—————————–genetiÄŸin Tarihsel GelimiÅŸi ——————

12 Temmuz 2007



—————————–GENETİĞİN TARİHSEL GELİMİŞİ —————————————————

Dünyada hayatın baÅŸladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaÅŸamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiÅŸtir. “Gen” terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına raÄŸmen genin fonksiyonu ile olan araÅŸtırma 1800 lü yıllarda baÅŸlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiÅŸtir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye ÅŸekli, çiçek rengi, bitki yüksekliÄŸi gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiÅŸtir. Dikkatli gözlem, doÄŸru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve diÅŸi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuÅŸtur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının deÄŸerini kimse bilmiyordu. Mendel’in bulduÄŸu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduÄŸu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı.

Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin’in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge’den mezun olduktan sonra kariyerini geliÅŸtirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaÅŸayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu.

Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur.

Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doÄŸada oluÅŸan seçici iÅŸlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin’in çalışmalarına baÅŸlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaÅŸamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmiÅŸlerdir.

Dünyada Genetiğin Gelişimi

1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keÅŸfinden sonra genin doÄŸası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuÅŸtur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluÅŸturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araÅŸtırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaÅŸamın geleneksel dili olduÄŸu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. YaÅŸayan organizmalar arasında yer alan bu iliÅŸki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin geliÅŸimine neden olmuÅŸtur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliÅŸtirmek için yaÅŸayan diÄŸer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araÅŸtırmacılar DNA’nın bir canlıdan kesilerek diÄŸer canlıya yerleÅŸtirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu ÅŸekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleÅŸtirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Üreme teknolojisinin geliÅŸimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uÄŸraÅŸan araÅŸtırmacılar insan embriyosunu in vitro koÅŸullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermiÅŸlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaÅŸatmayı baÅŸardı.

Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde baÅŸarılmıştır. Klonlama iÅŸleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluÅŸturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu baÅŸarılar 1952 de kurbaÄŸalardaki klonlamaya kadar devam etmiÅŸtir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuÅŸtur. Bu çalışmalar, hızlı çoÄŸalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soÄŸuÄŸa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve geliÅŸkin çiftlik hayvanları üretimine baÅŸarılı olmuÅŸtur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin geliÅŸmesini saÄŸlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiÅŸ ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık deÄŸeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak ÅŸekilli hücre anemisi ve Huntingon’s chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduÄŸu bu sayede bulunmuÅŸtur.

Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır.

Dünyada Genetiğin Tarihi;

1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler.

1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı.

1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı.

1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı.

1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı.

1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX’i diÅŸi XY’i erkek olarak deÄŸerlendirdi.

1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı.

1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineÄŸi Drosophila melanogaster’de cinsiyete baÄŸlı kalıtım olan beyaz göz rengini araÅŸtırdı. Bu araÅŸtırma linkage (baÄŸlantı) olayını içeren gen teorisini geliÅŸtirdi.

1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu.

1928 Fred Griffith Diplococcus’larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduÄŸu keÅŸfetti.

1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi.

1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti.

1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith’in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduÄŸunu ortaya koydu.

1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour’da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu.

1948′lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keÅŸfetti.

1950′de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keÅŸfetti.

1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti.

1952 ‘de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını iÅŸaretledi ve DNA yı 32P ile iÅŸaretliyerek kalıtım molekülünü buldu.

1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü.

1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı.

1958 Arthur Kornberg, E. coli’de DNA polimerazı saflaÅŸtırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti.

1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu.

1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir.

1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti.

1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi.

1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti.

1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı.

1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi.

1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech).

1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi.

1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri).

1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington’s hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduÄŸunu keÅŸfetti

1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR).

1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı.

1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı.

1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı.

1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı.

1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti.

1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi.

Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar:

Gregor Mendel’in Deneyleri

Gregor Mendel (1866), “Experiments on Plant Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48.

KeÅŸifler

Hugo De Vries (1900), “The Law of Segregation of Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118.

Mendel Araştırmaları

William Bateson (1901), “Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation,” Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61.

Biyometri

W. F. R. Weldon (1895) “Remarks on Variation in Animals and Plants,” Proceedings of the Royal Society 57: .

G. Udny Yule (1905), Mendel’s Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity,” New Phytologist 1: 226-7.

Genotip & Fenotip

W. Johannsen (1911), “The Genotype Conception of Heredity,” The American Naturalist 95: 129-159.

Eugenler

Charles Davenport (1912), “The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics” in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press.

William Castle (1930) “Race Mixture and Physical Disharmonies,” Science, n.s. 71: 603-606.

Kalıtımın Kromozom Teorisi

T. H. Morgan (1910) “Sex Limited Inheritance in Drosophila,” Science 32: 120-122.

A. H. Sturtevant (1917) “Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila,” Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558.

Sitogenetik

Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), “A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays,” Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497.

T. S. Painter (1934), “A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster,” Genetics 19: 175-188.

Mutasyon

H. J. Muller (1927) “Artificial Transmutation of the Gene,” Science 66: 84-87.

Evolasyon GenetiÄŸi

Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press.

G. Turesson, (1922) “The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat,” Hereditas 3: 211-350.

Bitki ve Hayvan Islahı

George Shull (1909) “A Pure Line Method of Corn Breeding,” Report of the American Breeders Association 5: 51-59.

