Virüsler

12 Temmuz 2007



VİRÜSLER

VİRÜSÜN TANIMI

Kelime anlamı olarak virüs “zehir” demektir.Çünkü virüslerin faydalı en azından zararsız olan bir çeşidi yoktur.Canlıların üç temel öbeğinden birini oluşturan virüsler,aslında gerçek canlı hücreler ile organik moleküller arasında sınıflandırılır.Yalnızca bitki ve hayvan hücreleri ile bakteriler gibi organizmaların yardımıyla çoğalabilirler.

SAĞLIĞIMIZIN GİZLİ DÜŞMANLARI VİRÜSLERİN TARİHİ

1796 yılında bir gün, İngiltere’nin Gloucestershire bölgesinin küçük kasabası Berkeley’de tanınmamış bir İngiliz doktoru, mesleki ününü ve hastanın hayatını tehlikeye sokan şaşırtıcı ve tehlikeli bir deneye girişti.

Doktor önce, 9 yaşında sağlıklı bir çocuk olan James Phipps’in kolunu iki yerden çizdi.Sonra da o bölgede bulunan bir süthane işçisinin elindeki bir yaradan aldığı bulaşıcı maddeyi çocuğun koluna parmağıyla ovarak sürdü.Ve daha sonra çocuğun kolunda, aynen süthane işçisinin elindeki gibi bir yara, hemen iyileşen ufak tefek bir enfeksiyon gelişti.

Ama 6 hafta sonra, ikinci ve çok tehlikeli bir adım atıldı.Bu kez doktor, o zamanın en korkulan ve öldürücü hastalıklarından olan çiçeğe tutulmuş bir hastadan bulaşıcı bir maddeyi Phipps’in koluna sürdü.Normal olarak çocuğun birkaç gün içerisinde çiçeğe yakalanması beklenirdi; bu kez hiç birşey olmadı.Aslında Jenner halk arasındaki “İnek hastalığına (ellerde çabuk iyileşen bazı yaralara neden olan basit bir enfeksiyon) yakalanan çiçeğe yakalanmaz”söylentisiyle yola çıkmıştı.

Edward Jenner adındaki bu doktor, korkunç ve bulaşıcı hastalığı güvenli ve kesin bir yolla önlemenin yöntemini bulduğu için bütün dünyaca tanındı.Çocuk ise ömrü boyunca çiçek hastalığına yakalanmamıştı.

Jenner yöntemine “aşılama” yani Latince “vaccination” adını verdi.

Bundan elli yıl sonra Louis Pasteur laboratuarına getirilen, kuduz bir köpek tarafından ısırılmış olan Joseph Meister üzerinde bazı deneyler yaptı.Ve kuduz aşısını buldu.Ama o da hastalığın sebebinin virüsler olduğunu bilmiyordu.

Aslında virüsün tarihi ilk defa tütün yapraklarında oluşan leke hastalığının tespit edilmesiyle başladı.Tütün yapraklarının mozaik şeklinde lekelenmesi nedeniyle buna “tütün mozaik hastalığı” da denir.Dimitri İvanovski bazı süzgeçler kullanarak bunların bakterilerden daha küçük olduğunu bulmuştur.Beş altı yıl sonra, 1898′de , deney Martinus Willen Beijerinck adlı bir hollandalı botanikçi tarafından yinelendi ve rapor edildi. İvanovski gibi Beijerinck de , ne olduğu bilinmeyen bu bulaşıcı maddenin, bir çok kez süzüldüğü halde sağlam tütünleri etkilediğini saptadı.Süzülen bu özüte “hastalık yapan bulaşıcı sıvı(contagium vivum fluidum)” dedi.Latince’de zehir anlamına gelen “virüs” adını verdi.

