Sol-elli Proteinler
12 Temmuz 2007
Sol-Elli Proteinler
Protein olusumuyla ilgili evrimci tezlerin gerçeklesmesinin imkansizligini biraz daha detayli olarak inceleyelim.Canlilarda bulunan bir protein molekülünün meydana gelmesi için yalnizca uygun amino asitlerin uygun sirada dizilmeleri yeterli degildir. Bunun yani sira, proteinlerin yapisinda bulunan 20 çesit amino asitten herbirinin de yalnizca “sol-elli” olmasi gereklidir. Kimyasal olarak ayni amino asitin hem sag-elli hem de sol-elli olmak üzere iki farkli türü vardir. Bunlarin aralarindaki fark, üç boyutlu yapilarinin birbiriyle zit yönlü olmasindan kaynaklanir. Aynen insanin, sag ve sol elleri arasindaki farklilik gibi… Her iki gruptan amino asitler de birbirleriyle rahatlikla baglanabilir. Ancak yapilan incelemelerde sasirtici bir gerçek ortaya çikmistir: En basit organizmadan en mükemmeline kadar bütün canlilardaki proteinler, sadece sol-elli amino asitlerden olusmaktadir.
Ayni amino asitin sol elli (L) ve sag elli (D) izomerleri. Canlilardaki proteinler sadece sol elli amino asitlerden olusur.
Proteinin yapisina katilacak tek bir sag-elli amino asit bile o proteini ise yaramaz hale getirmektedir. Hatta bazi deneylerde bakterilere sag-elli amino asitlerden verilmis, ancak bakteriler bu amino asitleri derhal parçalamislar, bazi durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri sol-elli amino asitleri insa etmislerdir. Bir an için evrim teorisinin iddia ettigi gibi canliligin tesadüflerle olustugunu varsayalim. Bu durumda, yine tesadüflerle olusmus olmasi gereken amino asitlerden dogada sag ve sol-elli olmak üzere esit miktarlarda bulunacakti. Dolayisiyla, tüm canlilarin bünyelerinde sag ve sol elli amino asitlerden karisik miktarlarda bulunmasi gerekirdi. Çünkü, kimyasal olarak her iki gruptan amino asitlerin de, birbirleriyle rahatlikla birlesmesi mümkündür. Oysa bütün canli organizmalardaki proteinler yalnizca sol-elli amino asitlerden olusmaktadir.
Proteinlerin nasil olup da bunlarin içinden yalnizca sol-ellilerini ayikladiklari ve nasil aralarina hiçbir sag-elli amino asitin karismadigi bilim adamlarinin hiçbir açiklama getiremedikleri konulardan birisi olarak kalmistir. Böyle özel ve bilinçli bir seçicilik evrim teorisinin önemli açmazlarindan birini olusturur.Dahasi, açikça görüldügü gibi proteinlerin bu özelligi, evrimcilerin “tesadüf” açmazini daha da içinden çikilmaz hale getirir: “Anlamli” bir proteinin meydana gelmesi için, az önce de anlattigimiz gibi yalnizca bunu olusturan amino asitlerin belli bir sayida, kusursuz bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarima uygun olarak birlesmeleri artik yeterli olmayacaktir. Bütün bunlarin yaninda, bu amino asitlerin hepsinin sol-elli olanlar arasindan seçilmis olmasi ve içlerinde bir tane bile sag-elli amino asit bulunmamasi da zorunludur. Çünkü amino asit dizisine eklenen hatali bir sag-elli amino asitin yanlis oldugunu tespit ederek onu zincirden çikaracak herhangi bir dogal ayiklama mekanizmasi da mevcut degildir. Bu yüzden tek bir sag-elli amino asitin bile sol-elli amino asitlerin arasina karismamasi gerekir. Bu da, rastlanti kavramini bir kez daha devre disi birakan bir durumdur.
Bu durum Britannica Bilim Ansiklopedisi’nde söyle ifade edilir
:… Yeryüzündeki tüm canli organizmalardaki amino asitlerin tümü, proteinler gibi karmasik polimerlerin yapi bloklari, ayni asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakima, milyonlarca kez havaya atilan bir paranin hep tura gelmesine, hiç yazi gelmemesine benzer. Moleküllerin nasil sol-el ya da sag-el oldugu tamamen kavranilamaz. Bu seçim anlasilmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yasamin kaynagina baglidir. (Fabbri Britannica Bilim Ansiklopedisi, cilt 2, Sayi 22, s. 519)
Bir para milyonlarca kez havaya atildiginda hep tura geliyorsa, bunu tesadüfle açiklamak mi, yoksa, birinin bilinçli bir sekilde havaya atilan paraya müdahale ettigini kabul etmek mi daha mantiklidir? Cevap ortadadir.
Amino asitlerdeki sol-ellilik olayina benzer bir durum, nükleotidler yani DNA ve RNA’nin yapi taslari için de geçerlidir. Bunlar da, canli organizmalarda bulunan bütün amino asitlerin tersine, yalnizca sag-elli olanlarindan seçilmislerdir. Bu da tesadüfle açiklanamayacak bir durumdur.Sonuç olarak yasamin kaynaginin tesadüflerle açiklanmasinin mümkün olmadigi, bastan beri inceledigimiz olasiliklarla kesin olarak ispatlanmaktadir: 400 amino asitten olusan ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece sol-elli amino asitlerden seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak 2400′de, yani 10120′de 1′lik bir ihtimal elde ederiz. Bu astronomik rakam hakkinda bir fikir vermek için, evrendeki elektronlarin toplam sayisinin bu sayidan çok daha küçük oldugunu, yaklasik 1079 olarak hesaplandigini da belirtelim. Bu amino asitlerin gereken dizilimi ve islevsel biçimi olusturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamlari dogurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayi birden fazla sayida ve çesitte proteinin olusmasina uzatmaya kalkarsak, hesaplar tamamen içinden çikilamaz hale gelir.
