Kitabın Adı : Sevgi Ve Şiddetin Kaynağı

12 Temmuz 2007



Kitabın Adı : Sevgi ve Şiddetin Kaynağı

Yazar : Eric FROMM

İNSAN KURT MU, KUZU MU?

Yazar bu kitabında Freud’un teorilerini temel almış, bu teorilere kendi psikanalitik kavramlarıyla açıklık getirmiştir.

Kitabın yazılmasındaki amaç ; insanoğlunun, gelecekteki en önemli tejtidi oluşturan nükleer savaşlara karşı neden bu kadar kayıtsız olduğu sorusuna cevap aramaktır. Buna bağlı olarak akıla şu soru da geliyor : Hayatı boyunca belki de bir karıncayı bile öldürmemiş bir insan nasıl oluyor da savaş sırasında onlarca insanı, üstelik kendi canı pahasına öldürmeyi göze alabiliyor? Bu nasıl bir psikolojidir?

Bu anlamda en temel soru insanın kurt mu yoksa kuzu mu olduğudur.

Hitler milyonlarca yahudiyi tek başına öldürmedi. Stalin milyonlarca siyasi liderini tek başına yok etmedi. Bu insanlar yalnız değildi. Onlar adına öldüren, işkence eden ve bunu isteyerek değil, zevkle yapan binlerce adamları vardı.

Hitler…gibi kurt diye tabir edilen insan figürleri, insanların çoğuna kurt gibi davranmaya itmek için davanın soyluluğu, özgürlüğün elden gittiği ve çiğnenen onurun intikamının alınması gerektiği gibi hikayeler uydurur. Şiddet kendisine kutsal bir görev olarak sunulsa bile eğer kendi doğasında yoksa nasıl oluyor da bir kuzu, kurt gibi davranmaya bu kadar kolay ikna edilebiliyor? Yoksa insanlar, kuzu gibi davranan kurtlar mı?

Yazara göre insanların şiddete olan yöneliminin temelinde üç olgu yatar : 1) Ölüm sevgisi 2) hastalıklı narsizm 3) Sembiotik ensest saplantısı. Kitapta her bir olgu birer bölüm halinde incelenmiş. Bu üç yönelim bir araya geldiği zaman, insanı yıkım adına yıkmaya ve nefret adına nefret etmeye iten “çürüme sendromunu” oluşturur. Çürüme sendromuna karşıtlık için de “gelişme sendromu” olarak ifade edilen bir terim kullanılır. Gelişme sendromu; ölüm sevgisine karşı yaşam sevgisini narsizme karşı insan sevgisini ve sembiotik ensest saplantısına karşı bağımsızlık sevgisini ifade eder.

FARKLI ŞİDDET BİÇİMLERİ

Şiddetin en hastalıklı yani patolojik türünü (ölüm sevgisi) anlatmadan önce en basitinden başlayarak farklı şiddet türlerini incelemek gerekir.

Şiddetin en normal ve hastalıklı olmayan şekli oyuncu şiddetidir. Bu şiddetin altında yıkım yatmaz. Hünerlerini gösterme çabasıyla uygulanır. Örnek olarak ilkel kabilelerin savaş oyunları, Zen Budistlerin kılıçla dövüş sanatı verilebilir. Bu tür dövüş oyunlarında amaç öldürmek değildir ama rakiplerden birinin ölme ihtimali her zaman yüksektir.

İkincisi tepkisel şiddettir. Bu şiddet türü kişinin kendisinin veya başkalarının yaşamını, özgürlüğünü, onurunu, mülkünü korumak için başvurduğu ve en sık görülen şiddet türüdür. Ölümün değil, yaşamın hizmetindedir. Amacı yok etmek değil, korumaktır.

Tepkisel şiddetin bir başka yanı da engellemenin yarattığı şiddettir. Bir arzu veya ihtiyaç engellendiği zaman hayvanlarda, çocuklarda ve yetişkinlerde saldırgan davranışlar baş gösterir. Bu saldırganca davranış, çoğu kez boşuna da olsa, engellenen amaca şiddet yoluyla ulaşmaya yönelik bir çabadır.