1700′lü yılların sonlarına doğru Amarika’nın doğu kıyılarında görülen bir başka virüs hastalığı olan sarı humma da, 1793′de Filedelfia’da korkunç bir salgına neden oldu.Daha sonra yakın tarihte, tüm dünyayı saran grip salgını, 1918-1919 yıllarında, bir çok kişiyi etkilerken bir kısmı sonradan zatürree ve başka bakteri hastalıklarına yakalanan yaklaşık on milyon kişinin ölümüne yol açtı.Dahası, bugün, baş üşütmekten ateş yaralarına, mikrobik sarılıktan(enfeksiyöz hepatit) sık sık rastlanan su çiçeği, kızamık ve kabakulak gibi çocuk hastalıklarına kadar pek çok hastalığa virüslerin neden olduğunu biliyoruz.

Virüs hastalıkları ile uzun süren tanışıklığa karşın ancak son 50-75 yıl içinde tıp araştırmacıları virüsün gerçekten ne olduklarını, nasıl davrandıklarını ve en önemlisi bir sürü hastalığa neden olacak biçimde, canlı dokularını nasıl sardıklarını anlamaya başladılar.Günümüzde, bilimsel araştırmanın büyük aşaması sonucunda, bilim adamları, yalnız hastalıklara neden olan virüslerin büyük bir çoğunluğunu ortaya çıkarmakla kalmamış, bu arada soyaçekim olayını da (Hücre ve dokulardaki fiziksel özelliklerin bir hücre kuşağından diğerine aktarılması) aydınlatmıştır ve belki de yaşamın özü hakkında birçok şey öğrenmiştir.

VİRÜSLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Louis Pasteur, dünya üzerindeki bazı hastalıkların sebebinin bakteriler olduğunu, bunların çok küçük olduğunu kanıtladı.Bu buluştan sonra virüsler ile bakteriler karıştırılmaya başlandı.

Bakteriler asit boyalarıyla boyandığı zaman mikroskop altında görülebiliniyorlardı.Ama virüsler bambaşkaydı.Bu canlılar, öyle küçüktüler ki en duyarlı ışık mikroskobu bile onlar seçemiyordu.

Virüsler, küçük olmalarına karşın, pek çok değişik boyutta ve biçimde olabilirler.Bir kısmı yumuşak ve tüylüdür.Pamuk yumaklarına benzerler;ötekiler ise uzun ve çomak şeklindedir.Virüslerin bir kısmı insan vücuduna hava yoluyla, bir kısmı ise virüs taşıyan insan hapşırık ve öksürükleri ile taşınır.Bazıları da hastalıklı kişilerin dışkısına değmiş besinler ya da sular aracılığıyla bulaşır.

Bugün, bilinen virüslerin hepsi tam anlamıyla birer asalaktır.Bunlar yalnızca bazı duyarlı organizmaların canlı hücreleriiçinde yaşayıp çoğalabilirler.Bir farenin akciğerinde, bir civciv embriyosunun canlı hücrelerinde ya da insanda solunum yolu, karaciğer veya bağırsakta.Canlı hücrelerinden ayrıldığı zaman virüsler bir toz yığınından farksızdır. Kendi başlarına hiç birşey yapamazlar, yaşamak için uygun bir konakla karşılaşmayı beklerler.

Çok yüksek sıcaklıklarda ya da bazı antiseptik eriyiklerde işleme konulduğunda , virüslerin canlı hücrelere hastalık aşılama gücü yok edilebilir.Bu tehlikeler dışında virüsler şaşılacak derece dayanıklıdır. Birçok bakteri gibi besin ve sudan yoksun kaldıklarında “ölmezler”.Bunlar, hareketsiz ama tehlikeli bir ”yarıyaşam” sürdürerek, aylarca, yıllarca, hatta yüzyıllarca sağ kalabilirler.Soğuk bile bunları etkilemez. Bundan başka virüslerin çoğu pek çok bakteriyi öldüren sülfamit ve antibiyotiklerden hiç mi hiç etkilenmez.

Virüslere gerçek anlamda canlı hücre de demek doğru olmaz, birçok canlı hücrenin temel yaşam maddesi olan protoplazmaları yoktur.