Ilkel Dünya Ortami ve Proteinler
Evrimci kaynaklarda, amino asitlerin kökeni sorunu, buraya dek saydigimiz bütün tutarsizliklarina ragmen Miller deneyi ile geçistirilmeye çalisilir. Bu geçersiz deneyle söz konusu sorunun çoktan çözülmüs oldugu gibi bir izlenim verilerek, evrim teorisinin açmazlari örtülmeye çalisilir.Ancak canliligin kökenini rastlantilarla açiklama çabasinin ikinci asamasinda, evrim teorisini, amino asitlerden çok daha büyük bir problem beklemektedir: Proteinler. Yani yüzlerce farkli amino asitin belirli bir sira içinde birbirlerine eklenerek olusturduklari canliligin yapitaslari.Proteinlerin dogal sartlarda tesadüfen olustuklarini öne sürmek, amino asitlerin tesadüfen olustuklarini öne sürmekten çok daha gerçek disi bir iddiadir. Amino asitlerin, proteinleri olusturmak üzere uygun dizilimlerde tesadüfen birlesebilmelerinin matematiksel imkansizligini önceki sayfalarda olasilik hesaplari ile incelemistik. Ancak protein olusumu, kimyasal olarak da ilkel dünya kosullarinda mümkün degildir.
Proteinlerin Suda Sentezlenmesi sorunu
Önceki sayfalarda da belirttigimiz gibi, amino asitler protein olusturmak üzere kimyasal olarak birlesirken, aralarinda “peptid bagi” denilen özel bir bag kurarlar. Bu bag kurulurken bir su molekülü açiga çikar.Bu durum, ilkel hayatin denizlerde ortaya çiktigini öne süren evrimci açiklamayi devre disi birakmaktadir. Çünkü, kimyada Le Chatêlier Prensibi olarak bilinen kurala göre, açiga su çikaran bir reaksiyonun (kondansasyon reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanmasi mümkün degildir. Sulu bir ortamda bu çesit bir reaksiyonun gerçeklesebilmesi, kimyasal reaksiyonlar içinde “olusma ihtimali en düsük olani” olarak nitelendirilir. Dolayisiyla, evrimcilerin hayatin basladigi ve amino asitlerin olustugu yerler olarak belirttikleri okyanuslar, amino asitlerin, birleserek proteinleri olusturmasi için kesinlikle uygun olmayan ortamlardir.
(Kimyaci Richard E. Dickinson bunun nedenini söyle açiklar: “Eger protein ve nükleik asit polimerleri öncül monomerlerden olusacaksa polimer zincirine her bir monomer baglanisinda bir molekül su atilmasi sarttir. Bu durumda suyun varliginin polimer olusturmanin aksine ortamdaki polimerleri parçalama yönünde etkili olmasi gerçegi karsisinda, sulu bir ortamda polimerlesmenin nasil yürüyebildigini tahmin etmek güçtür.” (Richard Dickerson, “Chemical Evolution”, Scientific American, cilt 239:3, 1978, s. 74.)
Öte yandan, evrim savunucularinin bu gerçek karsisinda iddialarini degistirip, ilkel hayatin karalarda olustugunu öne sürmeleri de imkansizdir. Çünkü ilkel atmosferde olustuklari var sayilan amino asitleri ultraviyole isinlarindan koruyacak yegane ortam denizler ve okyanuslardir. Amino asitler karada ultraviyole yüzünden parçalanirlar. Le Chatêlier Prensibi ise denizlerdeki olusum iddiasini çürütmektedir. Bu da evrim teorisi açisindan tam bir ikilem olusturmaktadir.
MUCIZE MOLEKÜLLER PROTEINLER Proteinsiz bir yasam mümkün degildir. Çünkü proteinler hem vücudun temel yapitaslaridir hem de insan yasaminda son derece hayati öneme sahip olan enzim ve hormonlarin yapilarini olustururlar. Enzim ve hormonlar vücutta belirli görevlerde ve reaksiyonlarda uzmanlasmis karmasik protein molekülleridir. Bunlar vücut içerisindeki koordinasyonun saglanmasindan temel hayat fonksiyonlarinin sürmesine kadar bir çok önemli görevi yürütürler. Bu bölümde proteinlerin olaganüstü yapilarini ve proteinlerden olusan bu mekanizmalarin vücut içinde gerçeklestirdikleri inanilmasi zor islemleri inceleyecegiz. Her an içimizde bu islemlerin milyarlarcasinin gerçeklestigi düsünülürse, insan vücudunun hayal gücü sinirlarinin ötesinde kompleks bir sistem oldugu daha iyi anlasilir. Proteinlerin yapisinda 20 farkli cins amino asit yeralir. Aslinda dogadaki bu yirmi çesit amino asitin farkli sayilarda ve dizilislerde siralanmasindan sonsuz çesitlilikte farkli protein türü meydana gelebilir. Proteinleri bir zincire benzetirsek, amino asitler bu zincirin halkalaridir. Canli varliklarda bulunan protein türlerinin içerdikleri amino asit sayisi 100 ile 3000 arasinda degisir. Bir proteini meydana getiren dizilimlerde, amino asitlerden birinin rastgele çikarilmasi, eklenmesi ya da sirasinin degistirilmesi genelde proteinin tamamen ise yaramaz, hatta zararli hale gelmesine neden olur.
