iç basıncıyla yırtılır ve yakıt patlar. Yeni fırlatılan bir düşman füzesi ,radarca belirlendikten sonra işin zor tarafı başlar. Yapılacak iş, basketbol topu çapındaki ışın demetini , atmosferik çalkantıya karşın, hızla yükselmekte olan füzenin yakıt deposu üzerinde gereken sıcaklığı oluşturacak süreyle,yani beş on saniye sabit olarak tutabilmek. Bunun için silahın, hedefin görüntülerini izleyen atmosferik etkileri hesaplayan ve ışının yön ve şiddetini sürekli olarak yeniden ayarlayan bilgisayarların desteğine gereksinim var.

Bunun avantajlı yanı, düşman füzenin yalnızca 10 000 dolar değerinde kimyasal yakıt harcanarak vurulabilmesi (bir uçakta 30 atış için yeterli yakıtın bulunması gerekir). Aynı ışın bir anti-balistik füze yardımıyla yapılmasının maliyetiyse 1 milyon dolar. ABD Hava Kuvvetleri ’nden Albay Lynn Wills “Bu sistemin 2008 yılına kadar dünyanın herhangi bir yerinde kullanılabilecek yaygınlıkta konuşlandırılabileceğini ” söylüyor. Hedeflenen, ikisi sürekli olarak havada, kriz bölgeleri üzerinde devriye gezecek olan yedi uçaktan oluşan bir filo. Lazerlerin ve nişan sistemlerinin ilk örnekleri , halen San Diego’nun kuzeyinde, TRW’ye ait gizli bir tesiste deneniyor.Lazerli bir 747-400 prototipinin ilk uçuşu ve ateş testinin 2004’te yapılması bekleniyor. Bir başka lazer silahıysa döteryum-flüorit güçlü lazer. Tactical High-Energy Laser (Taktik Yüksek Enerji Lazeri ) olarak bilinen bu silahın amaçlanan hedefiyse, genellikle gerillaların kullandıkları ucuz ve küçük roketler. Rus yapımı Katyuşa roketlerinin Lübnan’daki Hizbullah yanlılarınca İsrail’e karşı kullanılmasının hemen ardından, 1996’da Tactical High-Energy Laser Programı’na hız kazandırıldı. ABD programa 170 milyon dolar, İsrail ise 80 milyon dolar ayırdı ve tüm gelişmeler Amerika’nın kontrolü altında gerçekleşiyor. Bu lazerler de uçaktaki lazer gibi radar izleme, nişan ve kontrol sistemlerini içeriyor. Ancak farkı, karada konuşlandırılması ve bir Katyuşa roketin yalnızca 2000 dolar maliyetle yok edebilmesi. Gerçi körfez savaşı sırasında kullanılan Patriot füzeler de bu işi yapabilir,ama uzmanlar, fiyatı 1000 dolar olan Katyuşa’ları 1 milyon dolarlık Patriot’larla düşürmenin fazla akılcı olmadığını vurguluyorlar.

ABD Ordu Uzay ve Füze Savunma Komutanlığı’ndan program yöneticisi Dick Bradshaw silahın çok hızlı olduğunu söylüyor. Bradshaw “Bir kere kenetlendi mi hiçbir manevra ondan kurtulmak için yeterli olmaz. Bir fotondan nasıl kaçabilirsiniz ki ?” diyor. Dönen bir taret üzerindeki bir ışıldak görünümündeki silah 10 kilometre menzile sahip. New Mexico’daki White Sands Füze Deney Alanında şimdiye kadar 20’den fazla füze düşürmüş. Taktik yüksek enerji lazeri , şimdilik küçük bir garaj büyüklüğünde bir beton platform üzerine yerleştirilmiş bulunuyor. Bradshaw, ilerde silahın şimdikinin beşte bir boyutlara indirilerek bir kamyona monte edilebilir hale getirilebileceğini söylüyor. Bu, silahın hızla gereken yere taşınabilmesini sağlayacak.

Tankları da Vururlar

Lazer silahlarının roketleri ve uçakları düşürmesinin ardından ordu bu silahların hedefi daraltıp onları tank, kamyon ve top gibi ağır silahları imhada da kullanmayı düşündü. Bu programın aracıysa ileri Taktik Lazer (Advanced Tactivcal Laser). ABD Ordu Uzay ve Füze Savunma Komutanlığı

ile projenin ana yüklenicisi Boeing tarafından yürütülen programın amacı, Boeing 747’lerdeki (2 megawatt’ lık) oksijen-iyot lazerinin 300 kilowatt’lık küçük bir modelini bir helikopter ya da küçük bir uçağa yerleştirip 20 kilometre ötedeki kara hedeflerine karşı kullanabilmek. Programın yöneticileri daha ileride bir kamyon, hatta bir cipe yerleştirebilecek bir sistem gelştirmeyi de hedefliyorlar. Bu alandaki gelişmeleri izleyen birçok gözlemciye göre, lazer silahları füze, roket ya da uçakları hedef almaya devam etmeli . Nedeni , bunların küçük bir parçalarının dahi zarar görmesi halinde parçalanmaları ya da düşmeleri .Kamyon ve tanklarsa bunlara pek benzemiyor. Uzmanlara göre bir lazer silahı, bu gibi araçlar üzerinde kimyasal patlayıcıların uygulayacağı enerjiden daha çoğunu uygulayamaz. Bu durumda lazer silahlarıyla, 15 cm kalınlığında zırha sahip bir tankı yok etmek olanaklı değil.Ama hedef yok etmek yerine sakatlamak, etkisiz kılmak olarak belirlenirse iş değişiyor. Herkesin bildiği gibi , gerçekte tankların da zayıf bir noktası var: Dışarıda neler olup bittiğini anlayabilmek için kullanılan elektronik iletişime ve alıcılara bağımlılık. Bir tankın antenini eritmekse 300 kilowatt’lık bir lazer için çocuk oyunu.