Başka hücreler gibi, kendilerini çevreleyen çeperleri, yani hücre zarları da yoktur.Onlar gibi enerji sağlamak ve protein yapmak üzere basit şekerleri, yağları ve amino asitleri kullanmazlar.Bu da virüslerin büyüyemeyeceklerini gösterir.Bazı virüslerin öylesine yaşamla ilgileri yoktur ki, bunlar laboratuarda kristaller halinde saklanabilir.Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belirli yerlerinde ve belirli hücrelerinde çoğalabilirler.Örneğin;

-Çocuk felci ve kuduz virüsü beyin,omurilikte,

-Grip, nezle virüsü, üst solunum yollarında,

-AIDS virüsü, akyuvarlarda (T lenfositi),

-Sarı humma virüsü, karaciğerde ,

-Çiçek, kızamık, siğil virüsü, deride çoğalır.

Tüm bu eksiklerine karşın, virüslerin bütün öteki mikroorganizmalardan ayrıcalı bir gücü vardır.Kendileri en basit bakterilerin bile gerçekleştirdiği yaşam işlevlerini yerine getiremedikleri halde içinde yaşadıkları hücrelere bu yaşam işlevlerini kendi adlarına yaptıracak kadar korkunç güçtelerdir.Virüslerin “yaşam gizleri” ve öldürücü güçleri işte buradadır.

VİRÜSLERİN YAPISI

Bütün virüsler iki tip biyokimyasal bileşim içerir.Bunlar nükleik asitler ve proteinlerdir.Bu yapıya nükleoprotein denir.Bu yönüyle kromozomlara ve ribozomlara benzer.Bazı virüsler basit yapılıdır(küçük bir nükleik asit kümesi ve bunun etrafını çevreleyen protein kılıfı).Ötekiler ise, özellikle daha büyük virüsler, temel protein ve nükleik asitlerin yanı sıra karbonhidrat molekülleri, yağlar, bakır ya da sodyum tuzları, enzimler, hatta bazen vitamin dahi bulunduran daha karmaşık yapıdadır.

Virüsler prokaryot ve ökaryot bir hücrede bulunan organel ve stoplazmaya sahip değildir.Örneğin; virüslerde protein sentezi için gerekli olan enzimler ve ribozomlar yoktur.Virüslerde bulunan enzimler metabolik faaliyetlerde ve enerji üretiminde kullanılmaz; sadece kalıtsal maddenin başka hücrelere aktarılması sırasında gireceği hücrenin zarını eritmek için kullanılır.

Virüslerdeki kalıtım maddesi bazılarında DNA, bazılarında ise RNA’dır.Bu genetik maddeye kısaca “genom” denir.

VİRÜSLERİN ÇEŞİTLERİ VE YAŞAM BİÇİMLERİ

Virüsleri üzerinde yaşadıkları ve hastalık yaptıkları canlı grubuna göre; taşıdıkları nükleik asitlere göre ayırıp inceleyebiliriz.Üzerinde yaşadıkları ve hastalık yaptıkları canlı grubuna göre 3’e ayırırız:

a)Bitkisel virüsler:Bitkilerde hastalık yaparlar.Kalıtım maddesi olarak genellikle RNA bulundururlar.Tütün, patates, marul, salatalık “mozaik virüsleri” örnek verilebilir.

b)Hayvansal virüsler:Sadece insanlar ve hayvanlarda hastalık yaparlar.Bazıları DNA; bazıları RNA bulundurur.Grip, kızamık, kabakulak, suçiçeği, sarı humma, çocuk felci, uçuklar, siğiller ve AIDS hayvansal virüslerin sebep olduğu hastalıklardır.Bugün kanserin dahi sebepleri arasında virüsler sayılmaktadır.

c)Bakteriyofajlar:Bakterilerin içinde yaşarlar ve onları öldürürler.Genellikle DNA bulundururlar.Virüslerin hastalık yaptığı canlı çeşitleri farklı olduğu gibi bir canlının değişik dokularında yaşayan virüsler de farklı olabilmektedir.Özetle virüsler, canlı hücreler içerisinde canlılık faaliyeti gösterebilirler.