Insan kaninda bulunan hemeglobin proteinin üç boyutlu yapisi. Hemoglobin hayati önemi olan oksijenin kan yoluyla hücrelere tasinmasini saglar.
Amino asitlerin yer ve sayilarinin yanisira, bu amino asitlerin olusturdugu proteinin üç boyutlu geometrisi de çok önemlidir. Amino asitler dogru sayi ve dizilimde biraraya gelmekle kalmaz, belli noktalarda bükülerek, proteinin görevini yerine getirebilmesi için sahip olmasi gereken üç boyutlu biçimini de belirlerler. Bunu saglamak için bükülme noktalarindaki amino asitler, belli bir açida bükülmeye imkan verecek sekilde, digerlerinden daha zayif baglarla birbirlerine baglanirlar. Eger böyle olmasa, tüm amino asitler birbirlerine esit kuvvetlerle baglansalardi, dümdüz, vasifsiz ve ise yaramaz bir protein zinciri olusacakti. Oysa üç boyutluluk, proteinler için çok önemli bir özelliktir. Özellikle enzimler, ancak sahip olduklari üç boyutlu yapi sayesinde bir takim reaksiyonlari yönetir, denetler ya da hizlandirabilirler. Kisacasi, dogru sayi ve dizilim saglansa bile, gereken geometrinin saglanamamasi bir proteini islevsiz hale getirecektir. Bunun saglanmasi içinse amino asitlerin arasindaki çekim kuvvetleri bile akil almaz bir kontrol ve hassasiyetle teker teker ayarlanmakta, en ufak bir ayrinti bile sansa birakilmamaktadir.
Görüldügü gibi tek bir protein molekülünün elde edilmesi bile, sayisiz islem ve denetimler sonucunda gerçeklesebilmektedir. Bugünün teknolojisiyle, bir protein molekülünü laboratuar sartlarinda bile yapay olarak sentezlemek mümkün degildir. Ancak evrimciler, her zamanki vurdumduymazlik ve körlükleri içinde, böyle bir molekülün, ilkel dünya atmosferinde tesadüfler sonucunda sans eseri olustugunu iddia etmektedirler. Simdi, isterseniz bir proteinin tesadüfen olusabilme ihtimaline ve bu imkansizlik karsisinda evrimcilerin içine düstükleri çaresizlige bakalim. Oksihemoglobin adli proteinin yapisi
Sonsuzda Bir Ihtimal Evrimin önde gelen savunucularindan Rus bilgini A. I. Oparin, Origin of LifeHayatin Kökeni isimli kitabinda proteinlerin tesadüfen olusmasinin mümkün olamayacagini söyle anlatmaktadir: Her biri belirli sekillerde ve kendisine has bir tazda dizilmis bulunan binlerce karbon, hidrojen, oksijen ve azot atomu içeren bu maddelerin en basiti bile son derece kompleks bir yapiya sahiptir. Proteinlerin yapisini inceleyenler için bu maddelerin kendiliklerinden bir araya gelmis olmalari, Romali sair Virgilin ünlü Aeneid siirinin etrafa saçilmis harflerden rasgele meydana gelmis olmasi kadar ihtimal disi gözükmektedir. (A. I. Oparin, Origin of Life, s.132-133) Her ne kadar Evrim yanlisi bir görüse sahip olsa da bu ünlü bilim adaminin yukaridaki ifadesi kendi savundugu teoriyi tamamen geçersiz kilan bir itiraftir. Ayni zamanda evrimcilerin çeliskili mantik yapisini ortaya koymasi açisindan da dikkat çekici bir örnektir. Çünkü gerçekten de bir proteinin tesadüfen meydana gelmesi yazarin dedigi gibi tamamen ihtimal disidir; ama evrimci bilim adamlari bunu görmelerine ragmen tesadüfe olan batil inançlarindan taviz vermemektedirler. Türkiyenin taninmis bilim adamlarindan evrimci Prof. Dr. Nevzat Baban, protein olusumunda matematiksel olarak tesadüfün imkansizligini su sekilde belirtmektedir: Molekül agirligi 34.000 olan, bilesiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farkli amino asitten yapilmis teorik bir protein molekülünün 10 üzeri 300 farkli yapisi bulunabilecegi hesaplanmistir. Bu farkli sekillerden birer molekülün bir araya gelmesiyle meydana gelecek kitlenin agirligi 10 üzeri 280 gramdir. Halbuki dünyamizin tüm kütlesinin sadece 10 üzeri 27 gram oldugu düsünülecek olursa…. Yapisinda, proteinlerin bilesiminde bulunabilen 20 amino asit türünden hepsinin yer aldigi 61 amino asitten yapilmis polipeptidin izomer sayisi 5×10 üzeri 79 oldugu hesaplanir… buna göre de kainattaki her atom basina yukarida yapisini açikladigimiz 61 amino asitten olusmus polipeptid molekülünün izomerinden 6 tanesinin düsecegi anlasilir.(PR. DR. Nevzat Baban, Cerrah Pasa Tip Fakültesinden Protein Biyokimyasi S. 32) Babanin da ifade ettigi gibi, 61 amino asitten olusan küçük bir proteinin halkalarinin rastgele dizilisleri sonucunda ortaya çikacak varyasyonlari olusturmaya evrendeki toplam atom sayisi yetersiz kalmaktadir. Kaldi ki, ortalama bir protein molekülü 61 degil, 400 amino asitten meydana gelir. Bunun bir diger anlami da sudur: Evrendeki bütün atomlar her isi birakip yalnizca bu proteini olusturmak için durmadan rastgele birlesseler, evrenin varolusundan bu yana geçen milyarlarca sene ve evrendeki tüm atomlarin sayisi bir protein molekülünün tesadüfen olusabilme ihtimali için yetersizdir. Kisacasi, 400 amino asitten olusan ortalama bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelmesi, tek