Programda görev alan Albay Mark Stephen “Bir hedefi parça parça etmeden de yok edebilir ya da en azından etkinliğini azaltabilirsiniz. Dahası, iletişimin kesilmesi ya da diğer elektronik sistemlerinin zarar görmesi , tank mürettebatının savaşma yeteneğini sınırlar; bir tankın konvansiyonel silahlarla yok edilmesi de sonuçta pek farklı bir şey değil” diyor.

Aslında, yeniden yakıt yüklenmeden her biri bir kaynak makinesinin ısıtma gücüne sahip 10 m genişliğinde, 100 ışın demeti gönderme kapasitesine sahip ileri Taktik Lazer, tanklara zarar vermenin ötesinde çok daha başka işleyler de yapabilir. Yapılan bir analize göre sistem, yakıtını tüketmeden önce 7 km uzaklıktan 11 anteni eritmiş, 32 kamyon lastiğini patlatmış ve bir düzine havan, roket atar ve makineli tüfeği etkisiz hale getirmiş.Bütün bu becerilerine karşın, bu silahın da sorunlu bir tarafı var. Kara taşıtları, uçaklardan daha fazla sarsıldığı ve titreşim yarattığı için eğer lazer böyle bir araca yerleştirilmişse, bilgisayar kontrollü amortisörlere gerek olacaktır. Ayrıca, şiddetli bir kara savaşında oluşacak toz ve duman lazerler için bir engel oluşturur. Atmosferde bulunan ve aerosol adı verilen ince toz parçacıkları, ışını dağıtır ve zayıflatır. Aerosol kırılması etkisi de denilen bu etkinin azaltılması için çalışmalar yapılıyor. Ayrıca kimyasal yakıtı, şiddetli çarpışmaların olduğu bir savaş alanına taşımak da kolay değil. Bu nedenle, 2003’te başlatılacak olan 100 milyon dolar bütçeli bir araştırmanın hedefi , kimyasal yakıt yerine enerjisini, neodimyum ile güçlendirilmiş bir itriyum-alüminyum-garnet (saydam, kırmızı bir silikat mineral) bileşimine verilecek elektrik akımından alacak bir “katıhal” silahı. Laboratuvarlarda geliştirilen bu tür katıhal lazerlerin gücü şimdilik 10 kilo-watt. Ancak Bradshaw, gücün bir silah için gerekli olan 100 kilowatt düzeyine çıkarılabileceğini söylüyor.

5 0Bir başka tasarı ise, itriyum-alüminyum-garnet bileşeninin yerine, kimi iletişim uygulamalarında kullanılan süper enerji verimli fiber-optik lazerler koyabilmek. Bir Humvee ( ilk kez körfez savaşında ciplerin yerini alan askeri taşıt aracı ) üzerine kolaylıkla takılabilecek fiber-optik lazer, elektrik gücüyle çalıştığından, aracın jeneratörleriyle beslenir ve böylece özel yakıt ge-reksinimini ortadan kaldırır. Bradshaw, “Nihayet aracın biraz daha fazla dizel yakıt› taşıması gerekebilir; ancak bu, savaşl alanında kendi “mermilerinizi” elektrikle üretme lüksü için ödenecek çok küçük bir bedel” diyor.

TABLO 4: SENSÖR VE LAZER TEKNOLOJİSİ

BİLGİ SAVAŞI SİLAHLARI

Bilgisayar Virüsleri

“Virüs, kendisini daha geniş programların içine kopya edebilen, ve bu programı değiştirilebilen parçalı bir koddur. Virüs ancak içinde bulunduğu program çalışınca, aktif hale geçer. Program çalışınca, virüs kendisini tekrar etmeye başlar ve başka programlara da yayılarak, onları da etkiler.”

Virüsler, bütün bilgisayar ortamlarında bilinirler. Bilgi Savaşlarında, sıklıkla kullanılan bir savaş aleti olmaları da bu anlamda şaşırtıcı değildir. İstihbarat teşkilatlarının ya da orduların, düşmanlarının telefon sistemlerine virüs yaymaları normal bile karşılanabilir. Günümüz telefon sistemleri, bilgisayarlarla kontrol edildiğine göre, ana vericiye virüs yollamak herhangi bir bilgisayara virüs yollamak kadar kolaydır.

Kurtlar(Worms)

“Kurt (worm) bağımsız ir programdır. Kendi kendine çoğalarak, bir bilgisayardan ötekine kopyalanır, genellikle de bir network sistemine yayılır. Virüslerden farklı olarak, diğer programlara sıçramaz.”

Kutlar, veri yok etmemekle birlikte, network içinde dolaşarak, iletişimi yok edebilir. Ancak, bir kurt veri yok edicisine de dönüştür