Virüsleri taşıdıkları nükleik asitlere göre de gruplandırabiliriz:

a)DNA virüsleri:Yönetici molekülleri DNA olan virüslerdir.Hayvanlarda yaşayan virüslerin çoğunluğu DNA virüsleridir.Örneğin, çiçek virüsü, su çiçeği virüsleri DNA virüsleridir.Bakteriyofajlar da DNA virüsüdür.

b)RNA virüsleri:Yönetici molekülü RNA olan virüslerdir.Bazı hayvan hücreleri ile bitki hücrelerinde yaşayan virüsler RNA virüsleridir.Örneğin, tütün mozaik virüsü, grip, çocuk felci, kızamık, kuduz, kabakulak, sarı hummaya yol açan virüsler RNA virüsleridir.

VİRÜSLERİN ÇOĞALMASI

Virüs tutunucu ipleriyle canlı bir hücrenin zarına yapışır, taşıdığı enzimlerle hüzre zarını eritir.Kendi kalıtım maddesini konak hücrenin içine gönderir.Kılıfı dışarıda kalır.

Virüsün hücreninkine çok benzeyen RNA’sı yeni girdiği çevrede hemen bir ana denetim sistemi kurar.Bu yeni sistemin amacı bambaşkadır.Hücreye yararlı maddelerin yapılmasını yönetmek yerine virüsün nükleik asiti hücrenin tüm kimyasal sistemini denetimi altına alır.Öyle ki, hücre artık gelişimini tamamlamış yüzlerce, hatta binlerce virüs oluşturmak amacıyla virüs nükleik asiti üretmek zorunda bırakılır.

Tüm bu olaylar korkunç bir hızla gelişir.Çoğu kez, virüsün kurban olarak seçtiği hücrenin zarına yapışmasıyla hücrenin patlaması ve içinde oluşan yüzlerce yeni virüsün dışarıya fırlaması arasında 24 dakika gibi kısa bir zaman dilimi vardır.Sonra kurumuş, içi boşalmış, hatta parçalanmış durumdaki hücreyi terkeden yeni virüsler, başka hücrelere saldırıya koyulurlar; ve bu olay sürekli yenilenerek ardından parçalanmış, ölü hücrelerden oluşan ve giderek büyüyen bir yığın bırakır.Virüsün hücreyi bu şekilde parçalamasına “lizis” denir.

Bazı virüsler ise daha da sinsidir.Örneğin; çocuk felci (polyo) virüsleri kendi nükleik asitlerini, içine girdikleri DNA moleküllerine bağlayarak uzun bir süre saklanırlar.Bazen bu tür virüsler bu şekilde bakterilerle ortak yaşarlar.Bu haldeyken bakteriye zararı yoktur.Buna “profaj” denir.Ancak ortaklık her an bozulabilir.Bu şekilde virüs girdiği hücrenin genetik yapısının değişmesine sebep olur.Buna “transformasyon” denir.

Bu tür virüs saldırısı, doğal olarak kısa bir sürede konak canlıda büyük bir hasar oluşturur.Örneğin; karaciğere saldırmışsa zatürree vücudun her yerine yayılabilir.Eğer virüs omuriliği etkilemişse o zaman felç, hatta ölüm gelebilir; çünkü, kas hareketleri ya da solunumu denetleyen sinir hareketleri onarılamaz bir biçimde zarar görmüştür.Karaciğer hücreleri zarar görmüşse kişi aniden karaciğer yetmezliğinden ölür.Bu saldırganlar başlangıçta kendilerini belli etmezler ve aylar, yıllar boyu gizli kalarak, ileride koşulların kendileri için en uygun olduğu bir dönemde ortaya çıkmak üzere sinsi sinsi beklerler.

Bazı virüsler ise girdiği hücrenin düzensiz bir biçimde çoğalmasına sebep olur.Bu duruma da “reprodüksiyon” denir.