kelimeyle, imkansizdir. Dahasi, canliligin gelisiminde bir basamak daha ilerledigimizde, bu imkansiz kelimesinin bile yetersiz kaldigini görürüz. Çünkü tek bir protein hiç bir sey ifade etmemektedir. Simdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan Mycoplasma Hominis H 39un bile, 600 çesit proteine sahip oldugu görülmüstür. Bu durumda, tek bir protein için yaptigimiz üstteki ihtimal hesaplarini 600 çesit protein üzerinden yapmamiz gerekir. Bu durumda karsilasacagimiz rakamlar, insan aklinin alamayacagi boyutlara ulasir. Bir tanesinin bile tesadüfen olusmasi imkansiz olan bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir sekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansizdir. Kaldi ki hücrenin yapisinda proteinlerden baska karbonhidrat, lipit, su, elektrolitler (anyon ve katyon) ve vitaminler bulunmakta ve hepsi birçok farkli organelin içinde yapitasi ve yardimci moleküller olarak kullanilmaktadir. Bu hücrelerden 100 trilyonunun tesadüfen olusup, insanin iç ve dis organlarini kusursuz olarak meydana getirecek bir biçimde ve düzende birlesmesinin ne denli imkansiz bir sey oldugunu anlatmak için, ne yazik ki uygun bir kelime bulmak mümkün degil. Görüldügü gibi evrim, yegane açiklamasi olan tesadüf teorisiyle, degil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden tek birinin olusumunu bile izah etmekten acizdir. Daha protein safhasini bile çözmekten aciz oldugu halde hayatin ve canlilarin nasil ortaya çiktigi konusunda ahkam kesmeye çalisan bir teorinin ciddiyeti ve güvenilirligi ise ortadadir. Canliligin hangi asamasi ya da hangi parçasi ele alinirsa alinsin, sözkonusu tesadüf teorisi bir deli saçmasina dönüsmektedir. Örnegin, Levo (sol elli) proteinleri ele alalim. Bütün amino asitlerin ana gövdesini bir karbon atomuna bagli hidrojen ve bir azot atomundan meydana gelen bir bölüm teskil eder. Bu gövdenin yapisi bütün amino asitlerde tipatip aynidir. Ancak bu gövdeye eklemlenen ve R grubu adiyla anilan ek bir parça vardir ki, bu grup her amino asitte farklidir. Amino asite kendine has özelligini veren de bu R grubudur. R grubu atomlari, yapi olarak ana gövdenin sag veya sol tarafinda bulunabilir. Bunlardan, R grubu sol tarafta bulunanlara L-levo (sol elli) amino asitleri, sag tarafta bulunanlara ise D-dextro (sag elli) amino asitleri adi verilir. Ve her iki çesitin de olusma sansi %50dir. Ayni molekülün sag-elli ve sol-elli biçimlerine birbirlerinin optik izomerleri adi verilir. Optik izomerlerin arasindaki fark, bir cisim ile o cismin aynadaki görüntüsü arasindaki fark gibidir. Ayni atomlardan, ayni parçalardan, benzer bir düzende meydana gelmelerine ragmen bu moleküller, ayni sag el ile sol el gibi, üç boyutta simetrik bir yapiya sahiptirler. Cansiz dünyada bu izomerlerden esit miktarlarda (%50-50 oraninda) bulunur. Ve insan bedeninde kullanilan 20 temel amino asitten herbiri dogada levo ya da dextro biçimlerinde bulunabilir. Ancak yapilan incelemelerde sasirtici bir gerçek ortaya çikmistir: En basit organizmadan en mükemmeline kadar bütün bitki ve hayvanlardaki proteinler, sadece levo amino asitlerinden meydana gelmislerdir. Hatta bazi deneylerde bakterilere dextro amino asitlerinden verilmis, ancak bakteriler bu amino asitleri derhal parçalamislar, bazi durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri levo amino asitlerini insa etmislerdir Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciligi hiç bir sekilde açiklayamamaktadirlar. Eger canlilik rastlantilarla olusmus olsa, bu seçiciligin var olmamasi gerektigini gösteren ortada yeteri kadar sebep vardir. Tabiatta her iki cins amino asit de esit miktarda bulunmakta ve her iki gruptan da amino asitler, bir digeriyle mükemmel bir sekilde birlesme yapabilmektedir. Öyleyse, bütün canli organizmalardaki proteinlerin sadece levo amino asitlerinden olusmasi nasil açiklanabilir? Sizin de farkettiginiz gibi, proteinlerin bu yeni özelligi, evrimcilerin tesadüf açmazini daha da içinden çikilmaz hale getirmistir: Anlamli bir proteinin meydana gelmesi için az önce de anlattigimiz gibi, yalnizca bunu olusturan amino asitlerin belli bir sayida, kusursuz bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarima uygun olarak birlesmeleri artik yeterli olmayacaktir. Bütün bunlarin yaninda, bu amino asitlerin hepsinin sol elli (levo) olanlar arasindan seçilmis olmasi ve içlerinde bir tane bile sag elli amino asit bulunmamasi da zorunludur. Bu da tesadüf ve rastlanti kavramlarini bir kez daha devre disi birakan bir durumdur. Bu durum evrimin gözü kapali bir savunucusu olan Britannica Bilim Ansiklopedisinde söyle ifade edilir: Aslinda, yeryüzündeki tüm canli organizmalardaki amino asitlerin tümü proteinler gibi karmasik polimerlerin yapi bloklari, ayni asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakima, milyonlarca kez havaya atilan bir paranin hep tura gelmesine, hiç yazi gelmemesine benzer. Moleküllerin nasil sol-el ya da sag-el oldugu tamamen kavranilamaz. Bu seçim anlasilmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yasamin kaynagina baglidir. (Fabbri Britannica Bilim Ansiklopedisi, Cilt:2, sayi:22, S.519) Bir para milyonlarca kez havaya atilip da, hep tura geliyorsa, bunu tesadüfle açiklamak mi, yoksa, birinin bilinçli bir sekilde havaya atilan paraya müdahale ettigini kabul etmek mi daha mantiklidir? Cevap ortadadir. Ancak evrimciler, bu açik gerçege ragmen, sirf bilinçli bir müdahalenin varligini kabul etmek istemedikleri için, tesadüfe siginmaktadirlar. Bu ise, az önce belirttigimiz gibi, deli saçmasindan baska birsey degildir. Amino asitlerdeki sol-ellilik olayina benzer bir durum, nükleotidler yani DNA ve RNAnin yapitaslari için de geçerlidir. Örnegin canli organizmalarda bulunan bütün amino asitlerin tersine, yalnizca sag-elli olanlarindan seçilmislerdir. Sonuç olarak; yasamin kaynaginin tesadüflerle açiklanmasinin mümkün olmadigi, bastan beridir inceledigimiz olasilik hesaplari ile kesin olarak ispatlanmaktadir: 400 amino asitten olusan ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece L-aminoasidlerden seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak, 2 üzeri 400, yani 10 üzeri 120de 1lik bir ihtimal elde ederiz. Bir karsilastirma yapmaniz için, evrendeki elektronlarin sayisinin bu sayidan çok daha küçük bir sayi, 10 üzeri 80 oldugunu da belirtelim. Bu amino asitlerin gereken dizilimi ve islevsel biçimi olusturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamlari dogurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayi birden fazla sayida ve çesitte proteinin olusmasina uzatmaya kalkarsak, hesaplar tamamen içinden çikilamaz hale gelir. Tüm bunlarin ardindan, son bir hatirlatma daha yapmak gerekiyor. Yukarda anlattigimiz tüm imkansizliklari bir an için bir kenara birakip, yine de yararli bir protein molekülünün tesadüfen kendi kendine olustugunu varsayalim. Ancak bu noktada da evrim bir kez daha bataga saplanir. Çünkü bu proteinin varligini sürdürebilmesi için, o anda içinde bulundugu dogal ortamdan yalitilip çok özel sartlarda korunmasi gereklidir. Aksi takdirde, bu protein dünya yüzeyindeki sartlarin etkisiyle parçalanacak ya da baska amino asitler ve kimyasal maddelerle birleserek özelligini kaybedecek, yararsiz, hatta zararli bir madde haline dönüsecektir. Enzimler Vücudumuzun içinde her saniye birçok karmasik olay meydana gelmektedir. Bunlar o kadar ayrintilidirlar ki, hemen her asamalarinda, bütün karmasayi denetleyen, düzeni saglayan, ve olaylari hizlandiran süper denetleyicilerin müdahalesine ihtiyaç duyulur: Enzimler… Her canli hücre, herbiri kendi özel isini yapan, örnegin besin maddelerini parçalayan, besinlerden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapimini saglayan ve bunlar gibi sayisiz isler yürüten binlerce enzim bulundurur. Eger bu enzimler olmasa, en basitinden en karmasigina kadar hemen hiçbir fonksiyonunuz çalismaz, ya da dururcasina yavaslardi. Sonuç her iki halde de ölüm olurdu. Nefes alamaz, birsey yiyemez, sindiremez, göremez, konusamaz kisaca yasayamazdik. Enzimlerin olaylari hizlandirmasini günlük hayattan bir örnege uyarlayabiliriz. Eger enzimsiz kalma gibi bir durumla karsilasilsa; normal sartlarda okunmasi birkaç saniye sürecek bir cümleyi okumak, yaklasik on yil sürerdi. Iste enzimler vücuttaki tepkimeleri en az bu örnekteki kadar hizlandirmaktadirlar. Enzimlerin, protein sentezinden, enerji üretimine kadar hücrenin bütün fonksiyonlarinda hayati bir önemi vardir.
1- Enzim etkileyicegi maddenin üzerine sekilde temsil edildigi gibi tam olarak oturur. 2- Enzim tepkimeye girecegi maddeye uygun sekilde üç boyutlu olarak kusursuz yaratilmistir. Tipki anahtar ile anahtar deliginin uyumu gibi. 3- Madde üzerinde yapilmasi gerekli islemleri yapar ve her basamakta ATP enerjisi kullanir. 4- Etkiledigi maddeyi yepyeni yapiya soktuktan sonra kendisi bu islemden hiç etkilenmeden yeni bir tepkimeye tekrar hazir hale gelir. Sekiller enzim ile etkidigi madde arasindaki uyumun anlasilabilmesi için verilmistir.
Enzimle etkiledigi madde arasindaki iliski, anahtarla kilit arasindaki iliskiye benzetilebilir. Enzim ve onun birlesecegi madde, üç boyutlu karmasik bir geometride birbirlerine kenetlenirler. Her ikisi de birbirlerine tam bir uyum gösterecek sekilde özel olarak yaratilmislardir. Dahasi, bu uyum çok etkileyici bir hiz içinde isler. Bu hiz o kadar bas döndürücüdür ki, bir enzim bazen bir saniyede 300 maddeyle belirli bir siraya uygun olarak teker teker birlesir, o maddeyi istenen forma sokar, sonra da ayrilir.