İnsan Genetiği

J. Neel (1949) “The Inheritance of Sickle Cell Anemia,” Science 110: 64-66.

L. Hogben (1932) “The Genetic Analysis of Familial Traits,” Journal of Genetics 25: 97-112.

Populasyon GenetiÄŸi

Sewall Wright (1931) “Evolution in Mendelian Populations,” Genetics 16: 97-159.

J. B. S. Haldane (1954) “The Cost of Natural Selection,” Journal of Genetics 55: 511-524.

GeliÅŸim GenetiÄŸi

S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) “The effect of an early lethal (t*) in the house mouse,” Genetics 25: 391-400.

C. Waddington (1975) “Genetic Assimilation,” reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press.

Biyokimyasal Genetik

G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), “Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora,” Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506.

Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) “The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of “Inducibility” in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli,” Journal of Molecular Biology 1: 165-178.

Genetik İnce Yapı

Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. “Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations,” Genetics 25: 541-583.

Seymour Benzer (1955) “Fine Structure of a Region of Bacteriophage,” Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354.

Barbara McClintock (1956) “Controlling Elements and the Gene,” Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216.

Moleküler Genetik

O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), “Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.,” Journal of Experimental Medicine 79: 137-158.

James Watson and Francis Crick (1953), “A Structure for Deoxyribonucleic Acid,” Nature 737-738.

M. Meselsohn and F. Stahl (1958) “The Replication of DNA,” Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12.

M. Nirenberg and Philip Leder (1964) “RNA Codewords and Protein Synthesis,” Science 145: 1399-1407.

Türkiye’de GenetiÄŸin GeliÅŸimi;

Genetik bilimi, Türkiye’de geliÅŸimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiÄŸi, mutasyon genetiÄŸi alanında baÅŸlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuÅŸlar ancak faaliyet devam etmemiÅŸtir. Çalışmalar TÜBİTAK desteÄŸiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuÅŸtur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmiÅŸlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiÄŸe uygulanması ağırlık kazanmıştır. ÇeÅŸitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aÅŸağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır.

Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar;

Sitogenetik

1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri.

1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod.

1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri.

1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri.

1977 Emine Bilge, M. TopaktaÅŸ, N. Gözükırmızı, M. KocaoÄŸlu. Arapa’ da Deneysel mutasyonların eldesi.

1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri

1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri

1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri

1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi

1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri

1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi.

1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri.

Moleküler Genetik

1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi

1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker Kullanılarak tanımı.

1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi

1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu

1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü

1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi

GeliÅŸim GenetiÄŸi

1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü

1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon

1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri.

Biyokimyasal Genetik

1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm.

1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar

1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri

1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları

1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması

1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi

1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı

1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm

1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar

Populasyon GenetiÄŸi

1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar

1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi.

1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı

1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları

1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar

1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı

1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu

1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı

1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti

1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı

1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı

1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı

Kantitatif Genetik

1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları

1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler

1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler.

1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler

Mutasyon GenetiÄŸi

1969 Didar Eser, Avena sativa’da röntgen ışınları ve anöploid deÄŸerler

1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları

1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti

Biyometri

1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları

1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi

1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler

1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler

1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması

Yayınlanan Kitaplar

1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri

1970 Fethi İncekara. Genetik

1973 İsmet Baysal, Sitogenetik

1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri

1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri.

1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik

1983 Muvaffak Akman, Bakteri GenetiÄŸi

1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği

1983 Neriman Alemdar, Sitoloji

1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik

1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı

1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji

1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı

1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensibleri

Kaynaklar

Elmer-Dewitt, Philip. “Cloning: Where Do We Draw the Line?” Time Vol. 142, No.19, Nov. 8, 1993.

Lewis, Ricki. 1994. Human Genetics. William C. Brown Publishers.

Micklos, David A. 1990. DNA Science. Carolina Biological Supply Co., Cold Spring Harbor Press.

Sattelle, David. 1988. Biotechnology in Perspective. Industrial Biotechnology Association, Hobsons Publishing.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Okumuş

Ondokuz Mayıs Üniversitesi

Ziraat Fakültesi, Zootekni Bölümü, 55139, Samsun.

—————————————GENETİK VE KANSER————————————————-

İnsan yaşamı boyunca çevresi ile sürekli olarak ilişki içindedir. Bu uyum devam edegeldiği sürece de ayakta kalabilmektedir. Embriyo döneminde anne karnında kan dolaşımı yolu ile başlayan etkileşim, daha sonraları yerini daha geniş alanlara bırakır. Beslenme,solunum ve sosyal ilişkiler gibi geniş çerçevede devam eden etkileşim, ölüm zamanı gelinceye kadar devam eder. Etkileşimde, uyumun uyumsuzluğa dönüşümü ölüm olarak adlandırılır.

Hücre, çevresi ile ilişkisini hücre zarı vasıtasıyla sağlar. Hücreler; doğrudan temas, salgıladıkları kimyasal maddeler (hormonlar,enzimler) ya da elektriksel impulslar yoluyla, komşu hücreler veya uzaktaki hücre ve hücre gruplarıyla iletişim halindedir. Hücre zarlarına yerleşmiş, protein yapılı alıcılar, gelen mesajları hücrelere iletirler. Hücrenin bir nevi anten vazifesini gören zardaki alıcı proteinler (reseptörler) ile gelen mesajlar, hücre tarafından değerlendirilir, ardından kendine uygun olan davranışı sergiler. Hücrenin çevresi ile ilişkisi, hem çevrede ortaya çıkan değişimlere ayak uydurması hem de günlük yaşamı yönüyle gereklidir.

Embriyonik gelişim süresince farklılaşmada rol oynayan faktörlerden birisi, kontrollü hücre ölümleridir. Apoptosis olarak adlandırılan önceden programlanmış ölüm işlevi, bir hücreden bir bedenin oluşturulması (gelişim) noktasında temeldir. Sürekli düzenlenmesi gereken çoğalma-farklılaşma-ölüm programları, hücrenin kaderini belirleyen genlerin ürünü olan proteinler tarafından organize edilir. Sayıları yüzün üstünde olan proteinler, hücrenin çoğalmasını durdurup, bir çeşit kırmızı ışık görevi yaparak onu ölüme sürüklerler. Bu ölüm, insandaki hücre sayısının dengesinin sağlanması noktasında da önem arz etmektedir. Her hücrenin bünyesinde nasıl çoğal-çoğalma/ proteinini sentezle-sentezleme gibi hassas dengeler mevcutsa, aynı şekilde öl-yaşa dengesini ayarlayan bir denge de mevcuttur. Hücre her an ölmeye hazır durumda beklemektedir. Bir grup gen, hücreye büyüyüp bölünmesi gerektiğini söylerken, diğer bir grup gen de artık büyümenin yeterli olduğunu ve hücrenin büyümesini durdurarak kendi işlevini yerine getirmesini söylüyor. Kanser büyük ölçüde bu iki grup gen arasında dengesizlikten oluyor. Büyümeyi söyleyen genler normalden fazla çalışırlarsa veya büyümeyi frenleyen genler gerekenden az çalışır ya da herhangi bir nedenden ötürü bozulursa, hücre devamlı bölünüp büyüyor, yani kanserli hücre haline geliyor. Bugüne kadar bu görevi icra eden on kadar gen keşfedilmiştir.

Bu şekildeki hücre ölümlerine hücre intiharı programı denilir. Ölüm programı uygulanan hücre, önce içe doğru büzülür daha sonra da hücre çekirdeğinde bulunan DNA zincirini parçalar. Parçalanan hücre, komşu hücreler ya da makrofajlar (özel parçalayıcı hücreler) tarafından fagosite edilir.

Son araştırmalar ışığında P53 geninin, kanserin oluşumunda durdurucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliyoruz. Sigaranın kanser yapmasının en önemli mekanizmalarından biri, dumanındaki kimyasalların P53’ü çalışmaz hale getirmesidir. Kanserde gen tedavisinin amacı, bozulan bu dengeyi yerine koymak yani çalışmayarak kanserleşmeye engel olmayan genleri tekrar çalışır hale getirmek.

Bilinen bütün kanser olgularının ortak bir yanı ya da ortak bir nedeni vardır: İnsan bedenini oluÅŸturan sayısız hücrenin her birinin çekirdeÄŸinde deÄŸerli bir hazine gibi saklanan deoksiribonükleik asit (DNA) zincirinin kimyasal yapısının deÄŸiÅŸmesi, daha bilimsel bir deyimle DNA’nın mutasyona uÄŸramasıdır. Kanser hastalığının baÅŸlangıcı, apoptosis iÅŸlevini var kılan genlerin, mutasyon neticesinde bozulması (mutasyona uÄŸraması) esasına dayanmaktadır. Bazı kiÅŸilerde ise bu, kalıtım yolu ile geçen bir hastalık olarak kendini göstermektedir. Aynı genlerin yapısının bozulmasına yol açan kimyasal maddeler kanser hücrelerinin oluÅŸumuna sebep olur. YaÅŸlanma ile hücrelerde biriken toksik maddeler de zamanla aynı genleri tahrip edip hücreleri tümör hücrelerine dönüştürebilmektedir.

Kansere yol açan bozuklukları taşıyan genler ilk bulunduğu zaman onkogenler (kanser genleri) diye adlandırılmıştı. Onkogenler, hücre çoğalmasına itici görev yapan genlerdir. Onkogenlerin aslında proto-onkogenlerin (onkogen olmaya aday gen) mutasyona uğraması sonucu ortaya çıktığı fikri, yetmişli yılların sonunda sahiplerine Nobel Ödülünü getirmiş ve bu buluş kanser araştırmalarında bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu genlerin yanı sıra proto-onkogenlerin tersi işlevi ortaya koyan genler, hücrenin tümör hücresi olmasına mani olur. Bu gen gruplarının etkinliklerini kaybetmesi de kansere yol açar.

Kanser hücrelerinin diğer tüm hücrelerden farkı, bölünmeyi durdurucu sinyallerin hücreler arası iletişimle iletilememesidir. Bölünmeyi durdurucu görevi yapan genlerin, protein sentezi sonucunda oluşan kimyasal sinyalleri, hücreler arası mevcut bağlar (neksus) aracılığı ile tüm hücrelere yayılması gerekir. Kanser hücrelerinde hücrelerin temas noktaları olan hücre zarlarında iletişimi sağlayacak köprüler mevcut değildir. Bu nedenle bir hücredeki sinyalin diğer hücreye geçişi mümkün olamamaktadır. Bu da durmaksızın hücrelerin kontrolsuzca üremesi anlamına gelmektedir.

İkinci sınıf kanser tipi de çoğalmayı durdurucu görevi yapan genlerdeki mutasyonlar, etkinlikleri az ya da çok değişmiş proteinlerin yapımına neden olur. Genlerdeki bozukluklar, genellikle gen kaybı biçiminde gerçekleşir. Bu durumda protein sentezi durma noktasına gelir. Bu durum da hücrenin komşu veya uzaktaki her bir hücre ile iletişiminin kesilmesi olarak değerlendirilebilir.

DNA sentezi ya da protein sentezi aşamalarını denetleyen ve onaran mekanizmalar mevcuttur. Mutasyonların sonucunda, geni şifreleyen çift zincirli DNA molekülünün bir sarmalında gelişen değişiklikler, onarım mekanizmasıyla orijinaline sadık kalınarak tamir edilir. Mutasyonların etkisi beklenenden daha fazla tahrip edici olması söz konusu olduğunda, tamir mekanizması DNA zincirinde aslına yakın düzeltmeler gerçekleştirir. Duplikasyon (parça eksilmesi) şeklinde gelişen mutasyonların onarımı ise mümkün olamamaktadır. RNA moleküllerinin tek zincirli olması dolayısıyla mevcut onarım sistemlerin aslına uygun düzeltme yapabilmesi mümkün değildir. Hücre çekirdeğindeki ana DNA’dan aldığı bilgiyi ribozoma taşıyan m-RNA, (mesaj ileten) mutasyonlara son derece açıktır. Oluşabilecek mutant m RNAlar, sentezi durdurucu ya da yönünü değiştirici etkiler oluşturur.

Kanserli hücrelerde ortaya çıkan mutasyonlar rasgele değildir. Özellikle tamir mekanizmalarında, farklılaşmada, programlı hücre ölümü ve hücre çoğalmasında rol alan proteinleri şifreleyen genlerde mutasyonlar gelişir.

2003 yılında tamamlanması beklenen insan genomu projesi,son verilere göre sayıları 30-40 bin kadar olan genin DNA dizilerinin tamamının belirlenmesini amaçlamaktadır. Bunu takip eden evrede , bu genlerin hangilerinin hangi tip insan hastalığında rol aldığının saptanması gündeme gelecektir. Onkoloji açısından bu çalışmalar hastalık etiolojisi ile genetik mutasyonlar ilişkilerinin belirlenmesi, hastalığın tedavisinde gen tedavisi dahil, yeni tedavi yöntemlerinin denenmesi gibi konuları karşımıza çıkaracaktır.

——————————–DARWİN VE MOLEKÜLER DEVRİM———————————————–

DoÄŸal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doÄŸal seçilim süreci genetik çeÅŸitliliÄŸin varlığını gerektiriyor. Bu çeÅŸitlilik ortamında, Darwin’in deyimiyle “varolma mücadelesi”nde, avantajlı özelliklere sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki kuÅŸaÄŸa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl iÅŸlediÄŸini özelliklerin bir kuÅŸaktan diÄŸerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu. Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliÄŸin farkında olsa da, kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin’in evrim düşüncesini geliÅŸtirmekte olduÄŸu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları anlama aÅŸamasındaydı. Darwin, Mendel’in makalesini hiç bir zaman okumadı. Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan “karışımsal kalıtım” düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi.

Ancak, “Türlerin Kökeni”nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra (Mendel’in makalesinden bir yıl sonra), 1867′de, bir mühendis olan Fleeming Jenkin. karışımsal kalıtım ve doÄŸal seçilimin bir birleriyle uyumlu olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diÄŸeri beyaz iki kutu boya olduÄŸunu ve doÄŸal seçilimin “kırmızı” özelliÄŸi yeÄŸlediÄŸini düşünün. Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin çiftleÅŸmesi sonucu oluÅŸacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca kırmızı ile kırmızının çiftleÅŸmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya çıkacak, diÄŸer tüm çiftleÅŸmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı) kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz form ile çiftleÅŸerek pembe yavrular üretecektir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, karışımsal kalıtım herÅŸeyin orta noktaya yaklaÅŸmasına yol açacak, renk pembeye yaklaÅŸtıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming’in düşüncesi, haklı olarak bunun doÄŸal seçilimin etkisine ters düşen bir süreç olduÄŸuydu.

Darwin, Jenkin’in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol aradı ve “pangenesis” adını verdiÄŸi kendi kalıtım kuramını ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız biyologun 19. yüzyılda dile getirdiÄŸi ve sonradan “Lamarkizm”le tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, “edinilmiÅŸ özelliklerin kalıtımı”nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının, yaÅŸamı süresince edindiÄŸi özellikleri yavrularına geçirebileceÄŸine inanıyordu. Lamarck’ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaÅŸabilmek için yaÅŸamı boyunca boynunu gerdiÄŸi için, yaÅŸlı bir zürafanın boynu gençlerinkine göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluÄŸundaki bu deÄŸiÅŸimin yavrularını da etkileyeceÄŸini düşünüyordu; böylece sonraki kuÅŸağın zürafaları, yaÅŸamlarına önceki kuÅŸaktan daha uzun boyunlarla baÅŸlayacaklardı. Darwin’in pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun deÄŸiÅŸik parçalarında üretilen “gemül”ler, kana karışarak eÅŸey hücrelerine, yani erkekte sperm, diÅŸideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu. Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu. Bu durumda bir zürafanın yaÅŸamı boyunca boynunu germesi, “boyun uzunluÄŸu” gemüllerinin sürekli “daha uzun boyun” sinyalleri göndermesine neden olacaktı.

Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin’in kurguladığı sistemin yanlışlığını ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuÅŸak boyunca tavÅŸanlara, baÅŸka renk tavÅŸanlardan kan verdi. Darwin haklı olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavÅŸanların en azından birkaç tane ‘yanlış renkte’ yavru üretmeleri beklenirdi. Oysa Galton, deneyi birçok kuÅŸak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin’in eleÅŸtirilerini yanıtlayabilmek için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin’se. Galton’un ortaya koyduÄŸu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin’in öldüğü sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluÅŸturan eÅŸey hücrelerinin diÄŸer vücut dokularıyla iliÅŸkisi olmadığını ortaya koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında hiç bir iletiÅŸim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik olarak olanaksızdı.

Talihsiz Darwin!

Mendel’in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin’i yanıtlayabilmek için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra “gen” adı verilecek olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri, aksine, kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa bir bütün olarak ve deÄŸiÅŸmeden aktarıldıkları sonucuna vardı. Ayrıca bazı koÅŸullar altında, bir özellik geçici olarak gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak, ilk çiftleÅŸmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki kuÅŸakta, örneÄŸin pembe x pembe çiftleÅŸmesinden kırmızı bireyler elde edilebilirdi. Böylece Mendel’in çalışmaları hem doÄŸal seçilimi Jenkin’in eleÅŸtirilerinden kurtarıyor, hem de doÄŸal seçilimin iÅŸleyebileceÄŸi genetik bir temel saÄŸlıyordu.

DoÄŸal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım, sonra da pangenesis konusunda) Darwin’in iki kez yanıldığı düşünülürse, bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olaÄŸandışı bir durum. Üstelik, kuruluÅŸundaki hatalara karşın bu kuramın doÄŸruluÄŸu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu olaÄŸandışı sonucun nedeni, Darwin’in öncelikli olarak bir ‘deneyci’ (empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama çabaları deÄŸil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr’ın da yazdığı gibi, “Darwin, genetik çeÅŸitliliÄŸi bir ‘kara kutu’ gibi ele aldı. Hem bir doÄŸabilimci, hem de hayvan yetiÅŸtiriciliÄŸiyle ilgili literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeÅŸitliliÄŸin her zaman var olduÄŸunu biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doÄŸal seçilimin hammaddesi olan çeÅŸitliliÄŸin her kuÅŸakta yenilendiÄŸinden ve dolayısıyla her zaman varolacağından da emindi. DiÄŸer bir deyiÅŸle, doÄŸal seçilim kuramının öncülü olarak doÄŸru bir genetik kurama gereksinimi yoktu.” (One Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991)

Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen olaÄŸanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin’in düşüncelerinin varlığını sürdürebilmiÅŸ olması daha da ÅŸaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick, DNA’nın sarmal yapısını. “Türlerin Kökeni”nin yayınlanmasından neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin’in öngörmesine olanak yoktu. Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm geliÅŸmelere ters düşmeden yaÅŸadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana. destekledi bile. Moleküler genetiÄŸin en son zaferini, insanın (ve birçok baÅŸka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiÄŸi çalışmayı ele alın: Kendisi de genom projelerinin baÅŸlatanlarından olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduÄŸu konusunda düşüncesi sorulduÄŸunda, “Genom projesi Darwin’in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceÄŸinden daha haklı olduÄŸunu gösterdi” yanıtını vermiÅŸti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeÄŸledi. Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu. Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel baÄŸlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde.

Yakın zamanda “Türlerin Kökeni”ni yeniden yazma ve güncelleÅŸtirme iÅŸini üstlenmiÅŸ olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin’in çalışmasının saÄŸlamlığından etkilenenlerden: “Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediÄŸim kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin’in tezi. bir asırlık bilimsel geliÅŸmeyi kolayca kaldırabiliyor.” (Almost like a whale, s. XXVII Doubleday 1999)

Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aÅŸkın süre boyunca bilimde gerçekleÅŸtirilen bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca gözden geçireceÄŸiz. Tüm bulgular, Darwin’in düşleyebileceÄŸinin çok ötesinde olmalarına karşın, “Türlerin Kökeni”nde çizilen çerçeveye rahatça oturuyorlar. Bu modern çaÄŸda Darwin gerçekten de “kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceÄŸinden daha doÄŸru”.Yaprak yiyebilmek için moleküler düzeyde ne gerekli?

DoÄŸal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de “benzeÅŸtiren evrim”dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaÅŸma farklı düzeylerde olabilir: ÖrneÄŸin kuÅŸların ve yarasaların kanatlan, benzeÅŸtiren evrim sonucunda oluÅŸmuÅŸtur. Her iki çözüm de. bir uçma organı yaratmak ÅŸeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. KuÅŸ ve yarasa kanatları temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneÄŸin, kuÅŸ kanadı kuÅŸun yalnızca ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca bu iki canlı grubunun, uçma yeteneÄŸini birbirlerinden bağımsız olarak kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuÅŸ olarak sınıflandırma tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı yollarla çözmüşlerdir.

Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doÄŸal seçilim örnekleri de var. Bazı durumlarda benzeÅŸim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya çıkan benzerliÄŸe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla aynı gruba konulabiliyorlar. ÖrneÄŸin, soyu tükenmiÅŸ olan keselikurdun, görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik deÄŸerlendirmeler sonucunda bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına (diÄŸer bir deyiÅŸle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleÅŸmiÅŸ olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuÅŸ. Oysa daha ayrıntılı bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı) memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı bölgede ‘köpek’liÄŸi yeÄŸleyen seçilim baskısı, biri keseli, diÄŸeri plasentalı olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış.

Darwin’in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi, seçilim sonucu oluÅŸan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize olanak tanıyor. DoÄŸal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları, farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeÅŸmeyle sonuçlanabilir mi? DiÄŸer bir deyiÅŸle, temel bir iÅŸlevi yerine getirmek üzere belli bir proteini kullanan çeÅŸitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından benzeÅŸtiren evrim geliÅŸmesini bekleyebilir miyiz?

DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz?

DoÄŸal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceÄŸi için, olası farklı dizilim sayısının çok yüksek olduÄŸunu unutmayın. ÖrneÄŸin, 200 aminoasit uzunluÄŸundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit dizilimi bulunabilir. DoÄŸal seçilim, proteinin iÅŸlevini en iyi biçimde yerine getirmesini saÄŸlayan dizilimi yeÄŸler. Ama doÄŸal seçilim ne kadar kesin sonuç verebilir? Belli bir iÅŸlev için ortak seçilim baskıları olduÄŸunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeÄŸlenen dizilimle- sonuçlanabilir mi?Belli koÅŸullar altında, “evet”. Bunun en iyi örneÄŸini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle, “geviÅŸ getirenler” olarak bilinen, ineÄŸin yanısıra baÅŸka evcil hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları yaÅŸar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler ve diÄŸer geviÅŸ getirenler, “lizozim” adı verilen ve bakterilerin hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar. Sonuç olarak, bir ineÄŸin yediÄŸi otlardan besin elde etme süreci son derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineÄŸin bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler ineÄŸe ulaÅŸabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim iÅŸlevi için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik iÅŸleviyse, memeli vücudunu bakteri saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor. ÖrneÄŸin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini azaltıyor.

Aslında geviÅŸ getirenler yaprak yemekte uzmanlaÅŸmış tek memeli grubu deÄŸil. Özellikle Asya’da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir grup maymun da bu iÅŸi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme sorununu nasıl çözüyorlar? Åžaşırtıcı bir ÅŸekilde (ve geviÅŸ getirenlerle hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için aynı çözümün evrimleÅŸtiÄŸini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, iÅŸlevi selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluÄŸu barındırıyorlar. Ve onlar da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi, benzeÅŸtiren evrimin. diÄŸer bir deyiÅŸle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaÅŸmasının, güzel bir örneÄŸini oluÅŸturuyor. Ancak benzeÅŸim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına ve geviÅŸ getirenlerden biri olarak ineÄŸe ait lizozimlerin aminoasit dizilimlerini karşılaÅŸtırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar için bekleyebileceÄŸimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz. Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviÅŸ getirenlerdeki belli aminoasit deÄŸiÅŸimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime iliÅŸkin bu yeni iÅŸlevi kazanmasını kolaylaÅŸtırmak üzere) langurlarda da gerçekleÅŸmiÅŸ olduÄŸunu görüyoruz.

Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100 000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü yönlendirmek için yeterli olmuş.

Yakın geçmiÅŸte bu öykünün bir baÅŸka yanı daha ortaya çıktı. GeviÅŸ getirenler ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla karşı karşıya olan bir kuÅŸ türü incelendiÄŸinde, yalnızca Amazon havzasında bulunan ve son derece garip görünüşlü olan “hoatzin” adlı bu kuÅŸun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde de benzeÅŸme oluÅŸmuÅŸ. DiÄŸer bir deyiÅŸle, moleküler düzeydeki bu benzeÅŸtiren evrim örneÄŸinin yalnızca memelileri deÄŸil, kuÅŸları da içerdiÄŸini görüyoruz.

Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum

Bir enzimin deÄŸiÅŸik formları arasındaki iÅŸlevsel farklılıklar konusunda yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin wxyz ÅŸeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. BaÅŸka bir türde aynı iÅŸlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diÄŸer bir deyiÅŸle bu kısa dizide ‘y’ aminoasidi yerine ‘t’ geçmiÅŸse, bu önemli bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve iÅŸlevi konusunda fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. EÄŸer, örneÄŸin “bu protein f fonksiyonu için kullanılıyor” ÅŸeklinde genel bir düşünceden daha ayrıntılı bilgimiz yoksa, y –> t deÄŸiÅŸiminin önemini anlamamız olanaksız. Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse durum farklı. ÖrneÄŸin, elin iÅŸlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal deÄŸerini çıkarsamak çok zor deÄŸil.

Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun, örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda -oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz.

KuÅŸların çok yükseklerde uçabildiÄŸi, bilinen bir olgu. Åžimdiye kadar kaydedilmiÅŸ en yüksek kuÅŸ uçuÅŸu. FildiÅŸi Kıyısı’nda 11.300 m yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu yükseklik. Everest Tepesi’nin yüksekliÄŸinden 2000 m daha fazla. Yükseklik arttıkça oksijen yoÄŸunluÄŸunun daha hızlı azalmasına baÄŸlı olarak yüksekte uçan kuÅŸlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaÅŸarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek daÄŸ sıralarının üzerinden geçen kuÅŸlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar. ÖrneÄŸin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan’da geçiren Hint kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar’ın üzerinden uçar. Hint kazının ve alçak bölgelerde yaÅŸayan en yakın akrabası olan bozkazın hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki etkisi incelendiÄŸinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen tutma yeteneÄŸini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan oksijene çok daha kolay baÄŸlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde bulunması gerekli olan özellik.

Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da, hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit değişimi sorumlu.

Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi, yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir.

Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan çıkarsamaları doğruladı.

Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doÄŸal seçilim son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koÅŸullarda en iyi performansı gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m’de uçabilmesini saÄŸlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi aracılığıyla doÄŸal seçilim.

Moleküller ve biz: Darwin’in insan evriminde bilmedikleri

DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi; arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık. Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir: dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar, Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz.

Bu araÅŸtırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında “mitokondriyel Havva” olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde, enerji fabrikası iÅŸlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini kullanarak tüm insanlar için bir soy aÄŸacı oluÅŸturursak, iki ÅŸey buluyoruz: hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaÅŸadığı; ve bu ortak atanın Afrika’da olduÄŸu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın 100 000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı.

Bu sonuç, kayda deÄŸer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000 yıldan çok daha yaÅŸlı olduÄŸu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuÅŸturmak için bu süreyi, orangutanlar için geçerli olanla karşılaÅŸtırmakta yarar var. Orangutanlar GüneydoÄŸu Asya’daki iki adada, Borneo ve Sumatra’da bulunurlar. Mitokondriyel Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında, ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaÅŸtıkları ortaya çıktı. DiÄŸer bir deyiÅŸle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan, birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama 35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık bir evrimin bile çok önemli farklılaÅŸmalara yol açması gerekmiyor. Yani. ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara karşın, bir tür olarak bizler ÅŸaşılacak derecede birörneÄŸiz. En siyah Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın yanında çok önemsiz kalıyor.

30.000 yıllık bir iskeletin DNA’sından elde edilen veriler sayesinde artık biliyoruz ki, yakın geçmiÅŸimize ait soy aÄŸacının en eski dalı bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular. Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiÄŸi. yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduÄŸumuz sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa ÅŸimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma sonucu yokolmak deÄŸil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduÄŸunu açıkça görebiliyoruz. Neandertal DNA’sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı: eÄŸer bizimle üremiÅŸ olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce yokolduklarını ve DNA’larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor.

İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi.

Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduÄŸumuz DNA parçasında dizilimin aynı olduÄŸunu ve bu dizilimde, örneÄŸin Güney Afrika’da bir mütasyon oluÅŸtuÄŸunu düşünün. EÄŸer yoÄŸun bir göç hareketi yaÅŸanıyorsa, bu mütasyon hızla yayılır ve belki birkaç kuÅŸak sonra, örneÄŸin İstanbul’da görülebilir.

Ancak eÄŸer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa mütasyon Güney Afrika’yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaÅŸ yayılır. Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların-yayılım miktarı, göç hareketinin büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir.

İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa yalnızca kadınlar arasında aktarıldıkları için diÅŸi tarihinin, baÅŸka parçalarsa yalnızca erkekten erkeÄŸe aktarıldıkları için erkek tarihinin “iÅŸaretleri” olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan DNA’dan daha önce söz etmiÅŸtik. Yalnızca diÅŸinin üretebildiÄŸi döllenmemiÅŸ bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken, erkeÄŸin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez. Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan, yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var. Erkekleri erkek yapan, bu “Y” kromozomu olduÄŸu için. tanımı gereÄŸi “Y” kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani “Y” kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor.

İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeÅŸitliliÄŸini yapısal olarak incelediÄŸimiz zaman, mütasyonların çoÄŸunluÄŸunun tüm popülasyonlar arasında büyük ölçüde yayılmış olduÄŸunu görüyoruz. DiÄŸer bir deyiÅŸle, yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz; yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuÅŸ gibi görünüyor. Ve elbette bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa “Y” kromozomundaki farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının aslında çok düşük olduÄŸunu, ve örneÄŸin Güney Afrika’da ortaya çıkan bir mütasyonun genellikle pek uzaÄŸa gitmediÄŸini gösteriyor.

Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit: Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor.

Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender’in dizginsiz dolaÅŸan orduları ya da Cengiz Han’in Orta Asya’da savaÅŸan atlılarıyla ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduÄŸu ortaya çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm toplumlarda antropologların “atakonumu” (patrilocality) adını verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri zaman, kadın erkeÄŸin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden bir adamla evlendiÄŸini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları ve bir oÄŸulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne taşınıyor; oÄŸullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken diÅŸi soyu iki kuÅŸakta A’dan B’ye, sonra da C’ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuÅŸaklar boyunca sürmesi, diÅŸi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor: insanlığın tarihini ÅŸekillendiren, kadınların adım adım köyden köye yaptıktan göçler.

Darwin’e dönüş: “Darwin’in bile inanmaya cesaret edebileceÄŸinden daha doÄŸru”

Darwin’in zamanından bu yana biyolojide olaÄŸanüstü ilerlemeler kaydedildi. Bunların birçoÄŸu evrimle doÄŸrudan ilgili ve Darwin’in kuramına ışık tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel deÄŸiÅŸimin mekanizmasını ÅŸimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin’in görüşlerinin özü hâlâ saÄŸlamlığını koruyor.

Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki bilgisizliÄŸine karşın kuramının yaÅŸayabilmesi. Darwin’in öncelikle bir deneyci olmasından kaynaklanıyor. DoÄŸadaki çeÅŸitliliÄŸin ve bunun bir kuÅŸaktan diÄŸerine -bir ÅŸekilde- aktarıldığının farkında olması onun için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kuramına gereksinimi yoktu. Aynı durum çalışmalarının baÅŸka yönleri için de geçerli. ÖrneÄŸin, “Türlerin Kökeni”ninde, hayvan ve bitkilerin coÄŸrafi dağılımını inceleyen biyocoÄŸrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların coÄŸrafi tarihini ÅŸekillendiren en önemli gücün levha tektoniÄŸi olduÄŸunun bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ güncelliÄŸini ve doÄŸruluÄŸunu koruyor. Levha tektoniÄŸi konusundaki bilgisizliÄŸi, biyocoÄŸrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiÄŸinden ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduÄŸu ve basit yorumlarla üzerinde çok ÅŸey söyleyebileceÄŸi konulara ağırlık verdi. Böylece, biyocoÄŸrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların yanısıra üzerlerinde yaÅŸayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı yazılar yazabildi.

Darwin’in bu deneyciliÄŸi hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olaÄŸanüstü verimliliÄŸi, deneyciliÄŸin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya koyuyor.

Bu yazı Mayıs 2000 de Sabancı Üniversitesi’nde

misafir öğretim üyesi iken İstanbul’da verdiÄŸi

bir popüler konferansa dayanmaktadır

—————————————AKRABA EVLİLİKLERİ——————————————————-

Türkiye gibi akraba evliliklerinin yoğun olduğu ülkelerde, sakat bebek doğumları çok sık görülmektedir. Akraba evliliklerin görülmesinin sebepleri arasında genellikle, aileye ait mal varlığının dağılmaması, aile bireyleri arasındaki sevgi ve saygıyı korumak, akrabaların evlilik ve sosyo ekonomik beklentilerinin aynı olması ve karşı cinsle rahat iletişime girememe gibi etkenler sayılabilir. Akrabalar arasında yapılan evliliğe endogami denilmektedir.

Kalıtımın taşıyıcısı genlerdir. Bizler nesiller öncesinden gelen atalarımızın bize hediye ettiği genetik kalıtımla yaşama başlamaktayız. Vücudumuzun büyüyüp gelişmesi ve çalışması genlerimizin kontrolü altındadır. Yaşamın temel taşı olan genler, bir DNA molekülündeki belirli bir özellik içeren kesitine verilen addır. Her bir gen ya da birkaç gen kümesi bizdeki bir özelliğin bilgisini içerir. Anne ve babadan eşit olarak geçen genler, bizdeki tüm yaşam duvarlarını örer. Genler hücrelerde bulunan kromozomların kısımlarıdır. Dolayısıyla genler, kromozomlarla birlikte çoğalarak, hücre bölündükçe yeni hücrelere geçerler. Kişide her genin, biri anneden biri babadan gelmiş olan iki kopyası (alleli) bulunur. Bazen genin bir kopyasının yapısı bozuktur ve bu bozuk kopya yüzde elli olasılıkla çocuğuna geçer. Bozuk bir gen, kişinin bazı vücut işlevlerinin bozulmasına neden olur.

Bir karaktere ait olan özelliğin diğerine baskın olması halinde o karaktere baskın (dominant) gen , baskın olmayan gene resesif (çekinik) gen denir. Bir karakterin çıkması, iki aynı gen frekansının karşılaşması demektir. Eğer bir hastalığa ait gen (resesif) anneden aktarılırken, babadan da aynı (resesif) gen ile karşılaşırsa o hastalık mutlaka doğacak olan çocukta çıkacaktır. Eğer , anneden resesif gen, babadan da dominant gen karşılaşırsa bu sefer doğacak çocuk da tıpkı anne ve babası gibi hastalığın taşıyıcısı olacak, ama o hastalık açığa çıkmayacaktır. Aynı karakterde iki resesif genin karşılıklı gelmesi çekinik alleller sonucu hastalık çıkar. Anne ve babadan iki baskın gen (dominant) alan çocuk (baskın alleller) ise tamamen sağlıklıdır.Dolayısı ile, akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede , resesif genlerin birbirleriyle karşılaşma ihtimalleri, daha fazla olacaktır.

Buna örnek olarak kahverengi ve mavi göz renklerini ele alalım.

Kategori: Biyoloji


Rasgele...