VİRÜSLERİN İNSAN SAĞLIĞI İLE İLİŞKİSİ

Virüs Hastalılarının Başlıca Özellikleri

Virüslerin tipik yayılma biçimi sümük, balgam ve insan dışkılarından solumun yollarına geçmesiyle olur.Öksürmek, aksırmak, öpüşmek ya da sadece yakın ilişki ve aynı odada bulunmak sonucunda vücudumuza giren paraenfluenza virüsleri ile adeno virüsleridir.Bu virüsler sık görülen soğuk algınlığı, grip, bronşit ve zatürreya neden olurlar.Adeno virüsler ya solunum yoluyla sümük zarına saldırır, ya da vücuda dağılmış lenf düğümlerinde takılır kalırlar.Başka bir virüs olan bağırsak virüsleri bağırsak yolları hücre ve dokularına saldırır ve bozulmuş yiyecek, su ya da yıkanmamış ellerle dolaylı ya da dolaysız değinme ile geçerler.

Bunlar, yorgunluk ve bitkinlik belirtileri ile bir arada “hastalığa yakalanma” durumunun belirtileridir.Virüs hastalığını teşhis için doktora bu kadar veri yeterlidir.Ve gerçekten bütün virüs hastalıkları kişiyi o kadar bitkin bırakır ki, hastalık geçtikten belirtiler ortadan kalktıktan sonra bile hastanın günlerce, haftalarca (hatta aylarca) kendini toparlayamadığı görülür.

Virüs hastalıklarını izleyen ve “nekahat devresi” denen dönemde, bakteri hastalıklarına yakalanma olasılıkları arttığından hastaya özel bir önem gösterilmesi gerekir.

Çeşitli Virüs Hastalıkları

Bu tür belirtilere ek olarak, birçok virüs hastalıkları, doğrudan vücudun saldırıya uğrayan kısmı ile ilgili belirtiler gösterebilir.Örneğin; sık rastlanan soğuk algınlığı akan ya da tıkanmış bir burun, yanan bir boğaz, öksürme ya da hapşırma eğilimine yol açar.Bronşitte ise, kuru öksürük genel belirti olup, zatürrede hasta göğsünde batıcı ağrıdan, derin öksürükten, hatta bazen nefes darlığından yakınır.Bulantı, kusma, karın kasılması ve ishal genellikle bağırsak hastalıklarının belirtileridir.Belirli virüs hastalıklarında kendilerine özgü cilt kızarması ve kabartılar görülür.Böylece, örneğin; kızamık hastalığı, deri üzerindeki kaba kızılımsı lekelerden anlaşılır.

Kızıl hastalığının belirtileri ise daha küçük, pembemsi-kırmızı cilt lekeleridir.En bulaşıcı hastalık olarak bilinen suçiçeği ise tüm vücuda yayılan minik su kabarcıkları ile kendini gösterir.

Virüs hastalıkları arasında en öldürücüsü, Amerika Birleşik Devletleri’nde binlerce genç insanın (koruyucu aşı o zamanlar bulunmadığından) ölümüne neden olan ve bir o kadarını da ömür boyu sakat bırakan çocuk felcidir.

Aslında bir bağırsak virüsü olmasına karşın, polyo (çocuk felci) virüsü birçok durumda omuriliğe uzanabilmekte ve tüm gövdenin kas hareketlerini denetleyen sinir hücrelerini yok etmektedir.Bölgesel olarak ya da tüm gövdede felç görülebilmekte ve eğer sinir hücreleri ölmüşse kaslar artık eski işlevlerini yapmamaktadır.Soğanilik iltihabında omuriliğin yukarılarında ya da beynin altındaki sinir hücreleri tamamiyle ölmekte, yutkunma ve soluk almayı sağlayan kasların işlemesine yol açmaktadır.Çocuk felci aşısının Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaşmasıyla bu tehlike azalmış ama tümüyle ortadan kalkmamıştır.