Bir enzim heksokinaz ve etkidigi madde arasindaki üç boyutlu kusursuz uyumu gösteren sekil. hekokinaz enzimi ATP molekülünü ADP’ye ve ADP’yi ATP’ye çevirir. Enzim degisime ugratacagi molekül üzerine bir kalip gibi kapanir. Enzim parçalari birbirinden ayrilir ve molekül degisime ugramis bir sekilde ortama birakilir.
Kisacasi, hücre enzimler sayesinde yasamaktadir. Ancak enzimler de hücrede üretilmektedir. Her hücre kendi ihtiyaci olan enzimi, gerekli gördügü miktarda, kendisi üretir. Bütün bunlar, bilinçli bir insanin aklinda sorular uyandirmalidir: Bir hücre nasil olur da bir seyi gerekli görebilir, ihtiyacini nasil hesaplar? Birçok karmasik isi yapan, bir robottan daha hizli çalisan enzim denilen makineleri hücre kendisi mi tasarlamistir? Bu plani yapan akil nerededir? Bilinçli bir insanin varacagi cevap da bellidir. Tüm bunlar, hücre adi verilen mikroskobik et parçasinin ve onun içindeki daha küçük et parçalarinin eseri olamazlar. Gerçek çok açiktir. Bütün bunlar Allahin herseyi birbiriyle uyumlu olarak, çeliski ve uygunsuzluk olmaksizin yaratmasi (Mülk Suresi, 3) sonucunda gerçeklesmektedir.
Yesil kisimlar: Enzimi Kirmizi kisimlar: molekülü sembolize etmektedir. Enzim etkidigi iki farkli molekülü birbirine kenetler ve yeni bir molekül insa eder. Reaksiyon sonunda enzim kendi yapisini tamamiyle koruyarak yeni molekülleri etkilemek üzere hazir hale gelir. Enzim ile molekül arasindaki iliski sonderece kisa sürer.
Bilinçli bir insanin varacagi cevap da bellidir. Tüm bunlar, hücre adi verilen mikroskobik et parçasinin ve onun içindeki daha küçük et parçalarinin eseri olamazlar. Gerçek çok açiktir. Bütün bunlar Allahin herseyi birbiriyle uyumlu olarak, çeliski ve uygunsuzluk olmaksizin yaratmasi (Mülk Suresi, 3) sonucunda gerçeklesmektedir. Hormonlar Çok hücreli organizmalar olan hayvanlar ve insanlar farkli yapi ve görevleri olan hücrelerden meydana gelmislerdir. Vücudun bütünlügü, bu hücreler arasindaki karmasik fakat son derece uyumlu iliskilere baglidir. Insan vücudundaki 100 trilyon hücre sanki birbirlerini taniyormusçasina hareket ederler. Kendilerine ayrilmis özel görevleri, sonuna kadar, hiçbir ihmal ve gevseklik göstermeden yerine getirirler. Iste bu mükemmel koordinasyonda hormon denilen mesaj tasiyicilar hücrelere emir tasimakla görevlidirler. Vücudun büyümesi, üremenin düzenlenmesi, vücuttaki iç denge, sinir sistemindeki koordinasyon ve daha birçok islem hormonlarin ilgili hücrelere ulastirdiklari mesajlar sonucunda gerçeklesir. Görünmez bir akil, hormonlar vasitasiyla hücrelere emirlerini bildirir. Sizin haberiniz bile olmadan içinizde muhtesem bir emir-komuta sistemi olusturulmustur. Bu büyük akil, yine sizin bilginiz disinda içinizdeki herseyi kontrol altinda tutar. Bu sistemde sizin hiçbir söz hakkiniz yoktur. Örnegin vücudunuzun büyümesi: Siz ne kadar isteseniz de boyunuzu oldugundan fazla uzatamazsiniz. Ne yaparsaniz yapin içinizdeki hücrelere bölünün, çogalin ve beni büyütün gibi bir emir veremezsiniz. Ancak hücreler, sizin için belirlenmis olan boyu ve vücut seklini bilirler ve o belirli sekle ulasincaya kadar çogalarak vücudu büyütürler. Sonra da tam gerektigi anda büyümeyi durdururlar.
Insan derisinden,o deriyi olusturan hücrelere, hücrelerden hücre içindeki herhangi bir organele, bu organelin zarindan, bu zarin üzerindeki proteinlere ve bu proteinleri olusturan moleküllere kadar, her asamada Allah’in mutlak hakimiyeti ve kontrolü vardir. Kimi zaman kendisinin Allah’a karsi bagimsiz gören insanoglu eger kendi yaratilisini incelerse, Allah’in bu hakimiyetini çok daha iyi görür. Esrarengiz kontrol Vücudunuz üzerindeki denetimsizliginizi bir baska örnekle gösterelim. Kandaki seker miktarinin belirli limitler içinde olmasi insan yasami için zorunludur. Ama günlük hayatta sekerli gidalar yerken bu hassas dengenin hesabini siz yapamazsiniz elbette. Ancak sizin adiniza bu hesap yapilir. Kaninizdaki seker miktari yükseldiginde pankreas adi verilen organiniz insülin denilen özel bir madde salgilar. Bu madde karaciger ve vücuttaki diger hücrelere kandaki fazla sekeri geri çekip depolamalarini emreder. Kandaki seker orani, böylece hiç bir zaman tehlikeli bir düzeye çikmaz. Simdi isterseniz bir deneme yapin. Kendi kendinize emir verin ve basta karacigerinizdekiler olmak üzere vücudunuzdaki hücrelere kanimdaki sekeri geri çek komutunu verin. Onlar da sözünüzü dinleyip seker depo etmeye baslasinlar!… Süphesiz böyle bir sey yapamazsiniz. Birakin onlari kontrol etmeyi, günlük hayatta sizin ne pankreastan ne insülinden ne de karacigerden haberiniz olmaz. Kaninizdaki sekerin yükseldigini fark etmezsiniz, hatta önünüze farkli seker oranlari olan iki sise kan konulsa aradaki farki anlayamazsiniz. Bunun için laboratuarlara, gelismis aletlere ihtiyaciniz vardir. Ama hiçbir zaman görmediginiz ve bilmediginiz bazi hücreleriniz, kandaki sekeri bu laboratuar ve aletlerden daha hassas sekilde ölçer ve ne yapilmasi gerektigine karar verirler. Sonra gerekli tedbirler alinir, hücreler kandaki sekeri taniyip, ayirt edip, yakalarlar. Yedigi bir pasta yüzünden kisa bir sürede seker krizine girip ölmesi isten bile olmayan insan, bu mükemmel sistem sayesinde hayatta kalir.
Peki bu mükemmel sistemi kime borçludur? Her zamanki gibi karsimizda iki farkli açiklama vardir. Ya bu sistem, bilinçli bir Yaratici tarafindan insan vücuduna konmustur, ya da evrim süreci içinde tesadüfen olusmustur. Ancak bu ikinci açiklamayi aslinda açiklama olarak saymak mümkün gözükmemektedir; çünkü evrimin diger iddialari gibi bu da tek kelimeyle bir safsatadir. Evrim, insan vücudunun milyonlarca yillik bir süreç içinde bugünkü haline geldigini öne sürer. Bu, su demektir: Insan bedenindeki organlarin bir kismi, bir zamanlar yoktu, ancak daha sonra evrimleserek olustu. Bu durumda, kandaki seker dengesini kontrol eden pankreasin ve onun salgiladigi insülinin de evrimin asamalarindan birinde olustugunu varsaymamiz gerekir. Ancak bu elbetteki bir mantik hezimetidir. Çünkü pankreasa ve insüline sahip olmayan bir insan bedeninin yasamini sürdürmesine olanak yoktur. Pankreasi olmayan bir yari-insanin milyonlarca yil önce dünya üzerinde gezindigini varsayalim. Basina ne gelirdi?.. Cevap basittir; buldugu ilk sekerli gidadan, örnegin bir seker kamisindan bolca yerdi ve hemen oracikta seker komasina girerek ölürdü. Ayni sey, tüm öteki hemcinslerinin de basina gelir, hepsi, nedenini anlayamadan, seker komasindan ölürlerdi. Biz yine de bir kisminin çok bilinçli bir diyet yaparakaslinda bu mümkün degildir, çünkü yedigimiz besinlerin çok büyük kisminda seker vardirhayatta kaldigini varsayalim. O zaman su soruyla karsilasiriz: Acaba bu insan atalari, pankreasa ve insüline nasil sahip oldular? Acaba günlerden bir gün bir tanesi çikip; artik bu seker sorununu çözmemiz gerek, iyisi mi midenin altinda bir yere bir organ koyalim da bu organ kandaki sekeri dengeleyen bir hormon salgilasin mi dedi? Ve sonra kendisini zorlayarak midesinin altinda gerçekten de bir pankreas mi olusturdu? Insülinin nasil bir formüle sahip olmasi gerektigini hesaplayip sonra da bu formülü pankreasa mi ögretti? Yoksa, günlerden bir gün, çok basarili bir mutasyon oldu da, bu pankreasi olmayan yari-insanlardan birinin DNAsindaki bir bozulma sonucunda, ortaya birden bire tam tesekküllü bir pankreas ve insülin hormonu mu çikti?.. Ancak bu mükemmel mutasyon bile yeterli olamazdi. Bir de, kandaki seker oranini sürekli olarak kontrol altinda bulunduracak, gerektiginde pankreasa insülin salgilama komutu yollayacak, gerektigi kadar insülinin salgilanmasindan sonra da dur emri verecek bir karar mekanizmasinin beynin bir kösesinde bir baska tesadüf sonucunda olusmasi gerekiyordu. Evrimsel mantik ile düsünülmüs olan bu iki açiklama da elbette birer zirvadan baska bir sey degildir. Belki inanmayacaksiniz fakat, evrimcilerin inanci da tam bu anlattigimiz sekildedir. Ancak bunun ne denli büyük bir zirva oldugunu kendileri de bildiklerinden, bu tür konulari gündeme getirmemeyi ve mümkün oldugunca geçistirmeyi tercih ederler. Evrimsel mantiklarin insülin örneginde açikça ortaya çikan bu sefaleti, bizi tek bir sonuca ulastirir: Ilk insanin da aynen bizimki gibi bir pankreasi vardi. Bu organin evrimlesmis olmasi hiç bir sekilde mümkün degildir. Kuskusuz insülin örnegi, vücuttaki diger yüzlerce organ, binlerce hormon, yüzlerce farkli sistem ve sayisiz islem için de kullanilabilir. Çünkü vücudun içinde, en az insülin kadar, hatta daha da hayati binlerce hormon ya da enzim vardir. Bunlarin her biri, insanin yasami için olmazsa olmaz sartlardir ve çogu insülin dengesinden çok daha karmasiktir. Örnegin kan basincini (tansiyonu) ayarlayan sistem, pankreas sisteminden çok daha kompleks hesaplar ve islemler içermektedir. Aslinda vücudun hangi organina bakilsa, ayni durumla karsilasiriz. Böbrekleri olmayan bir insan, en fazla üç gün yasar. Akcigeri olmayan ise bir-iki dakikadan fazla dayanamaz. Sindirim sistemi olmayan, hatta yalnizca ince bagirsagi eksik olan bir insanin bir hafta yasamasi mucize olur. Karaciger, iki yüze yakin fonksiyonu ile eksikligine bir iki saat dayanilabilecek bir organdir. Kalbin yokluguna, üç-bes saniyeden fazla karsi konulamaz. Beyni söylemeye artik herhalde gerek yok. Bu organlarin hiç biri, evrim süreci içinde asama asama gelismis olamazlar. Hiç bir insan vücudu, kendisine mutasyon sonucu bir böbrek edinmek için milyonlarca yil bekleyemez. Dolayisiyla, ortada kesin bir gerçek vardir. O da ilk insanin, bizim bugün sahip oldugumuz vücut yapisinin aynisina sahip oldugudur. Yani, kusursuz ve eksiksiz bir bedenle birlikte yaratilmistir. Insan için geçerli olan bu durum, kuskusuz tüm diger canlilar için de geçerlidir. Dünya üzerinde gezen ilk kaplanla bugünkü arasinda hiç bir fark yoktur. Fil, balina, kartal ya da yilan, ilk kez ne sekilde yaratilmislarsa, halen öyledirler. Bilinmeyen Ugruna Harcanan Hayat Daha önce degindigimiz ve evrim için kesin bir çikmaz olusturan insülin, vücut içindeki hormonlardan yalnizca biridir aslinda. Diger hormonlara söyle bir baktigimizda ise, en az insülin kadar çarpici delillerle karsilasiriz. Hücreler ürettikleri bazi enzimleri ve hormonlari kendileri kullanmayip dis ortama gönderirler. Bunlar, hücrenin tanimadigi ve hiçbir zaman bilemeyecegi kadar uzaktaki bambaska hücreler tarafindan kullanilirlar. Mesafe o kadar uzaktir ki, hücrenin boyutu düsünüldügünde ürettigi maddenin aldigi yol bizim boyutumuzda binlerce kilometre ile ifade edilebilir. Hücre büyük bir özen ve zahmetle ürettigi maddelerin nerede ve nasil kullanildigini bilmez. Ama bu bilinmeyen amaç ugruna, ne ise yaradigini bilmedigi karmasik ürünleri bütün hayati boyunca üretmeyi sürdürür. Örnegin beyinin hemen altinda bulunan hipofiz adli bezdeki hücrelerin ürettikleri özel bir hormon, böbrek faaliyetlerini düzenler. Hipofizdeki bir hücre, böbregin nasil birsey oldugunu bilemez. Peki hiç bilmedigi ve hayati boyunca da bilemeyecegi bir organ olan böbregin yapisina tam uygun özelliklerde bir maddeyi nasil üretebilir? Bu sorunun tek cevabi, kuskusuz bu is için bilinçli bir sekilde yaratildigidir. Hücredeki bu bilinmeyen amaca yönelik hormon üretimini bir örnekle açiklayabiliriz. Yüzlerce insanin bir fabrikada oturup bütün hayatlari boyunca çok önemli bir elektronik aletin özel ve karmasik bir devresini yaptiklarini düsünün. Ama bu insanlar birkez olsun ne bu aleti görmüslerdir, ne de ne ise yaradigini bilirler. Hatta bu insanlar yasadiklari fabrikanin disinda hiçbir sey görmemislerdir. Bütün hayatlarini adayip, binbir zahmetle ürettikleri bu karmasik devreleri fabrikanin disina birakirlar. Birileri de bu devreleri alip binlerce kilometre ötedeki bir baska fabrikada yeni bazi parçalarla birlestirip, söz konusu aleti olustururlar. Birinci fabrikadakiler, hayatlarini neye adadiklarini bile bilmeden, hiç yorulmadan, kusursuz bir itaatle yirmi dört saat çalismaktadirlar. Böyle bir fabrikanin nasil olustugu sorusuna ise tek bir cevap verilebilir: Süphesiz, her iki fabrikayi da taniyan ve yöneten bir irade, belli bir is bölümü tasarlamis ve birinci fabrikaya yalnizca sözkonusu elektronik devreyi üretme görevi vermistir. Bu üretimin nasil yapilacagini da çok ayrintili bir biçimde tarif etmis, ögretmistir. (Çünkü ortaya konan ürünün tümünü bilmeyen birinci fabrikanin, kendi karariyla böyle bir üretim gerçeklestirmesi mümkün degildir). Iste enzim ve hormon üreten hücreler de ayni sekilde çalisirlar. Hiçbir zaman bilemeyecekleri bir yer için sürekli üretim yapar, tüm hayatlarini buna feda ederler. En ufak bir bencillik, bikkinlik ya da kapris yapmazlar, çünkü onlara öyle ögretilmis, daha dogrusu o isi yapacak sekilde yaratilmislardir. Evrendeki herkes ve hersey gibi onlar da alemlerin Rabbi olan Allahin emrine boyun egmislerdir. Baska seçenekleri de yoktur. Bir ayet, bu boyun egmisligi söyle ifade eder: … Göklerde ve yerde her ne varsa Onundur, tümü Ona gönülden boyun egmislerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandir. O, bir isin olmasia karar verirse, ona yalnizca OL der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
Kategori: Biyoloji