Engellemeden kaynaklanan saldırganlıkla ilgili bir başka durum imrenme ve kıskançlığın yarattığı düşmanlıktır. Bu duygu A’nın istediği bir şeye B’nin sahip olması ya da A’nın sevdiği bir kişinin B’yi sevmesi gerçeğinden kaynaklanır.

Tepkisel şiddetle ilgili ancak hastalık doğrultusunda bir adım daha ilerlemiş bir başka şiddet türü de kinci şiddettir. Tepkisel şiddette amaç, zarar görme tehlikesini bertaraf etmekti ama kinci şiddette zarar zaten görülmüştür. Bu aşamada hissedilen tek şey kin, intikam güdüsüdür. İntikam duygusu da şiddeti doğurur. Ancak üretime yönelerek intikam duygusundan kurtulmak mümkündür. Çünkü intikam güdüsü üretkenlikle ters orantılıdır. Üretme yetisi, intikam arzusundan her zaman daha güçlüdür.

Kinci şiddetle yakından ilgili bir başka şiddet biçimi ise bir çocuğun yaşamında sık sık baş gösteren inancın yıkılmasından kaynaklanan yıkıcılıktır. Çocuk, iyiliğe, sevgiye ve adalete yönelik bir inançla yaşama başlar. Bu inanç anneye, babaya, nineye, dedeye veya kendine yakın birine ya da tanrıya olan inançtır. Bir çocuğun inancının ilk olarak yıkılması ebeveynlerin ona yalan söylemesi veya yanında kavga etmeleri ya da çocuğun ebeveynlerinin cinsel birlikteliğine tanık olması durumunda olur. Sarsılan inancın tanrıya veya bir insana yönelik olması pek fark yaratmaz. Sonuçta her zaman yıkılan yaşama olan inançtır, yaşamda güven bulma inancıdır.

Ölümseverlik (Nekrofili) kadar ağır olmasa da patolojik bir diğer şiddet biçimi de dengeleyici şiddettir. Kişi güçsüz olduğuna inanıyorsa veya güçsüzlüğe boyun eğmişse bu güçsüzlüğü dengeleyici bir “güç” arar. İşte bu sebeple aslında insanlığın başındaki en büyük tehlike suçlular ya da sadistler değil, elinde olağan dışı güçler bulunan sıradan insanlardır.

Son ve en ağır hastalıklı şiddet türünden biri (ölümseverlik dışında) kana susamışlıktır. Kana susamışlık terimi az sonra anlatacağım ölümseverlikten az da olsa farklıdır. Bu şiddet tipinde kan, yaşamın özüdür. Kana susamışlığa verilebilecek en uygun örnekler ülkemizde de sıkça görülen kan davaları ve Eski Ahit’te insanların tanrıya kurban edilmesidir. Kana susamışlığın en tipik örneği ise hiristiyanlığın aziz olarak kabul ettiği Flaubert’in öyküsüdür. Flaubert öldürmenin heyecanını keşfedene kadar normal bir çocuk gibi büyür. Kilise ayinleri sırasında bir kaç kere, küçük bir farenin duvardaki delikten çıktığını, sağa sola koşuşturduğunu görür ; buna kızar ve bundan kurtulmaya karar verir. Elinde küçük bir sopayla deliğin önüne çöker. Bir süre sonra fare ortaya çıkar ve fareyi küçük bir sopa darbesiyle öldürür. Ürpertiyle ayağa kalkar, eline bulaşan kanı çabucak sildikten sonra fareyi dışarı atar ve kimseye söylemez. Daha sonra bir kuşu boğarken kuşun debelenmesi, kalbinin heyecanla çarpmasına neden olur, içini vahşice, delice bir sevinç doldurur. Kan dökmenin coşkusunu yaşadıktan sonra hayvanları öldürmek onda bir saplantı olur. Yıllarca tek tutkusu ve tek heyecanı hayvanları öldürmek, avlanmak olur. Bir gün içinden bir ses, sonunda annesini ve babasını öldürmesi gerektiğini söyler. Korku içinde şatodan kaçar, hayvanları öldürmeyi bırakır ve birliklerin korkulan ve ünlü lideri olur. En büyük zaferlerinden birisine karşılık ödül olarak ona olağan dışı güzel ve sevgi dolu bir kadın verilir. Savaşçılıktan vazgeçer, kadınla birlikte mutlu bir yaşam kurmaya karar verir ; ama can sıkıntısı ve çökkünlük yakasına yapışır. Bir gün tekrar avlanmaya başlar, ancak garip bir güç atışlarını zayıflatır. Derken avladığı bütün hayvanlar ortaya çıkıp çevresini sarar. Bazıları çömelmiş, bazıları dimdik ayaktadır. Hızla karısına ve şatosuna döner. Bu arada yaşlı anne ve babası oraya gelmiş, karısı kendi yataklarını onlara vermiştir ; karısı ve aşığı sanıp o telaşla ikisini de öldürür. Gerilemenin en derinliğine ulaşınca dönüm noktası başlar. Gerçektende yaşamını yoksul ve hastalara adayarak bir aziz olur ve sonuçta ısıtmak için bir cüzzamlıya sarılarak onu cennete götüren Kutsal İsa ile yüz yüze, mavi gökyüzüne yükselir. Flaubert bu öyküde kana susamışlığın özünü anlatır.

ÖLÜM SEVGİSİ VE YAŞAM SEVGİSİ

Nekrofil, ölüm sevgisi anlamına gelir. Nekrofil yani ölümsever kişi cansız olan veya ölü olan her şeyin cesetlerin, dışkıların, pisliğin, aletlerin çekimine kapılan kişidir.Onun için de iki cins vardır ama bunlar kadın ve erkek değil, güçlü ve güçsüz, öldüren ve öldürülendir. Ölümsever kişi hep geçmişte yaşar, geleceğe yönelmez. Bunu sebebi eminlik özlemidir. Çünkü gelecek yaşam hiç bir zaman kesin, tahmin edilebilir veya kontrol edilebilir değildir. Ona göre yaşamı kontrol edilebilir kılmak için canlının ölüye dönüştürülmesi gerekir. Ölümsever organiği inorganiğe, canlıyı da ölüye veya mekaniğe çevirme çabasındadır. Bu yüzden mekanik şeylerin ve teknolojik gücün aşığıdır.

Ölümseverliğin tam karşıtı olan yaşamseverliğin kendine özgü iyi ve kötü ilkeleri vardır. Yaşama hizmet eden herşey iyidir; ölüme hizmet eden herşey kötüdür. Yaşamsever kişinin bilinci, kendini kötüden alıkoyup iyi yapmaya zorlamak değildir. Yaşamsever bilinç, yaşama ve sevince yönelik çekimiyle güdülenir. Ahlaki çabalar ise bu yaşamsever tarafın güçlendirilmesiyle sonradan oluşur. Bu nedenledir ki yaşamsever kişi pişmanlığa ve suçluluğa gömülmez. Çabucak yaşama yönelir ve iyiyi yapmaya çalışır.

Çoğu insan yaşamseverlik ve ölümseverlik yönelimlerinin bir karışımına sahiptir. Önemli olan bu iki eğilimden hangisinin ağır bastığıdır. Ama temel potansiyel yaşamseverliktir. Ölümseverlik ise tali potansiyeli oluşturur. Tıpkı sadece uygun koşullarda çimlenen bir tohum gibi ölümseverlik de uygun koşulların bulunması halinde güçlenir ve ortaya çıkar. Ölümseverlikten sorumlu koşulları maddeler halinde sıralamak gerekirse ;

Hem yaşamseverlik hem de ölümseverlik bulaşıcı eğilimler olduğundan çocuk hangi tip insanlarla birlikteyse o yönde gelişir.

Ekonomik kıtlık ortamı.

Adaletsizlik.

Sanayileşme, teknolojik gelişim ya da mekanikleşme (Görüyoruz ki günümüzde erkeklerin çoğu teknoloji harikası aletlere ve arabalara bir kadına bakar gibi bakıyorlar ve bu tür araçlara sahip olanların çoğu bunlara, birlikte olduğu kişiden daha fazla dikkat ve önem gösteriyor).

Şiddet dolu filmler, haberler, programlar.

Böyle bir sistemde yaşayan insanlar yaşama kayıtsızlaşmakta hatta ölüme ilgi duymaktadır. Oysa bunun farkında bile değildirler. Ama zaman zaman kullandığımız “ölesiye susadım, onun için ölürüm, bu durum beni öldürüyor” gibi ifadeler yaşama karşı kalınan kayıtsızlığın belirtileridir. Aynı şekilde günlük hayatta trafik kurallarına uymamak, kazalara kayıtsız kalmak ama en önemlisi nükleer savaşlara kayıtsız kalmak ölümseverliğe yönelimin olduğunun kanıtıdır.

Ölümseverlik eğilimi genellikle rüyalarda dışavurulur. Bu rüyalar cesetlerle, kanla, cinayetlerle, kuru kafalarla, dışkılarla ve bazen robotlarla ilgilidir. Ölümsever kişide bu rüyalar sıktır ve tekrarlanan türdendir.

Aşırı ölümsever kişi çoğu kez görünüşünden, mimiklerinden kolaylıkla tanınır. Soğuktur, cildi ölü gibidir. Yüzünde sanki kötü koku almış gibi bir ifade vardır (ki bu ifade Hitler’in yüzünde açıkça görülür). Düzenlidir, saplantılıdır ve bilgiçlik taslayıcıdır.

En bilinen tipik ölümsever kişiler Hitler, Stalin ve Eichman’dır.

Kanıtlanmamış olmasına karşın I.Dünya savaşına ilişkin şöyle bir rapor vardır; Bir asker Hitler’in, çürüyen cesedin başında trans durumunda kaldığını ve oradan uzaklaşmak istemediğini görmüş.

Daha önce anlattığım kana susamışlık örneğinde Flaubert’in bir doyum moktası vardı (Anne ve babasının ölümü). Bu doyuma ulaşınca dönüşüm gerçekleşmişti. Ancak Hitler örneğinde durum farklıdır. Hitler’in en derin doyumu mutlak yıkımdır (Yani sadece düşmanların değil, Alman halkının, çevresindekilerin ve kendi yıkımıdır). Zaten bu sepeple Almanya’nın malübiyetinden sonra intihar etmiş ve doyum noktasına ulaşmıştır. Hitler milyonlarca insanı tek başına yok etmedi demiştik. Ona inanan onun için öldüren insanların hepsi de ölümsever değildi. Bu insanların bir kısmı yıkımdan korkmayan, yaşamı sevmeyen, yaşama karşı kayıtsız insanlardı ama gerçek şu ki hepsi olmasa da çoğu ölümseverdi.

BİREYSEL VE TOPLUMSAL NARSİZM

Bireysel narsizm kelime anlamıyla kişinin kendine duyduğu sevgi ve beğenidir. Aşırı narsist kişi dış gerçeklikle bütün bağlarını koparmış ve gerçekliğin yerine kendini koymuştur. Sadece kendisiyle doludur, kendisi için “tanrı ve dünya” olmuştur. Narsizmin en temel özelliklerinden birisi kişinin bedenine yönelik tutumunda bulunur. Çoğu kişi kendi yüzünü, kendi vücudunu beğenir. Daha da aydınlatıcı olanı, çoğu insan kendi dışkılarını görmekten veya kokusunu duymaktan rahatsız olmaz (aslında bazıları bundan hoşlanır), buna karşılık başkalarınınkine karşı belirgin bir tiksinti duyar.

Bir başka ancak seyrek bir narsizm örneğini ele alalım. Birisi doktorunu arar ve randevu ister. Doktor aynı hafta içinde randevu vermeyeceğini söyler ve ertesi hafta için bir tarih önerir. Hasta, erken randevuda ısrar eder ve beklendiği gibi durumunun aciliyetini söylemek yerine, doktorun bürosundan sadece beş dakika mesafede oturduğunu söyler. Bu kişi aşırı narsist bir insandır. Onun için doktor, kendi programı ve ihtiyaçları olan bir insan değildir. Ayrıca o kadar narsisttir ki hastalığın aciliyetini kabullenip söylemek yerine büroya beş dakika mesafede oturduğunu söyler.

Benzer bir olgu, karşılık vermeyen birine aşık olan narsist bir kadın veya erkekte de kolayca gözlenebilir. Narsist kişi karşısındakinin onu sevmediğine inanmak istemeyecektir. “O da beni sevmeseydi bende onu bu kadar sevmezdim” diye düşünür. “Bilinçsizce beni seviyor; kendi sevgisinin yoğunluğundan korkuyor; bana acı çektirmek istiyor o yüzden karşılık vermiyor” vs diyerek karşısındakinin tepkisini ussallaştırmaya çalışır.

Narsist kişi nasıl tanınır? Kolayca anlaşılan bir tip vardır. Bu, her türlü kendinden hoşnutluk belirtisi gösteren insan tipidir; Önemsiz bir söz ettiği zaman sanki çok önemli bir şey söylemiş gibi hissettiği gözlenebilir. Genellikle başkalarının söylediklerini dinlemez, gerçekte ilgilenmez de (Zekiyse ilgili gözükmek için sorular sorabilir, görüş bildirebilir). Konuştuğu zaman çoğunlukla kendinden bahseder. Ayrıca eleştiriye karşı duyarlılık da göstergedir. Eleştirinin geçerliliğini reddeder ya da öfke veya depresyonla tepki verir.

Narsist kişinin, kendini her şeyiyle narsizmin nesnesi yapması gerekmez. Çoğunlukla kısmi bir yanı aşırı narsizmle yüklenir : örneğin şerefi, zekası, fiziksel yetenekleri, matraklığı, fiziği.

Narsizmin iki türü vardır. Birincisi ; hafif narsizmde, narsizmin nesnesi kişinin çabalarının bir sonucudur. Örneğin bir kişi işi ile gururlanabilir. Burada narsiz onu başarıya iten enerjijle dengelenir. İkincisi, hastalıklı narsizm durumunda narsizmin nesnesi kişinin yaptığı ya da ürettiği bir şey değil, sahip olduğu bir şeydir; örneğin bedeni, görünüşü, sağlığı, varlığı…vs. Bu narsizm türü, hafif türünde gördüğümüz dengeleyici etkenden yoksundur. Böyle bir kişi “başardığım bir şeyden ötürü değil, sahip olduğum bir özellikten ötürü zaten büyüksem başka başarılar için çaba harcamam gerekmez” diye düşünür.

Narsizmi bir de sınırlı narsizm ve aşırı narsizm olarak ikiye ayırmak mümkündür. Böyle bir ayrımda narsizmin nesnesinin ne olduğu değil narsizm nesnesine duyulan beğeninin derecesi önemlidir. Sınırlı narsizm zararlı değil aksine yararlıdır. İnsanın yaşaması ve başarması için kendini sevmesi ve kendine güven duyması şarttır. Bu sebeple “sınırlı” narsizm yaşam mücadelesi için gereklidir. Oysa aşırı narsizm tehlikeli, hatta zararlıdır. Çünkü böyle bir kişinin düşünme ve yargılama kapasitesi çarpıktır, adil değildir yani tek taraflıdır. Aşırı narsizmin en büyük tehlikesi narsist kişinin eleştirilmesi durumunda ortaya çıkar. Aşırı narsist birey eleştirilince yoğun öfkeyle, şiddetle tepki gösterir. Eleştirilen, narsizmi yaralan kişi, konumu, yaşı, mebkisi…vb nedenlerle ögkelenmeyi göze alamazsa deprosyana girer. Kısaca aşırı narsizmin zararlı sonuçları adaletsizlik, öfke ve depresyondur.

Aşırı narsizm için verilebilecek en iyi örnek de yine Hitler’dir. Başarısız olduktan sonra kendini öldürmek zorunda kalmıştı, çünkü aksi taktirde narsistik imajının yıkılması gerçekten dayanılmaz olacaktı.

Bu noktaya kadar bireysel narsizmden söz ettim. Şimdi de grup narsizminden veya toplumsal narsizmi anlatacağım. Grup narsizminin de hafif ve hastalıklı türleri vardır. Grup narsizmin hafif türünde narsizmin nesnesi başarı, hastalıklı türünde ise grubun kendisi, kendi görkemi, geçmiş başarıları, üyelerin fiziği…gibi şeylerdir.

Bireysel narsizmin biyolojik bir işlevi olduğu gibi toplumsal narsizmin de toplumsal bir işlevi vardır. Ekonomik ve kültürel açıdan yoksul olan bir toplumun üyleri için tek doyum kaynağı, o topluma ait olmadan kaynaklanan narsistik gururdur.

Bir grubun narsizmi yaralandığı zaman, bireysel narsizm bağlamında tartıştığımız aynı öfke ve şiddet tepkisini görürüz. Tarihe göz attığımızda; bir bayrağın çiğnenmesi, inanılan tanrıya, krala, lidere hakaret edilmesi, toprakların kaybedilmesi toplumlarda şiddetli intikam duygusu yaratmış, bu da sonuçta savaşlara yol açmıştır. Çünkü yaralı narsizm, ancak saldırgan ezilirse ve kişinin kendi narsizmine yönelik hakaret geri alınırsa iyileşebilir. Grup narsizmi tarihte birçok şekil almıştır: dinsel, ulusal, ırksal, siyasal (Katoliklere karşı protestanlar, Almanlara karşı Fransızlar, siyahlara karşı beyazlar, kapitalistlere karşı komünistler gibi).

İnsanın tam olarak olgunlaşması, hem bireysel hem de grup bağlamında narsizmden tamamen kurtulmasına bağlıdır.

Bilimsel düşünme ve hümanizm yönelimleri narsistik yönelime karşıt doğrultuda hareket eden düşünce yöntemleridir. Uygar uluslar, genç kuşaklarında temel bir tutum olarak bilimsel yönelimi oturtabilir ve hümanist felsefe ve antropoloji derslerini eğitime dahil ederse narsizmle mücadelede çok şey kazanılmış olacaktır. Tek başına eğitim hümanizmin gerçekleştirilmesi için tabiki yeterli değildir. Bütün bu eğitim ve öğretiler, temel toplumsal, ekonomik ve siyasi şartlar değişirse etkili olabilecektir.

Hümanizmin gelişmesi ve grup narsizminden tamamen kurtulmanın bir you da evrensel silahsızlanmadır. Çünkü insanlığın bir kısmının bir başka blok tarafından toptan yok edilme korkusuyla yaşadığı bir durumda grup narsizmi gerçekten de azaltılamaz.

ENSEST BAĞLARI

Freud’un libido teorisine göre erkek çocukları anneye, kız çocukları da babalarına karşı cinsel bir arzu duyarlar. Bu durum özellikle erkek çocuklarında çok barizdir. Erkek çocukları annelerine duydukları arzudan dolayı babalarını rakip olarak görürler. Böylece de giderek artan bir potansiyelle anneye bağlanırlar. Yazar, Freud’un libido teorisine tam olarak katılmasa da erkek çocuklarının anneye, kız çocuklarının da babaya olan bağlılığını kabul etmektedir. Bu bağımlılık iki açıdan oldukça sakıncalıdır : Birincisi, anneye bile olsa, bağımlılık duygusu, kişinin psikolojik ve sosyal yönden gelişimini olumsuz yönden etkileyen bir duygudur. Bireyin doğru, tarafsızve derinlemesine düşünüp karar vermesine ve böylece de kişiliğinin gelişmesine engel olur (Özellikle çocuk yaşta). İkincisi, anneyle başlayan bu bağımlılık ileride kolayca yön değiştirebilir. Yani anne kavramı yitirilse bile bağımlılık kavramı kalıcı olur. Böyle bir çocuğun anneye olan bağımlılığın, gelecekte, bir maddeye (uyuşturucu madde, para vs…), başka bir bireye, bir kuruma veya gruba bağımlılığa dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu bağımlılık da o kadar kuvvetlidir ki (annenin yerini aldığı için) kişi bunu sahiplenir, bırakamaz ve şiddet pahasına da olsa onu korur. Simbiyotik ensest saplantısı ile şiddet arasındaki ilişki budur. Bu konu için verebileceğimiz en tipik örnek yine Hitler’dir. Hitler’in çocukken annesine olan aşırı bağımlılığı kanıtlanmıştır.

Sonuçta bir bireyde ölüm sevgisi, aşırı narsizm ve de ensest saplantısı biraraya gelirse çürüme sendromu oluşur ve birey kendi yıkımı olana yani ölene kadar kötülüğün ve şiddetin emsali görülmemiş temsilcisi olur.

ÖZGÜRLÜK, BELİRLEMECİLİK, SEÇENEKÇİLİK

Yazara göre iyi ve kötü arasındaki seçim diye bir şey yoktur. İyi ve kötüye yönelik somut araçlar olan davranışlar vardır. Peki insan iyi midir kötü mü? Daha bilimsel bir ifadeyle iyiye ve kötüye yönelik davranışlar neye göre şekillenir? Bu sorunun birbiriyle bağlantılı üç cevabı var;

1-İnsan tutkular, arzular tarafından yönetildiği zaman boyunduruk altındadır, mantıkla yönetildiği zaman ise özgürdür.

Özel bir örnek verelim : Bir erkek bir kadının çekimine kapılır ve onunla güçlü bir sevişme arzusu duyar. Onunla ilişkiye girmesinin her ikisinin de hayatını alt-üst edebileceğinin; kadının korktuğunun ve koruyucu birisini aradığının ve bu nedenle yakasını kolay kolay bırakmayacağının farkında olabilir. Bütün bunları bilmesine rağmen onunla ilişkiye girer. Neden? Arzusunun farkındadır. Ama arzusunun altında yatan güçlerin farkında değildir. Adama göre arzunun nedeni kadının çok güzel olması veya kendisinin cinsel açlık çekmesi ya da yalnız olmasıdır. Ama arzusunun altında yatan gerçek güçler farklıdır. Bu güçler arasında sık sık çok etkili olan sadece bir tanesini ele alalım : erkeğin kibri ve narsizmi. Adam kendi çekiciliğinin bir kanıtı olarak bu kadını fethetmeyi kafasına koymuşsa, genellikle bu gerçek güdünün farkında olmayacaktır. Burada narsizm tutkuları yönetir, tutkular da adamı.

2-Aslında insan iyi ile kötü arasındaki seçimi olaylar zincirinin son halkasında değil, ilk halkalarında yapar. Yani zincirin son halkasında artık insanın kötüye karşı iyiyi seçme özgürlüğü yoktur. Kötülük son halkada yapılmıştır ama seçim ilk halkada.

Burada kitaptaki örneği biraz değiştirerek ele alacağım : Sekiz yaşındaki bir erkek çocuğu sokak çocuğunun biri ile arkadaş olur. Annesi oğlunun sokak çocuğuyla oynamasını istemez ve onunla ilişkisini kesmesini söyler. Çocuk reddeder; annesi, sözünü tuttuğu taktirde onu sirke götürmeyi vaat eder; çocuk boyun eğer (zincirin ilk halkası). Utanç duyar, bütünlük duygusu yaralanır, özgüvenini kaybeder. Yıllar sonra trafik polisi olur. Meslek hayatının ilk günlerinde rüşvet teklifiyle karşılaşır ve kabul eder (zincirin son halkası). Sekiz yaşında tavır alıp rüşvetikabul etmeyi reddedebilirdi; henüz özgürdü. Ve belki de içine düştüğü ikilemi duyan bir arkadaşı, dedesi, öğretmeni ona yardım edebilirdi. Rüşvet almak ve almamak (ya da iyi ile kötü) arasındaki seçim özgürlüğünden bir çok şeyi sekiz yaşında yitirmiştir. Tabiki, olaylar zincirinin ilk halkası ile son halkası arasındaki süre her zaman bu kadar uzun olmayabilir.

3-Gerçek kararın ne zaman yapıldığını görme sorunuyla yakından ilgili bir sorun daha vardır. Seçme kapasitemiz, yaşam pratiğimizle birlikte sürekli değişir. Hatalı karar vermeyi ne kadar uzatırsaki kalbimiz de o kadar katılaşır ve ne kadar sık doğru karar verirsek kalbimizde o kadar yumuşar.

Bu olguya klasik bir örnek, kutsal kitaptaki Firavunun ibranileri serbest bırakma talebine gösterdiği tepkidir. Firavun, kendisi ve halkının yaşadığı giderek artan acılardan korkmaktadır; ibranileri bırakmaya söz verir ama yaklaşan tehlike ortadan kalkar kalkmaz, “yüreği katılaşır” ve tekrar ibranileri serbest bırakmamaya karar verir. Bu yüreğin katılaşması süreci, Firavunun yaşamındaki ana temadır. Doğruyu seçmeyi ne kadar uzun süre reddetse, yüreği de o kadar katılaşır. Artık hiçbir acı bu ölümcül gelişmeyi değiştirmez ve bu da onun ve halkının yıkımıyla sonuçlanır.

Kategori: Biyoloji


Rasgele...