Sık rastlanan ve insanı çoğunlukla savunmasız durumda yakalayan bir virüs iltihabına, söylenmesi biraz güç olan “mononükleozi (kanda çekirdekli lökosit fazlalığı)”virüs adı verilmiştir.Çünkü bu virüs kan dolaşımında özel bir beyaz hücre olarak görülmektedir.Bir çok hasta mononükleozi hastalığını hafif atlatır.Ancak belirtiler başka virüs hastalıklarına oranla haftalarca sürebilir.Bunlar lenflerin şişmesi, ateş, bitkinlik, cilt kızarıkları ve karaciğerle dalağın büyümesi gibi belirtiler biçiminde kendini gösterir.

Belirgin özellikleri nedeniyle başka virüs hastalığından daha söz edelim:Çiçek hastalığı ve sarı hummaya (ki, bir zamanlar bütün dünyanın korktuğu hastalıklardı) aşı uygulamaları sayeside artık ender rastlanmaktadır.

Daha çok bir çocuk hastalığı olan kabakulakta virüs tükürük bezlerine saldırmakta, çenenin altında ve yanaklarda ağrı veren şişmelere neden olmaktadır.

Kızamığa neden olan rubeola virüsü, bazı hastalarda beyne zarar verdiğinden bugün doktorlar bütün çocukların okula başlamadan aşı olmalarını önermektedir.Bu hastalığa gebeliğin ilk yarısındayken yakalanınca, bebekte gelişim bozukluklarına yol açtığı için, doğurma yaşına gelmeden önce genç kızların rubeolaya karşı aşılanmaları öğütlenmektedir.

Virüs Hastalıklarının İyileştirilmesi

Açıkça görüldüğü gibi virüs hastalıkları en hafifinden en şiddetlisine değin geniş bir etki alanına sahiptir.Önemli olan asıl sorun, hastalıkların meydana çıktıktan sonra nasıl tedavi edileceğidir.

Virüsler ve yol açtıkları hastalıklar üzerine tüm bilinenlere karşın, hala kesin bir tedavi yöntemi bulunamamıştır.Doktorlar, virüs hastalıklarında, hastalığı daha da kötüleştirebilecek ikinci bir virüs saldırısını önlemek umuduyla, antibiyotikleri salık verseler de, bunların virüs üzerinde hiç bir etkisi yoktur.En iyi tedavi “zamanı iyi kullanma”dır:Yeterli dinlenme, iyi bir beslenme ve vücudun doğal savunma gücünün ortaya çıkmasını sabırla beklemek.Bu arada, rahatsızlık veren belirtiler basit ilaçlarla giderilebilir; baş ağrıları, kas ağrılarına karşı aspirin, üst solunum yollarındaki rahatsızlıklara karşı burun damlaları ve öksürük şurupları, bağırsak için ishale karşı ilaçlar kullanılabilir.

Ama uzun sürede, vücudun kendinde yer alan direnme gücü ancak önemsiz virüs saldırılarına karşı koyabilecektir.Bizler, kendimizi daha tehlikeli virüslere karşı, bilimsel yöntemlerle korumalıyız.Çeşitli aşıların nasıl geliştirildiğini virüs hastalıklarını önlemek için neler yapıldığı tıp tarihinin en heyecanlı konularındandır.Ve tümü henüz yayınlanmış değildir.

VİRÜSLERDEN KORUNMA

Antibiyotikler virüslere etki edemezler.Çünkü enzim sistemleri yoktur.Ancak hücreler bazı virüslere karşı bağışıklık kazanmakta olup, aynı virüs tarafından ikinci defa enfekte edilemezler.Bu tür hücreler virüslere karşı özel savunma maddeleri üretirler.Bunlara “interferon” denir.Kızamık, kabakulak, kızıl, gibi hastalıklar bu şekildedir.Birçok virüse karşı interferonlar da etkisiz kalmaktadır(AİDS virüsü gibi).Bunda en büyük faktör virüs genetik maddesinin sürekli kendisini değiştirerek yeni yeni şekiller almasıdır(Rekombinasyon).

Virüsleri öldürmek ancak yüksek sıcaklık, pH, radyasyon, ultraviyole ışınları tutmak ve kurutmakla mümkün olabilir.

Kategori: Biyoloji


Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy