Bütün Canlıların Yaşayan En Küçük Biriminin Hücre Olduğunu Biliyoruz. Onu İ
12 Temmuz 2007
Bütün canlıların yaÅŸayan en küçük biriminin hücre olduÄŸunu biliyoruz. Onu ilk defa 1665 yılında ingiliz bilim adamı Robert Hook, mantar dokusunda gözleyerek, boÅŸluk anlamına gelen “hücre” sözcüğünü kullanmıştır. Görülen, esasında hücrenin yalnız ölü çeperiydi. Bohemyalı fizyolog Purkinje, hücrenin iç kapsamına protoplazma adını vermiÅŸtir. Hücre bilimine iliÅŸkin ilk yayınlar, bitkilerde Schleiden (1838) ve hayvanlarda Schawann (1838) île baÅŸlar. Bu iki araÅŸtırıcı “Hücre Kuramı” nin kurucuları olarak kabul edilirler.
Hücreler ya tek başına (birhücreliler ya da protistler olarak bilinen bakteriler, protozoa, birhücreli mantarlar ve algler; keza yüksek bitki ve hayvanların sperma ve yumurtaları) ya da çok hücrelilerde olduğu gibi belirli bir görevi yapmak için farklılaşmış hücre grupları (= dokular) halinde bulunur. Tek bir hücre halinde yaşamım sürdüren canlılara l. düzendeki canlılar, belirli görevleri yüklenmek için farklılaşmış hücrelere sahip canlılara da II. düzendeki canlılar denir, ikinci düzendeki canlıların hücreleri organizma dışında ancak doku kültüründe yaşamını sürdürebilir ve çoğalabilir. ilk doku kültürünü Amerikalı Rass Harrison (1907) semender hücreleriyle yapmayı başarmıştır. Çok hücrelilerin hücreleri birbirine hücre arası madde ile bağlanmıştır (kemik ve kıkırdakta olduğu gibi) ya da bu madde aracılığıyla ilişkidedir (kan ve lenfte olduğu gibi).
Bazı organizmalar hücre arası maddeye ve hücre sınırına sahip deÄŸildirler. Bununla beraber bir canlı birimi olarak tanımlanırlar, örneÄŸin amiplerden Pelomyxa palustris, güneÅŸsilerden (Heliozoa) Actinosphaerium eichorni, birçok ışınlı (Radiolaria), delikli (Foraminifera), Opalinidae, bazı silliler (Ciliata), Myxosporidae ve bitkilerden Siphonales, keza mantarların hifleri bu durumdadır. Bu organizmalar “Ç o k Çekirdekliler” yada “H ü c r e s i z l e r” olarak adlandırılır.
Hücrenin Evrimsel Gelişimi:
Bundan yaklaşık 2-3 milyar yıl önce, bir gen-bir enzim ÅŸeklinde kendini eÅŸleyebilen ilk molekül meydana gelmiÅŸ ve bir zaman sonra bu molekül lipit ve protenoid moleküllerinden oluÅŸmuÅŸ bir koaservat keseciÄŸinin içine girerek ilkin hücreyi yapmıştır. BaÅŸlangıçta oksijensiz ortamda yaÅŸayan bu hücre, çevredeki birikmiÅŸ besin maddelerini kullanıyordu (heterotrof canlılar). Bir süre sonra besin maddesi azaldı ve bu arada anorganik yoldan sentezlenmiÅŸ porfirini bünyesine alarak (klorofil oluÅŸumu) kademe kademe Su + CO+ güneÅŸ ışığından organik maddeleri sentezleyebilen canlılar (ototrof canlılar) ortaya çıktı. Bu sentezlemenin yan ürünü olan serbest oksijeni, metabolizmalarının etkili bir maddesi olarak kullanan hücrelerden bir kısmı, diÄŸer hücrelerin içine girerek onlarla ortak yaÅŸamaya baÅŸladı. Bu arada hücre içine giren simbiyont hücre, birçok hücresel yapısını yitirerek mitokondriye dönüştü. Yalnız, kendi başına (otonom) bölünme yeteneÄŸini ve özel DNA’sını bugüne kadar saklayabildi. Keza bu arada ilkin denizde burgu gibi dönerek hareket eden bazı bakteriler (Spirochaeta benzeri) bu hücrelerin üzerine yapışarak onlara hareket olanağı vermiÅŸ ve bu arada onların yakaladığı besin maddelerine de ortak olmuÅŸtur. Bir zaman sonra aralarındaki iliÅŸki ortak yaÅŸama (simbiyozise) dönüşerek, yapışan hücreler kamçı ve silleri oluÅŸturmuÅŸtur. Nitekim bu bakterilerin (bugün yaÅŸayanlarının) yapısı, kamçıların ve sillerin yapısına benzemektedir. Lizo-zom, ribozom ve çekirdek zarının da simbiyotik iliÅŸkilerle dışarıdan girdiÄŸine iliÅŸkin kanıtlar. Sonuç olarak modern hücre, birçok ilkin hücrenin ya da hücre benzeri varlığın simbiyotik iliÅŸkiler içinde bir araya gelmiÅŸ karmaşık bir kombinasyonudur. Hücre inceleme yöntemleri Canlılarda gözlem Hayvanı ya da onun bir kısmım, doÄŸal ortamda bulunduÄŸu ÅŸekilde mikroskop altında incelemektir. Kimyasal maddeler kullanılmadığından, hücre yapısında ve ÅŸeklinde herhangi bir deÄŸiÅŸme olmamaktadır. Doku kültüründe de hücreleri in vitro olarak incelemek mümkündür, in Vitro Latince tüpte ya da cansız ortamda demektir. Vital boyama İncelenecek kısım, zehiri az olan bir boyanın çok fazla sulandırılmış çözeltisi içine konur. Vital boyamada kullanılan boyalar, asidik ve bazik olmak üzere ikiye ayrılır. ÇeÅŸitli organeller çeÅŸitli boyaları emerek görünür duruma geçerler. En çok kullanılanlar nötr kırmızı, metilen mavisi, yanus yeÅŸili vs. (1/10.000 veya 1/30.000 defa seyreltilmiÅŸ)’dir. Hücre, bu yöntemle canlı olarak daha ayrıntılı incelenebilmektedir. Bu yolla 5-10 mikron, en fazla 30-60 mikron kalınlığında kesilmiÅŸ doku preparatları cansız olarak incelenebilir. Elektron mikroskobu ile inceleme En iyi ışık mikroskobunda obje 2.000 defa büyültülebilir. Bu durumda 0.2 mikrondan büyük olan cisimler mikroskop altında görülebilir. Çünkü görünür ışığın dalga boyu en kısa olanı, mor ışındır (0.4 mikron kadar). En uzun dalga boyu da 0.8 mikronla kırmızı ışındır. Kullanılmakta olan ışının dalga boyunun ancak yansı kadar büyük olan cisimleri görmek mümkündür. Bu da mor ışının en fazla yarısı kadar olabilir. Elektron mikroskobunda ışık dalgaları yerine hızlı elektronlardan yararlanılmış, mercek yerine de manyetik alanlar kullanılmıştır. Bu suretle 200.000′den daha fazla büyültme elde etmek mümkün olmuÅŸtur (yani 0.001 mikron = 10 A°’lük ayrıntıyı saptayabilecek güçte). Ancak insan gözü elektronları göremediÄŸinden, elektronların floresan bir ekrana yansıtılması ya da fotoÄŸrafının çekilmesi gerekir. Bu yolla hücrenin ayrıntılı yapışı ve virüsler incelenebilmektedir. Elektron mikroskobunda ultramik-rotomlarla hazırlanmış 0.2 mikron kalınlığındaki preparatlar incelenebilir. Bu prepa-ratlara kontras (gölge) vermek için altın gibi ağır atomlar kullanılır. Elektron mikroskobunda yüksek vakum ve sıcaklıktan dolayı, bugüne kadar canlı herhangi birÅŸey incelenememiÅŸtir. DiÄŸer Yöntemler Hücre, su kıvamında olduÄŸundan, genellikle kontraslar görülmez. Bunun için hücre bir tesbit edici (fiksatif) içerisinde süratle öldürülür ve çeÅŸitli boyalar kullanıla-rak organeller arasındaki kontraslar çok belirgin olarak ortaya çıkarılır. Bu yöntemle incelemede birçok kolaylıklar varsa da hücre öldüğünden yapısının deÄŸiÅŸtiÄŸi açıktır. Son zamanlarda bulunan “Faz Kontrast” mikroskobu ile bu sorun bir derece çözülmüştür. Çünkü hücrenin farklı kısımlarının, ışığı farklı kırmaları, bir renk ayırımına dönüştürülür; yani kontrastı saÄŸlanır. Enterfrens mikroskobu da hücrenin farklı yoÄŸunlukta olan kısımlarım (bir prizma gibi ışığı farklı kırdığından) renkli görüntü olarak verir. Bu yolla inceleme aynı zamanda hücrenin farklı kısımlannın kimyasal anaJizlerinin yapılmasına da olanak saÄŸlamaktadır. Hücrenin ÅŸekli ve büyüklüğü Serbest kalan bir hücre kendini korumak amacıyla genellikle, yüzey geriliminin etkisi altında, küre ÅŸeklini alır. Çünkü hacmi en büyük; fakat yüzeyi en küçük olan geometrik ÅŸekil küredir. Hücreler, türden türe, dokudan dokuya ve yaptıkları iÅŸe göre ÅŸekil bakımından büyük deÄŸiÅŸiklikler gösterirler. En küçük boylu hücreler gametler, bakteriler ve parazit bir hücrelilerdir. Bu hücreler 0.2-0.5 mikron (1 mikron = 0.001 mm.) çapındadır. Bazı silliler ve delikliler gözle görülebilir {Gregarin’w 1.5 cm. kadar olabilir). En büyük hücre, kuÅŸ yumur-tasıdır. Bugün yaÅŸayanlardan devekuÅŸunun yumurtası ile 100 sene önce Madagaskar’da yaÅŸayan Aepyornis kuÅŸunun 8 litrelik yumurtası bilinen en büyük hücrelerdir. Bilinen en uzun hücreler ise aksonlarıyla beraber 1 m. kadar uzunluktaki bazı sinir hücreleridir. Hücrenin iÅŸlevi île ilgili ya da diÄŸer hücrelerle iliÅŸkisini saÄŸlayan yapılardır. Hücrenin yaptığı iÅŸe ve bulunduÄŸu yere göre farklılıklar gösterirler. Mikrovillus Özellikle emme görevi fazla olan hücrelerde, örneÄŸin bağırsak epitelinde, hücre dış yüzeyini artırmak için, hücre zarının bir miktar sitoplazma ile beraber dışarıya doÄŸru meydana getirdiÄŸi, parmak ÅŸeklinde 0.6-0.8 mikron uzunluÄŸunda 0.08-0.1 mikron kalınlığındaki çıkıntılardır, ince bağırsakta her bir hücrede aÅŸağı yukarı 3000-4000 mikrovillus bulunmaktadır. Bu mikrovilluslar (çoÄŸulu mikrovilli) makromolekülleri parçalayan ve hücre içine taşıyan enzimleri taşır. Sıvı geçirimine (alışveriÅŸine) kuvvetlice özelleÅŸmiÅŸ (ozmoregülasyon yapan) hücrelerin taban kısımları (böbrek Malpiki tüplerinin epitel hücreleri) kaide labirenti denen birçok kıvrım ve girinti taşır. Epitel hücrelerinin alt kısmındaki “Kaide Zarı” hücre dışı bir yapı ve salgıdır; epitel hücrelerini alttaki baÄŸ dokudan ayırmaya yarar. Fagositoz (Phagocytosis), Pinositoz (P/nocytosfs) ve Eksositoz (Exocytosis) ya da Eksturziyon (Extursion) Amikronlar, yani iyonlar ve moleküller (10 A°)rezorpsiyonla, submikronlar (10 A° - 0.1 mikron) athrocytos’la (atrositozla), mikronlar (0.1 mikrondan büyük) fagositozla alınırlar. Su gibi küçük moleküllerin birçoÄŸu hücre içerisine ozmozla, hücre zarının deÄŸiÅŸmesine gerek kalmadan girebildikleri halde, bir kısmı, örneÄŸin potasyum ve sodyum tuzları, diÄŸer makromoleküller gibi pinositoz meydana getirir. Büyük moleküllerin ve bazı katı cisimlerin hücre içine alınabilmesi için hücre zarının yapısal olarak deÄŸiÅŸmesi gerekir. Sitoplazma, büyük bir cismi, yalancı ayak ya da içeriye çöken bir kesecik (vezikül) meydana getirerek hücre içine alabilir. Ayrıca hücre yüzeyinde bir takım yarık ve çukurlar vardır. Bunların içindeki sıvı ve katılar boÄŸumlanmak suretiyle bir kesecik ÅŸeklinde sitoplazma içerisine alınır, iÅŸte bu yolla sıvı maddelerinin hücre içerisine alınmasına pinositoz (Yunanca, pinein = içmek demektir) katı maddelerin alınmasına fagositoz (Yunanca, phagein = yemek demektir) her ikisine birlikte “E n d o s i t o z” denir. Bu yolla, normal olarak bimoleküler yaÄŸ tabakasından geçemeyecek moleküllerin hücre içine nasıl girebildikleri anlaşılır. Hatta aç bırakılan bir amip % 1′lik globülin çözeltisinden, iki saat içinde vücudunun % 30-40′ı kadar molekülü bu ÅŸekilde alma gücüne sahiptir. Fagositozla meydana gelen kesecikler diÄŸerlerinden çok daha büyüktür, içeriye giren bu kesecikler lizozomlarla çevrilerek, onların zarlarıyla kaynaşır ve böylece kesecik içerisindeki maddeler diffüzyonla zardan geçecek kadar küçük moleküllere parçalanır. Sadece su ve küçük moleküllü diÄŸer temel besin maddelerini içeren kesecikler bu diffüzyonla gittikçe küçülür ve bir zaman sonra da çevresini saran zar birimiyle birlikte kaybolur. Bununla beraber içerisinde sindirilemeyen artık madde içeren kesecikler Golgi aygıtı (GA)’nın sisternlerine kaynaşır ve daha sonra anlatacağımız gibi ekstruziyon dediÄŸimiz yolla dışarıya atılır. Buna karşın Golgi aygıtında oluÅŸan salgılar ve sindirim artık maddeleri zar biriminden meydana gelmiÅŸ kesecikler içinde, zara doÄŸru hareket ederek, orada hücre zarına birleÅŸir ve kaynaşırlar. Daha sonra dışanya doÄŸru balon yapan çıkıntılarla (meydana gelen delikten) atılırlar; buna “Ekstruziyon” (latince Ex= dışarı, trudere= atmak) ya da “E k s o s i t o z” denir. Kesecik plazmalem-maya yuvarlak bir testi gibi baÄŸlanır. Testinin aÄŸzı dışarıya dönüktür.Bu testi ÅŸeklindeki kesecik, içerisindeki sıvı aktıkça küçülür ve bir zaman sonra da kaybolur. KeseciÄŸin de hücre zarına homolog olduÄŸu varsayılmaktadır. Eksositoza örnek, insülinin kana veriliÅŸi gösterilebilir. Hücreler Arası BaÄŸlantılar (Juncturae Cellularum) İki hücrenin birbirine baÄŸlanmasını ve haberleÅŸmesini saÄŸlayan özel bölgeler olarak tanımlanır. Bu baÄŸlanma çeÅŸitli dokularda çeÅŸitli ÅŸekillerde bulunur. Sinir, duyu ve bazı kas hücrelerinde sinapsis adım alır. Hücreler arasındaki baÄŸlanmayı ÅŸu gruplara ayırabiliriz Sıkı BaÄŸlantı: Dış etkilerden vücudu koruyan hücrelerde bulunur. Epitel hücreleri arasındaki kuvvetli baÄŸlantı bu tiptir. Hücreler arasında aralık yok gibidir. Yalıtma özelliÄŸi genellikle fazladır. Desmozomlar: Aynı iÅŸlevi yürüten hücrelerin ortak hareket etmelerini ve birbirine yapışmalarını saÄŸlayan sitoplazmik uzantılardır. ÇoÄŸunluk simetriktirler. Bu uzantılar küçük bölgeler halinde olabilir (düğme desmozom) ya da hücrenin etrafını çepeçevre sarar (kemer desmozom). Mekanik etki altında kalan hücrelerde düğme desmozom daha fazladır. Esasında hücre baÄŸlantıları, hücrelerin serbest yüzünden derinlere doÄŸru farklı bölgeler gösterir. Geçit Bölgeleri: Bir zigotun (çok hücrelide) geliÅŸerek, aralarında düzenleme ve iÅŸbölümü oluÅŸmuÅŸ, yapısal olarak farklılaÅŸmış hücreleri meydana getirmesi, hücreler arasındaki bilgi iletimi ile mümkün olmaktadır. Bu iletiÅŸim madde ve elektrik iletimi ÅŸeklinde olabilir. Nitekim 1000 dalton büyüklüğündeki moleküllerin, hücreler arasında bulunan 10-20 A° çapındaki geçit bölgelerinden iletildikleri saptanmıştır. Bu geçitler iki hücrenin birbirine yaklaÅŸtıkları bölgelerde oluÅŸan borucuklardır. Boruculardan, iyonların, ÅŸekerlerin, amino asitlerin, nükleotitlerin, vitaminlerin, steroyit hormonların ve siklik adenozin mono fosfatın geçtiÄŸi saptanmıştır. Keza elektriksel uyarımlar da diÄŸer hücrelere bu geçit bölgelerinden iletilir, iyonların geçiÅŸ sırasında dış ortama sızmaması için geçiÅŸ borucuklarının geçirgenliÄŸi normal hücre zarına göre 1000-10.000 defa azaltılmıştır, iki canlı hücre yapay bir ortamda yan yana getirilirse, çok kısa bir sürede (saniyeler içinde) hücreler arası ulaşım bölgelerini oluÅŸtururlar. Hücre zarının üzerindeki özel almaçlar, aynı kökenden gelen diÄŸer hücrelerin tanınmasını saÄŸlarlar, örneÄŸin embriyonik evrede karmakarışık edilen hücreler, geldikleri doku çeÅŸidine göre birbirlerini tanıyarak bir araya gelebilirler. Hücreler arası ulaşım bölgelerinin oluÅŸumunun ve geçirgenliÄŸinin miktarı Ca + + iyonlarının hücre içindeki azlığına (normal olarak hücre içindeki deriÅŸimi düşüktür) ve hücre yüzeyindeki glikoproteinlerin fazlalığına baÄŸlıdır. Hücreler arası bölgede Ca + + ve Mg + + deriÅŸiminin fazla olması, geçit tüpcüklerinin yalıtılmasına, bu da hücreler arası geçirgenliÄŸin artmasına neden olur. Ca + + iyonları hücre zarına tutunarak belirli iyonların taşınımını önler, iki hücre arasında baÄŸ meydana gelince, borucuÄŸun açıldığı yerdeki Ca + + iyonları (borucuk içinde kalan ) hücre zarından aynlarak sitoplazma içine girer ve çoÄŸunlukla da aktif pompalanma ile dışarıya atılır (ATP kullanılarak). ATP sentezi önlendiÄŸinde, hücreler arasındaki baÄŸ yerlerine tutunmuÅŸ Ca4′ + iyonları atılmadığı için hücreler arasındaki geçirgenlik (baÄŸ yapma gücü) azalacak ve hücreler birbirinden ayrılacaktır. Hücre arası geçitlerin en önemli görevi, embriyonik geliÅŸim sırasında, bazı maddelerin hücreden hücreye bu yolla geçerek, doku ve hücre farklılaÅŸmasını saÄŸlamasıdır. Hücre çoÄŸalmasının da bu yolla sınırlandığına iliÅŸkin gözlemler vardır. Kanser hücresinde bu bilgi iletimi olmadığı için (büyük bir olasılıkla hücreler arası baÄŸlantılar yok edildiÄŸi ya da oluÅŸmadığı için), komÅŸu hücrelerin durdurucu etkisini alamamakta ve sınırsız çoÄŸalma sürecine girerek kötü huylu tümörleri yapmaktadır. Nitekim kanser hücreleri birbirine ya da normal hücrelere temas etse dahi bölünmesine devam eder; buna karşın normal hücreler komÅŸu hücrelere ya da kanserli hücrelere temas ederse, bölünmesini durdurur ya da sınırlar. Siller (Cilia cellularia) Bazı hücrelerin yüzeyinde sil (kirpik) ve kamçı olarak isimlendirilen yapılar vardır. Hareketli olanlara “Kinetosilia”, hareketsiz olanlara “Stereosilia” denir. Stereosiller, kinetositlerden uzundur ve kinetozom (dip taneciÄŸi) taşımazlar. Åžillerin uzunluÄŸu 5-10, kalınlıkları 0.2-0.25 mikrondur. Bulundukları hücrede sayıları çok fazladır. Flagellumlar (kamçılar) bulundukları hücrede ya bir ya da birkaç tanedir; uzunluÄŸu 150 mikrona ulaşır, insandaki spermanın kuyruÄŸu kamçı yapısındadır; uzunluÄŸu 40-50 mikrondur. Çok sayılı kamçıya ependym (omurgalı hayvanların merkezi sinir sistemini örten epitel) hücrelerinde rastlanır. Bütün titrek siller ve kamçılar hemen hemen aynı yapıya sahiptir. Enine kesitte 11 adet boyuna uzanan mikrotubulustan meydana geldiÄŸi görülmüştür. Bunlardan iki tanesi ortada yer alır (Diplomikrotobulus Sentralis), diÄŸer 9 tanesi 2′li mikrotubuluslar halinde çevreye sıralanmıştır (Diplomikrotubulus Periferiki). Ayrıca bir üçüncü mikrotubulusa ait olduÄŸu sanılan ve belirli yönde yer almış çıkıntılar vardır. Kamçı ve Åžiilerin enine kesitinde, ortadaki filamentum aksiyaleyi oluÅŸturan kısım bu fibrillerdir. Bunun etrafında bir matriks kısmı ve en dışta da plazmalemma bulunur. Gerek siller gerekse kamçılar hücre dışında (Pars Ekstrasellularis) ve hücre içinde (Pars interselularis = Korpuskulum Bazale) kalan iki kısıma ayrılmıştır. Hepsi bir taban taneciÄŸinden çıkmıştır (Bazal Granula). Bu taneciÄŸe sinilerde Kinetozoma, kamçılılarda Blefaroplast ve çok hücrelilerin spermasında (kuyruk taneciÄŸinde) Proksimal Sentriyol denir. Åžillerin ve kamçıların bu taban taneciÄŸi ile baÄŸlantıları kesilirse, hareket yeteneklerinin yitirildiÄŸi görülür. Åžiller arasındaki eÅŸgüdüm ilginçtir. Bir sildeki impuls diÄŸer bütün Åžillere, hatta komÅŸu hücrelerdekine kadar geçerek, hepsinin belirli bir düzen içerisinde hareket etmesini saÄŸlar. Kendi baÅŸlarına (otonom) hareket etme yetenekleri vardır, örneÄŸin, ölen bir insanın, burun mukozasındaki ve böbrek kanallarındaki siller öldükten 2-3 gün sonra dahi hareketlidir. KurbaÄŸaların, memelilerin ve yumuÅŸakçaların ışığa karşı duyarlı hücreleri (çomakçılar ve koniler), sölenterlerdeki knidositler deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸramış bir sildir. Daha önce ışık mikroskobuyla varlığı saptanmasına karşın, elektron mikroskobunun bulunuÅŸundan sonra, ayrıntılı yapısı kısmen açıklanabilmiÅŸtir. Kalınlığı en fazla 120 A° (1 angström = 1/10.000 mm.) dur. Protein, yaÄŸ ve az miktarda karbonhidrat moleküllerinden (özellikle memelilerde) meydana gelmiÅŸtir. Hücre zarının yapısı hakkında ilk bilimsel model Danielli ve Dawson tarafıdan ortaya konmuÅŸ ve birçok biyolog tarafından uzunca bir süre benimsenmiÅŸtir. Bu modele göre hücre zarının ortasında bir fosfolipit (60 A° kalınlığında) ve bunun her iki tarafında da birer protein tabakası (30 A° kalınlıklarında) bulunur. Buna “Zar Birimi” denir. Danielli ve Dawson modelinin, hücrenin iÅŸlevsel bir parçası olan hücre zarının iÅŸleyiÅŸini tam olarak açıklayamaması, bu konuda yeni modellerin geliÅŸtirilmesine neden olmuÅŸtur, öyleki hücre zarının, iki tarafında protein, ortada fosfolipit tabakasından ibaret bir yapı olmadığı; bir lipit denizinde yüzen, proteinden ve glikoproteinlerden yapılmış, almaç denen özel bölgelerle dışarıya açılan bir “Mozaik Zar Modeli”nden oluÅŸtuÄŸu anlaşılmıştır. Mozaik Zar Modeli 1966 yılında Singer ve Lenard tarafından ortaya çıkarıldı, ancak 1972 yılında ayrıntılı olarak yayınlandı. Bu zar modeli ya da birimi tüm hücrelerin dış zarında ve içteki organellerinin zarlı kısımlarında (mitokondri çeperi, golgi, endoplazmik retikulum, çekirdek zan gibi) benzerdir. Zarın yapısındaki lipitler çoÄŸunluk fosfolipitlerdir ve zarın orta kısmında iki tabakalı olarak bulunur. Bir tabakadaki fosfolipidin suda erimez lipofil (apolar) kutbu (yaÄŸ asitlerini taşıyan polarize olmamış kutbu) öbür tabakadaki fosfolipidin lipofil kutbuna dönüktür. Dolayısıyla ışınsal bir ÅŸekilde lipofil kutuplar karşıkarşıya gelmiÅŸtir. Suda eriyen hidrofil (polar) kutupları ise dışa dönüktür. Bu tabakalar, polipeptitterden meydana gelmiÅŸ bloklarla ya da adacıklarla kesilmiÅŸtir. Bu haliyle hücre zarı, içinde proteinlerden yapılmış adalar taşıyan bir lipit denizi gibi görünür. Hayvansal hücrelerin dış yüzü, hücre zarında bulunan nöraminik asidin iyonize olmuÅŸ karboksil grubundan dolayı eksi yüklüdür. Nöramin, nöraminidaz enzimi ile zardan koparılırsa, eksi yükün büyük bir kısmı yitirilir. Zar proteinleri, yerleÅŸim durumlarına göre iki kısma ayrılır. Bir grup protein, yaÄŸ tabakasının her iki yüzündedir. Bunlara “Ekstrinsik Proteinler” denir. Bir kısmı da yaÄŸ tabakasının içine gömülmüştür; dış kısımları yaÄŸ tabakasının iç ya da dış yüzüne açılabilir. Bunlara da “l n t r i n s i k Proteinler” denir. intrinsik proteinlerden rodopsin retinanın çomakçıklarındaki taraklarda bulunur. Karanlıkta 1 /3′ü oranında. aydınlıkta ise 1 /2’si oranında zar içine gömülür. Ekstrinsik proteinler sulu ortamla temas halinde oldukları için hidrofilik amino asitleri, intrinsik proteinler ise bir tarafları ile yaÄŸ tabakasına gömülü oldukları için bu kısımlarında hidrofobik amino asitleri, diÄŸer tarafları sulu ortamla temasta olduÄŸu için de o taraflarında hidrofilik amino asitleri taşırlar. Memeli hücrelerinde, özellikle alyuvarlarda, intrinsik proteinlere baÄŸlı olarak karbonhidratlar bulunmuÅŸtur. Karbonhidratlar, hücre zarında glikoproteinler ve glikolipitler halinde bulunurlar ve zar yüzeyinin, türlere hatta hücre gruplanna iliÅŸkin özgüllüğünü saÄŸlarlar. Organellerin zarında karbonhidrat bulunamamıştır. Hücre yüzeyinde ince bir film halinde bulunan glikoproteinler hücreye antijen özelliÄŸi verirler. Bunlar virüs almacı olarak da kullanılırlar. Alyuvarlardaki mukopolisakkaritler antijen özelliÄŸinin yanısıra, kan gruplannın oluÅŸumunu da saÄŸlar. Bu karbonhidrat gruplarının bozulması (kanserleÅŸme) ya da bir çeÅŸit aşınması, yani hücre zarının ketleÅŸmesi, yaÅŸlanmaya yol açar. özellikle kanserleÅŸmede hücre yüzeyi daha fazla eksi elektrik yüklü olur. Çok hücrelilerde hücrelerin birbirine teması bazı bilgilerin aktarılmasına, örneÄŸin hücre bölünmesinin durdurulmasına “Kontak inhibisyon”, morfo-genetik hücre hareketlerinin meydana gelmesine, büyümenin düzenlenmesine neden olur. Kontak inhibisyona güzel bir örnek de, plazmodyumun (sıtma etkeni) eritrositleri tanımasıdır. Bu tanımayı glikokalikslerle yapar. DiÄŸer birçok hücre paraziti aynı yöntemi kullanır. Hücrenin iç ortamını, dış ortamdan ayıran ve her iki ortam arasındaki madde alışveriÅŸini düzenleyen hücre zarının yapısı büyük bir olasılıkla sabit deÄŸildir. YaÄŸ ve protein molekülleri belirli sınırlar içinde hareket eder. Bu hareket içe ve dışa doÄŸru olmaktan ziyade yanlara doÄŸrudur. Hücre zarının yapısal deÄŸiÅŸimi, taşıdığı doymuÅŸ ve doymamış yaÄŸ moleküllerinin miktarına baÄŸlıdır. Zar, genellikle vücut sıcaklığında akıcı olan doymamış yaÄŸ moleküllerini içerir. Zar yüzeyinde mozaik ÅŸeklinde bulunan protein ve glikoprotein adacıkları, etrafını çeviren bir sıralı yaÄŸ molekülleri ile sıkıca baÄŸlanmıştır (bu ikisinin arasında hareket meydana gelmez). Fakat diÄŸer yaÄŸ molekülleriyle baÄŸlantısı gevÅŸektir. Hücre zarının biyolojik etkinliÄŸini deÄŸiÅŸtiren birçok madde, örneÄŸin karsinojen (kanserleÅŸmeye neden olurlar) maddeler, bazı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Hücre zarının enine kesitlerinde, boyları 75 A0 kadar olabilen bazı kanalların, dış yüzeyden iç yüzeye kadar uzandığı saptanmıştır. Elektron mikroskobuyla yapılan son çalışmalarda, hücre zarının, Golgi aygıtının bir ürünü olduÄŸu saptanmıştır. Golgi aygıtından kesecikler ÅŸeklinde sürekli meydana gelen zar akımı, hücre zarının kısmi onarımında ve hücre bölünmesinden sonra hücre zarının büyümesinde kullanılır. Hücre zarında çekirdek zarında bulunan porlar bulunmaz. Hücreye giren besinleri ve hücreden çıkan artık maddeleri; zarın geçirgenliÄŸi, üç tabakalı moleküler diziliÅŸi ve özellikle proteinden oluÅŸmuÅŸ almaç (reseptör) kısımları saptamakla beraber, elektriksel yükün de bu giriÅŸ-çıkışta büyük bir önemi olduÄŸu varsayılmaktadır. Hücre içi ile dış ortam arasındaki elektrik potansiyel farkı (m V düzeyinde), bazı maddelerin içeriye ve dışarıya pompalanmasını kolaylaÅŸtırır. Bir amip ya da silli hayvan yaralanırsa; bu yara yeni bir zarla hemen kapatılır. Bu yeni zara plazmalemma denir. Plazmalemmayı hücre arasına salgılanan maddelerle ya da bir çeÅŸit hücre iskeletini oluÅŸturan hücre dışındaki daha katı selüloz (bitkilerde) ya da mukopolisakkarit ve albuminoid yapılarla karıştırmamak gerekir. Hücre, yoÄŸunluÄŸu az olan bir sıvı içerisine (hipotonik) konursa ÅŸiÅŸer ve sonunda patlar, buna “Hemoliz” (genellikle alyuvarlarda hemin hücre dışına çıkmasında kullanılır); yoÄŸunluÄŸu fazla bir sıvı içerisine konursa, su kaybederek büzülür, hücre zarı bitkilerde selüloz duvardan ayrılır ve sonunda yine patlar buna da “Plazmoliz” denir. İkel bitkilerde ve hayvan hücrelerinin büyük bir kısmında bulunur, interfazda kural olarak çekirdeÄŸin yanındadır. Üç ile beÅŸ milimikron uzunluÄŸunda, birbirine dik, ER ve ribozom taşımayan, ortası saydam; çevresi her biri 9 mikrotubulus tripletinden oluÅŸmuÅŸ iki silindir halinde görülür. Sayıları çoÄŸunluk iki tanedir (Dip-losoma); bazı hücrelerde çok sayıda olabilir. Sentriyoluma, etrafındaki sentroplazma ile birlikte “C e n t r o s o m a” denir. Bölünme baÅŸlarken, kutup ipliklerinin (iÄŸ iplikleri) merkezinde bulunduÄŸu için “C e n t r i o l = Sentriyol” adım alır. Hücre bölünmesi sırasında sentriyol de ikiye bölünerek, her biri bir kutba gider ve aralarında oluÅŸan iÄŸ ipliklerine, çekirdek zannın dağılmasıyla ortaya çıkan kromozomlar takılır. Fakat bölünme ne basit bir ikiye bölünmedir ne de DNA replikasyonunda olduÄŸu gibi bir kontak sentezlenmedir. Belki eski kalıbın doÄŸrudan doÄŸruya okunmasıdır. Yeni sentriyolün mikrotubulusları, genellikle eski sentriyolden 100 nm. kadar uzaklıkta ve ona dik olarak ortaya çıkar. Büyük bir olasılıkla bilgi, var olan sentriyolden, oluÅŸmakta olan kopyasına herhangi bir ÅŸekilde aktarılmaktadır. Fakat bu bilgi aktarılma düzeneÄŸinin nasıl olduÄŸu açıklanmamıştır. Spermanın orta kısmında bulunan sentriyol kamçının kaide taneciÄŸi olarak görev yapar.Keza Sillerin ve kamçıların kaide taneciÄŸi de sentriyollere homologtur (kökendeÅŸ) ve onlardan doÄŸrudan doÄŸruya türemiÅŸtir. Keza duyu hücrelerindeki almaçın yapısına katılan birçok oluÅŸum da sentriyollerden meydana gelmiÅŸtir.Tüm bu organeller bilgi aktarımı ile birbirinden doÄŸrudan doÄŸruya oluÅŸtuÄŸuna göre, acaba, sentriyol ya da kaide taneciÄŸi yeniden meydana getirilebilir mi? Bu olanak partenogenetik çoÄŸalan denizkestanesinin yumurtalarında gösterilmiÅŸtir. OlgunlaÅŸma bölünmesi sırasında, sentriyolünü yitiren denizkestanesi yumurtası, sitoplazma içerisinde yeniden bir sentriyol meydana getirerek, spermanın getireceÄŸi sentriyolün iÄŸ ipliklerindeki yerini almaktadır. Her ne kadar zorunlu durumlarda kendi kendine böyle otonom bir üretim gözlenmiÅŸse de, bugüne kadar ne sentriyolde ne de kaide taneciÄŸinde DNA’ya rastlanmamıştır. Hayvansal ve bitkisel birhücrelilerdeki ve çok hücrelilerdeki sillerin, kamçıların ve kaide taneciklerinin mikrotubulus sayısı, hayret edilecek derecede birbirine benzerdir ya da aynıdır. Bu gözlem, adı geçen organların monofiletik olduÄŸunu (aynı kökten geldiÄŸini) kanıtlayabilir. Genellikle formülleri (9+2) ya da (9+0) ÅŸeklindedir. Sentriyolün esas görevi, çevresindeki mikrotubulusların oluÅŸumunu saÄŸlamak, kendisini çoÄŸaltmak ve iÄŸ ipliklerini meydana getirmek için organize etmektir. Kaide tanecikleri içindeki mikrotubulusların da doÄŸrudan bunlardan meydana geldiÄŸi saptanmıştır. Sentriyolün, kromozomun anafaz hareketlerine katılıp katılmadığı bilinmemektedir. Buna karşın kaide tanecikleri sil hareketleri için bulunmak zorundadır. Bazı kitaplarda iÄŸ ipliklerinin kasılgan olduÄŸu belirtilerek, bazı maddelerin katılmasıyla kısalıp uzadığı ve buna baÄŸlı olarak sentromerine baÄŸlı olduÄŸu kromozomu kutuplara doÄŸru kaydırdığı savunulmaktaysa da, bunu kanıtlayan herhangi birÅŸey bulunamamıştır. MiKROTUBULUSLAR VE MiKROFİLAMENTLER Sitoplazmanın farklılaÅŸmasıyla oluÅŸan 10-25 nm. (10-9 m. = nanometre) çapındaki borucuklardır.YapıtaÅŸları, molekül ağırlığı 40.000 olan glo-büler bir proteindir. Bu proteine “T u b u l i n” denir. Tubulin monomerelerinin her birinin çapı 4-5 nm.’dir. Bunlar birbirine, en azından, belirli mikrotubuluslarda (örneÄŸin iÄŸ ipliklerinde), tekrar çözülüp ayrılacak ÅŸekilde baÄŸlanmıştır (polimer yapmışlardır). Zincirler, büyük bir olasılıkla, birbirine, “D y n e i n” denen, diÄŸer bir proteinle baÄŸlanmıştır. Bu sonuncu protein, tubulusların yanlara doÄŸru yaptıkları çıkıntının materyalini oluÅŸturur ve kas filamentleri arasındaki enine baÄŸların iÅŸlevini görür. Birçok durumda 13 tubulus zinciri bir borucuk oluÅŸturmak için birleÅŸmiÅŸtir. M i k rotu buluÅŸla r (çoÄŸulu mikrotubuli) yani borucuklar da birbirlerine ikili ve üçlü bir ÅŸekilde baÄŸlanmıştır. Böylece tüm zincir dizileri bir arada tutulmuÅŸtur. Mikrotubuluslar, hücrede birçok farklı görevi yüklenmiÅŸ ve buna iliÅŸkin olarak da bazı yapısal deÄŸiÅŸikliklere uÄŸramıştır. Hücrenin yapısal deÄŸiÅŸikliÄŸinde (morfogenezinde) büyük önemleri vardır. Hücre bölünmesinde görev alan iÄŸ ve kutup ipliklerini yapar ve keza sinir liflerindeki aksonların içinde boydan boya uzanır. Daha önce de deÄŸindiÄŸimiz gibi hayvanlar ve az da olsa bitkiler aleminde bulunan sil ve kamçı, keza güneÅŸsilerin (Heliozoa) yalancı ayaklarındaki eksen çubuÄŸu mikrotubulusların katılmasıyla oluÅŸmuÅŸtur. En önemlisi, bunların,sentriyol ve türevlerini yapmasıdır. Bir alkoloyit olan “C o l c h i c i n” (= karçiçeÄŸi özütü), tubulinle stökiyometrik (belirli oranlarda) olarak birleÅŸir. Bu birleÅŸme mikrotubulusların bütünlüğünü bozar (örneÄŸin, iÄŸ ipliklerini). Buna karşın sil mikrotubulusları bu maddeye dirençlidir. Mikrofilamentler, aktin ve diÄŸer proteinlerden yapılmış 7 nm. çapındaki iplikçiklerdir. Bunlar hücre hareketinden ve sitoplazma akıntılarından sorumludurlar. Sitokalazin ile bloke (felç) edilebilirler. Çimen eker gibi beyin hücresi ekilecek Bilim adamları, tahrip olmuÅŸ beyin hücrelerinin yerine, yeni hücreler koymak için çalışmalar yapıyor. Bir darbe ya da omuriliÄŸindeki bir zedelenmeden dolayı beyinde zarar gören hasarlı hücrelerin yerlerine, zaman içinde çoÄŸalan yeni hücreler eklenecek. Amerika’nın tanınmış üniversitelerinden Harvard Tıp Fakültesi’nde araÅŸtırma yapan bilim adamları, özel olarak beyinleri hasarlı yetiÅŸtirilmiÅŸ fareler üretti. Yapılan incelemeler sonucunda, sinir hücrelerinde hasarlar olan farelerin, uygun hücrelerle birleÅŸtiÄŸinde beyinlerindeki hasarın geliÅŸmeye çok müsait olduÄŸu ortaya çıktı. Alzheimer hastalığı ya da çocuklukta oluÅŸan birçok beyin iÅŸlevi düzensizliÄŸinin sebebinin de bu yayılma olduÄŸu tahmin ediliyor. EÄŸer, bu proje gerçekleÅŸir ise, daha anne karnındaki bebek bile bu yöntem ile tedavi edilebilecek. Bebek, henüz uteroda iken, bir gen tedavisi baÅŸlatılacak. Projeyi yürüten doktorlardan biri, beyin hücrelerini, çimen ile kıyaslıyor. “Bir çayırın bir bölgesinde çimen çıkmamış ya da çocukların verdiÄŸi zararlar yüzünden yok olmuÅŸ ise, yapmanız gereken, bu çıplak yere tekrar tohum ekmektir. İşte bizim amacımız da bu.” Böylece, beynin gövdesindeki hücrelerden, beyinde yok olan hücreleri tekrar oluÅŸturmak için süper-kaynaklar üretilebilecek. Bu ikinci proje, hayvanlar üzerinde denendi. Bilim adamları bir deneyde, fare ceninin beyninden hücreler alıp, dışarıdaki bir ortamda tüm hücrelerin çoÄŸalmasını saÄŸladı. Sonra bu geliÅŸimini tamamlamış hücreler, baÅŸka bir farenin geliÅŸme aÅŸamasındaki beyninin çeÅŸitli yerlerine aşılandı. Bu deneylerin, insanlar üzerinde yapılacak çalışmaların habercisi. Süper-kaynakları üretecek araÅŸtırmacılar, Tay-Sachs hastaları için umut vaat ediyor. Laboratuar deneylerinde, bu tamamlayıcı hücreler, genetik bozukulukları düzeltmekte baÅŸarıya ulaÅŸtı. Hücrelerdeki siper-kaynaklar, içerdikleri terapik proteinler ile beyinde mevcut bulunmayan ve bu yüzden de rahatsızlıklara yol açan genetik kökenli rahatsızlıkları ortadan kaldırıyor Kemik ve kıkırdak kök hücresi bulundu Bilimadamları çok önemli bir geliÅŸme daha saÄŸladı. Kemik iliÄŸinde, kemik ve kıkırdak haline dönüştürülebilen ‘geliÅŸmemiÅŸ kök hücreÂ’ izole edildi. Bu, yaÅŸlanmış organların yenilenmesi yolunda çok önemli bir adım olarak deÄŸerlendiriliyor. Bilim adamları, kemik iliÄŸinde, kemik ve kıkırdak haline dönüştürülebilen ‘geliÅŸmemiÅŸ kök hücrelerÂ’ izole etmeyi baÅŸardı. ABD’nin Baltimore kentindeki bir biyoteknoloji firmasında çalışan bilim adamlarının baÅŸarısı, ‘yaÅŸlanmış organların yenilenmesi yolunda atılan çok önemli bir adımÂ’ olarak deÄŸerlendirildi. ‘Journal of ScienceÂ’ dergisine göre, Osiris Therapeutics Firması’dan Moleküler Biyolog Mark Pittenger baÅŸkanlığındaki ekip önce ‘MesenchymalÂ’ adlı kök hücresini izole etti. Daha sonra, kemik ve kıkırdak haline gelebilecek milyonlarca hücreden oluÅŸan doku haline dönüştürdü. Kök hücre (MSC), yetiÅŸkinlerin kemik iliÄŸinde bulundu. SAKATLIKLARDA UMUT Pittenger ve ekibi, farklı geliÅŸtirme çevreleri ve bunların kombinasyonlarını deneyerek kök hücrelerin istenilen hücreye dönüşmesini saÄŸladı. Kök hücre enjeksiyonlarıyla çeÅŸitli hastalık ve sakatlıkların tedavi edilebileceÄŸini belirten Pittenger, ‘‘ÖrneÄŸin yaralanan diz ve eklem yerlerinde yeni kıkırdak geliÅŸtirilebilirÂ’Â’ dedi. Pittenger, kaslar için de ayrı bir çalışma yaptıklarını ifade etti. Kök hücreler, insan vücudunun yaÅŸam blokları olarak adlandırılıyorlar. Geçen Kasım ayında bilim adamları, embriyo dokularından alınan kök hücrelerin laboratuvarda geliÅŸtirilebileceÄŸini kanıtlamışlardı. Ancak, bilim adamları, bu kök hücreleri istedikleri hücre biçimine dönüştürmeyi henüz baÅŸaramadılar. Mark Pittenger, kök hücrelerin yetiÅŸkinlerin kemik iliÄŸinde bulunması nedeniyle, embriyonik doku kullanmak zorunda kalmadıklarını ve bunun önemli bir avantaj olduÄŸunu söyledi. Uzun yaÅŸayan hücreler Kaliforniyalı biyoteknoloji firması Geron, hücreleri ölümsüzleÅŸtirmenin tekniÄŸini bularak bilimde çığır açtı. Ancak bazı araÅŸtırmacılar ise bu hücrelerin daha sonra kanser hücrelerine dönüşebileceÄŸinden endiÅŸeli. Nature Genetics dergisinin son sayısında bu düşünce çürütüldü ve genetik bir operasyon ile ölümsüzleÅŸtirilen insan hücrelerinin hiçbir tümör oluÅŸturma tehlikesi olmadığı ortaya kondu. AraÅŸtırmalar sonucunda, bu deÄŸiÅŸime uÄŸramış hücrelerin özellikleri ile kanser hücrelerinin özellikleri arasında hiçbir benzerlik olmadığı belirlendi. Geron’un araÅŸtırmacıları hücrelerin içinde bulunan biyolojik saati bulup, bu saati geri alarak deney tüpü içerisinde dokuların yaÅŸlanmasını durdurmuÅŸlardı. Normal hücreler 80 bölünmeden sonra ölürken, Telomerase geni ile ömrü uzatılan hücreler 280 defa bölünüyorlar. Güç veren genGen tedavisi farelere güç verdi. Amerikalı araÅŸtırmacı H.L. Sweeney ve ekibi, zarar görmüş kasların geliÅŸimini saÄŸlayabilmek amacıyla farelere özel bir gen enjekte etti. Bunun sonucunda yetiÅŸkin farelerin güçlerinin % 15 oranında, yaÅŸlı farelerin de % 27 oranında arttığı gözlemlendi. Genetik bilimindeki bu ilerleme, vücut geliÅŸtirme sporu ile ilgilenenler için yeni bir kolaylık oluÅŸturabilir. Ancak araÅŸtırmacılar, bu tekniÄŸin yaÅŸlılıktan kaynaklanan zayıflığın hafifletilebilmesinde kullanılması gerektiÄŸini, spor ve kozmetik amaçlar kullanılması halinde çok rahatlıkla suistimal edilebileceÄŸini belirtiyorlar Kilo artık sorun deÄŸil Aşırı yaÄŸlı besinlerle kolesterol yüklemesi yapan Amerikalılar kurtuluÅŸu soya fasulyesinde arıyor. Bugüne kadar büyük ölçüde hayvan yemi olarak kullanılan ya da sadece vejetaryenlerin yediÄŸi soya fasulyesi, doktor tavsiyesi üzerine artık halk arasında da giderek yaygınlaşıyor. Çünkü hem kolesterolü düşük, hem kanseri önlüyor, hem de kemikleri güçlendiriyor. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bu yılın sonlarına doÄŸru soya fasulyesinin bir yararlı yönünü daha ilan etmeye hazırlanıyor. FDA’nin soya fasulyesini de aynı lifli-kepekli yiyecekler ve sebzeler gibi kalp hastalığı riskini azaltan gıdalar listesine dahil etmesi bekleriyor. Fazla lezzetli olmadığı için sofralardan uzak kalan soya fasulyesini yeni keÅŸfeden Amerikalılar, ÅŸimdi bu yararlı gıdaya lezzet katmak için uÄŸraşıyor. Gıda sanayi harıl harıl yeni soya çeÅŸitlemeleri üzerinde çalışıyor. Daha çok UzakdoÄŸu’ya özgü bir besin olan soya proteininden yüksek kolesterollü gıdaların taklitleri üretiliyor. GerçeÄŸine pek benzemese de, soyadan domuz pastırması bile üretiliyor. Japonların bol miktarda tükettiÄŸi soya eti tofunun yanı sıra sosis ve dondurma da yapılıyor. TEST EDİLDİ ONAYLANDI ABD’de son 25 yıl içinde yapılan araÅŸtırmalar, soyanın kolesterol düşürücü etkisini kesin biçimde ortaya koyuyor. Bu konuda yapılmış en az 30 araÅŸtırma var. Bu araÅŸtırmalara göre 47 gramlık soya tüketimi, kolesterolü yüzde 9 oranında düşürüyor. FDA’nın iki hafta önce onayladığı, pahalı ancak kolesterol düşürücü margarin Benecol de kolesterolü aynı miktarda düşürüyor. Ancak araÅŸtırmacıları düşündüren bir nokta var: Soyanın kolesterolü neden düşürdüğünü bir türlü çözemiyorlar. Bu nedenle de soyanın sadece kolesterol düzeyi yüksek olanlara mı iyi geldiÄŸi tam olarak bilinmiyor. Soyanın göğüs kanserini önleyici etkisi olduÄŸu da biliniyor. Çünkü Japonya’daki kadınlar arasında ortaya çıkan göğüs kanseri oranı ABD ve diÄŸer sanayi ülkelerine göre çok daha düşük. Ancak Japon kadınlarının soyanın yanı sıra, diÄŸer geliÅŸmiÅŸ ülke kadınların a göre daha bol miktarda sebze, meyve ve yeÅŸil çay tükettiÄŸini de unutmamak gerek. DiKTiYOZOM (Dictyosoma) ve GOLGi AYGITI Prof. Dr. Ali Demirsoy Golgi aygıtı birçok alt birimlerden meydana gelmiÅŸtir. Bu birimlerin her birine diktiyozom denir (Yunanca diktiyon = aÄŸ, soma = vücut demektir). Diktiyozomların tümü Golgi aygıtını oluÅŸturur. Ergin sperma ve kan hücreleri hariç tüm hayvan ve keza bitki hücrelerinde bir ya da birkaç tane bulunur. Sentezleme, özellikle salgı yapan hücrelerde iyi görülür (ipekböceÄŸinin ipek salgı bezlerindeki hücrelerde çok geliÅŸmiÅŸtir). Genellikle sentri-yolun civarında ve çekirdeÄŸin üzerine yakın olarak bulunur. Düz ER’dan çok farklı deÄŸildir. Düz ER’a göre tüpcük ve lamelcikleri daha yoÄŸun olarak içerir . Birbirinin üzerine katlanmış 5-30 kadar kanalcık (Cistern = Sisterna = Latince yaÄŸmur suyu toplayan çukur demektir) taşır. ER’dan osmium ve gümüş içeren boyalarla boyanmasıyla ayrılır, ilk defa 1898 yılında italyan bilim adamı camıüo golgi, gümüşlü boya ile sinir hücrelerinde üstüste dizilmiÅŸ plakaları tanımladığından, bu yapıya, bilim adamının ismine adanarak “Golgi Aygıtı” dendi, önemi elektron mikroskoÂbuyla ortaya çıktı. Kanalcıklar GA’nın orta ve tabana yakın kısmında bulunur. Uç kısmına gittikçe bu plakçıkların ve kanalcıkların, hücre zarına doÄŸru göç eden veziküllerle (keseciklerle) kullanılıp bitirildiÄŸi gözlenir. Özünde burada akıcı ve sürekli bir denge vardır. Bir taraftan (proksimalden) senteztenmeye baÅŸlayan maddeler uca (distale) doÄŸru itilerek uzaklaÅŸtırılır. GA’nın zarları zar birimine benzer; fakat daha incedir (6-10 nm.). Bu ise GA’nın, ER ile hücre zan arasında bir geçit ödevi gördüğünü kanıtlar, öyle ki ER’un üzerinde sentezlenen protein, bazı maddelerin de eklenmesiyle (GA’nda) zar birimleri ya da pulcukları halinde hücre zanna iletilir ve onun yapışma katılır. GA’nda basit ÅŸekerlerden kendine özgü polisakkaritlerin sentezlendiÄŸi saptanmıştır. Böylece hücre zarının yapışma katılarak onun özgüllüğünü saptayan karbonhidratÂlar, GA’nda sentezlenmektedir. Salgının attimasından baÅŸka, hücredeki fazla suyun (birhücrelilerde) vurgan koful aracılığıyla atılması da GA’nın görevleri arasındadır. Çünkü vurgan (kontraktil) koful GA’ndan meydana gelir. Bununla beraber GA’nın hücreden hücreye deÄŸiÅŸiklikler gösterdiÄŸim unutmamak gerekir. GA’nın sentezlenmesini ve madde yapımına katılımım biraz daha ayrıntısıyla inceleyelim: Sindirim kanalının içinde, özellikle bağırsaklarda, kimyasal ve fiziksel etkilerden hücreleri koruyan mukus denen bir sıvı salgılanır. Bu sıvı bağırsaklarda Goblet hücrelerinden çıkarılır. Adı geçen salgı hücreleri incelendiÄŸinde, mukus damlacıklarının, hücrede, GA’nın civarında daha sık bulunduÄŸu görülür. GA, hücrenin taban kısmınÂda yassılaÅŸmış kanalcıkları içeren bir çanak gibi olduÄŸu halde, hücrenin uç kısmına (distaline) gittikçe bu kanalcıkların içi mukusla dolmuÅŸ kesecikler haline dönüştüğü ve bir zaman sonra da hücre zarına ulaÅŸarak dışarıya doÄŸru aktığı bilinmektedir, iÅŸaretlenmiÅŸ azotla yapılan denemelerde, proteinlerin ER’da sentezlendiÄŸi, daha sonra paketlenmek üzere GA’na geldiÄŸi ve burada belki yapısımn kısmen deÄŸiÅŸtirildiÄŸi (l) bilinmektedir. Fakat her durumda, burada, her salgı hücresi için kendine özgü yapıÂlışta karbonhidratların protein molekülüne eklenerek, onun hücre zanndan çıkabilmeÅŸini (!) ve meydana gelen kompleksin salgı niteliÄŸini kazanmasını saÄŸladığı kısmen bilinmektedir. Çünkü salgı proteinlerinin tümü glikoprotein halindedir. İşaretlenmiÅŸ glikoz ve sülfatlarla yapılan gözlemlerde, proteinlere ÅŸeker ve sülfat eklenmesinin GA’nda gerçekleÅŸtiÄŸi kanıtlanmıştır. Mukopolisakkaritlerin de GA’nda sentezlendiÄŸi bilinmektedir. Bu madde bir iç salgı olup kıkırdak hücrelerinin yapışma katılır. Ayrıca tüm dış salgı hücrelerinin salgı yapımının yanısıra, iç salgı hücÂrelerinin (paratiroitteki glikoprotein salgısı gibi) birçok maddesinin, keza bitkilerdeki selülozun, karaciÄŸer hücrelerinde lipoproteinferin sentezlenmesine katıldığı açık bir gerçektir. Bazı hücrelerde de lizozom granüllerini yaparak sitoplazmaya vermektedir. Uzun zaman, pek önemli bir organel olmadığı gerekçesiyle, dikkate alınmayan GA, son zamanlarda hücre zannın özgüllüğünü saptamada önemli görev almaşı nedeniyle, dikkatleri üzerine çekti. Çünkü hücre zannın özgüllüğü karbonhidratlarla saptanmaktadır ve karbonhidratlar da GA’nda sentezlenmektedir. Bazı karbonhidratların, proteinler gibi kalıtsal denetim altında sentezlendiÄŸine iliÅŸkin kanıtlar vardır. Kan grupları ve immunokimyasal incelemeler bunu göstermektedir. Karbonhidrat taşıyan proteinler ve diÄŸer maddeler özellikle hücre yüzeyinde bulunurlar ve hücrelerin birbirlerini tanımasın) (kendi doku türünden olanlar), diÄŸer hücrelerle iliÅŸki kurmasını, morfogenetik hareketlerin (embriyolojik hücre hareketleri) oluÅŸmasını saÄŸlarlar. Birhücrelilerin konjugasyon yaparken birbirini tanıması ve birbiÂrine yapışması hücre yüzeyindeki özel karbonhidratlarla olur. Embriyonik geliÅŸim sırasında farklılaÅŸmış hücrelerin bir araya toplanması için de bu karbonhidratlar önemlidir. Hücre yüzeyindeki bazı glikoproteinlerin bozulmasıyla kanserleÅŸmenin ortaya çıktığı bulununca, araÅŸtırmalar bu konu üzerinde yoÄŸunlaÅŸtı. Virüslerin konukçu hücreleri tanıması (hücreye özgü virüsler) da bu karbonhidratlarla ya da karbonhidratlı proteinler aracılığıyla olmaktadır. Hücre içerisine endositosisle alınacak maddeÂlerin lizozomlarda parçalanıp parçalanmayacağı ya da hangi asamaya kadar parçaÂlanacağı bu endositoz zarın özgüllüğü ile saptanır. Bu zar da hücre zarından oluÅŸur ve dolayısıyla GA’nın dolaylı denetimi altındadır. Sonuç olarak hücreye girecek ve çıkacak tüm maddeler, hücrenin bölünmesi, geliÅŸmesi, farklılaÅŸması, iÅŸlevleri ve diÄŸer hücrelerle olan iliÅŸkileri, hücre zan tarafın-dan saptanır. Zarın özelliÄŸi de proteinlerle birlikte, karbonhidratlar tarafından saÄŸlanır ve karbonhidratlar (glikozamin ve mannoz hariç; bunlar protein molekülüne ribozomlarda eklenir), özellikle terminal ÅŸekerler (galaktoz, fukoz ve sialik asit) protein zincirlerine GA’nda eklenir. Golgi aygıtının sistemleri ER’dan meydana gelmiÅŸtir. Mitokondri ;Yunanca, mitos = iplik; chondros = tane, buÄŸday anlamına gelmektedir. Oksijenli solunum yapan tüm hücrelerde bulunur. Boyları 0.2 - 5 mikron arasında; ÅŸekli, ovalden çubuÄŸa kadar deÄŸiÅŸir Sayıları hücre başına birkaç taneden 2500′e (karaciÄŸer hücresinde) kadar çıkar. Genellikle 5 - 6 tanesi ucuca gelerek bir iplik ÅŸekli meydana getirir. Canlı hücrelerde incelendiÄŸinde, ÅŸeklinin ve büyüklüğünün deÄŸiÅŸtiÄŸi, diÄŸer mitokondrilerle birleÅŸtiÄŸi ve hareket ettiÄŸi görülür. Bakteri, yeÅŸil alg (çekirdeksiz hücrelerde) ve memelilerin alyuvarında bulunmaz. Kalınlıkları 70 A°olan zarla çevrilmiÅŸtir içteki zar iç yüzeyin artırılması için yaklaşık 200 A^luk aralıklarla birçok kıvrım meydana getirmiÅŸtir; bu kıvrımların tarak ÅŸeklinde olanlanna “Krista ( Cristae)” (Latince, cristae tarak demektir), tüp ÅŸeklinde olanlarına da “Tubulus” (Latince, borucuk demektir) denir (Åžekil 3.10). Buna göre de mitokondri tipi tanımlanır. Kristaların iki zar birimi arasındaki aralık 60 A'’dur. Dıştaki ve içteki her iki zar da, daha önce açıkladığımız, ortada fosfolipit, dışta (kısmen) bir maddesi olarak kullanan bazı bakteriler, bir rastlantı sonucu, oksijensiz soluyan ilkin hücrelerin içine girerek, onlarla ortak (simbiyoz) yaÅŸamaya baÅŸlamıştır. Bu ortaklıktan her ikisi de yarar saÄŸladığı için, geliÅŸerek üstünlük kurmuÅŸlardır. Nitekim ilkin hücreler, organik maddeleri ancak oksijensiz solunumla belirli evrelere kadar parçalayabilmektedirler (karbonhidratları sitoplazmada pirüvik aside kadar). Halbuki oksijenli solunuma geçen mitokondriler (bir zamanların bakterisi) sitoplazmadan bu son ürünü alıp, Krebs çemberine sokarak çok daha fazla enerji elde etmekte ve enerÂjinin fazlasını ATP halinde, kendini taşıyan ve koruyan ilkin kökenli hücreye vermekÂtedir. Mitokondrilerin bakteriler gibi kendine özgü çember DNA (katena form) taşıması bu varsayımı kuvvetlendirmektedir. LiZOZOMLAR Prof. Dr. Ali Demirsoy Mitokondriterin büyüklüğünde (0.5 mikron çapında); sayıca onlardan az ve daha düşük yoÄŸunlukta; lipoprotein yapısında tek tabakalı bir zarla çevrilmiÅŸ, içle-rinde litik enzimler (hidrolazlar, proteazlar, lipaztar ve fosfatazlar; toplam kırktan fazla enzim saptanmıştır) içeren, çoÄŸunluk küremsi keseciklerdir (Åžekil 3.1 ve 5). ilk defa 1955 yılında sıçan karaciÄŸerinde saptanmış, daha sonra alyuvarlar hariç, tüm hayvansal hücrelerde, özellikle vücudun savunmasından sorumlu olan akyuvarlarda ve makrofajlarda, bol miktarda bulunduÄŸu görülmüştür. Bitki hücrelerinde, mantarÂlarda ve mayalarda lizozom benzeri yapıların olduÄŸuna iliÅŸkin bazı kanıtlar vardır. Bakterilerde ise lizozom yoktur; fakat litik enzimler bulunmuÅŸtur. Hücrelerdeki bileÅŸikleri, özellikle protein, polisakkarit ve çekirdek asitlerin!, hidroliz ederek parçalayabilen bu litik enzimler, bir zarla çevresinden ayrılmakta ve büyük bir olasılıkla da, lizozom İçerisinde etkisiz (inaktif) durmaktadır. Tahrip edilen bir fizozomdan dışanya akan enzimler, kısa bir sürede tüm hücre içeriÄŸim’ liziz ederek (parçalayarak), onu ölüme sürükler. Bu olaya “Otoliz” denir, ölümden kısa bir süre sonra kokuÅŸmanın ortaya çıkması, bu lizozomların bozulması nedeniyledir. Lizozom enzimleri ribozomlarda sentezlenerek ya ER aracılığıyla doÄŸrudan doÄŸruya ya da GA aracılığıyla dolaylı olarak paketlenerek, yani bir kesecik içerisine alınarak sitoplaz-maya verilir, içi tanecikli, lamelli ya da homojen yapıda olabilir. Yumurtanın döllenmesi sırasında, spermanın akrozomundan çıkarılan (yumurÂtayı delmek için) enzimler lizozom içeriÄŸidir. Lizozomların iyi iÅŸlev görmemesi hücre-•lerin ve dokuların yaÅŸlanmasına neden olur. Metamorfoz (baÅŸkalaşım) geçiren canlıÂların hücrelerinin bir çeÅŸit eriyerek yeniden ÅŸekillendirilmesinde, erime iÅŸlemim gerçekleÅŸtiren lizozomlardır. Keza dokulardaki programlanmış (zamanı gelmiÅŸ) hücre ölümleri de yine bunlar tarafından yapılır. Hücre içerisine giren küçük moleküller doÄŸrudan doÄŸruya enerji elde eden sisÂtemler (glikoliz ve trikarboksilik asit çemberi) aracılığıyla parçalanabilir ya da sentez-lenme tepkimelerine herhangi bir deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸramadan katılabilir. Halbuki endo-sitozisle, fagositozla ve besin kofullanyia (birhücrelilerde) hücreye alınan büyük moleküller, maddeler, hatta bakteriler, lizozomlar aracılığıyla küçük moleküllere parÂçalanır. Bir miktar hücre zarıyla çevrilmiÅŸ olarak, hücre içine giren bu besin kofulu (fagozom), lizozomlaria sanlarak, temas ettikleri yerde, zarları erimek suretiyle bir tek koful halinde birleÅŸirler. Litik enzimler bu koful içinde besin maddelerim, koful zarından diffüzyonla geçebilecek kadar küçük moleküllere parçalarlar ve sindirileme-yen kısım koful içinde kalır. Birhücreli canlılarda, artık maddeleri taşıyan bu koful, hücre zarıyla birleÅŸerek dışanya açılır ve sindirelemeyen maddeler bu yolla atılır. Yüksek organizasyonlu canlılarda bu artıklar ya yavaÅŸ yavaÅŸ (çoÄŸunluk diffüzyonla) hücre dışına atılır (karaciÄŸer hücrelerinde olduÄŸu gibi) ya da sindirim kofulu tekrar tekrar kuiiamlarak, bir zaman sonra artık maddelerle dolmasına ve hücrenin yaÅŸlanÂmasına neden olur. YaÅŸlandıkça insanın vücudunda, özellikle ellerinin üzerinde, omuzlarında ya da yüzünde, kahverengi lekelerin oluÅŸması, lipofuksin denen pigmentlerin (yaÅŸlılık pigmenti) birikmesindendir, Kandaki akyuvarlar, vücudu, özellikle bakterilere karşı savunmak için sorumlu olduklarından, taşıdıkları taneciklerde bol miktarda lizozom enzimi içerirler. Böylece, bir zaman sonra akyuvar içerisindeki taneciklerin hepsi bakteri lizisinde kullanılır ve tüm hücre bir ya da birkaç kofulla tamamen dolar. Bu artık maddeler dışanya atılamadığından bir zaman sonra akyuvar ölür. Kemiklerin yıkılıp yeniden yapılması sırasında, lizozomlar, yıkıcı osteoklast hücre-lerinden dışanya litik enzimler salgılarlar ve yıkılan artıkları da hücre içerisinde sindiÂrirler. Keza yumurtanın döllenmesi sırasında da spermanın akrozumundan (basının uçundan) litik enzimler (pankreas tripsinine benzer bir enzim) salgılanarak, yumurta zarının delinmesi saÄŸlanır. Döllenmeden hemen sonra, bu sefer, yumurtanın kabu-ÄŸunda bulunan taneciklerdeki litik enzimler serbest hale geçerek kabuÄŸu parçalar ve diÄŸer spermaların girmesin! önleyecek yeni bir kabuÄŸun meydana gelmesini saÄŸlar. Lizozomlar keza kendi hücresi içerisindeki bazı maddeleri ya da organelleri (çoÄŸunluk iÅŸlevlerim bitirmiÅŸ ya da bozulmuÅŸ) de sindirir. Bunun nasıl iÅŸlediÄŸi tam olarak bilinmemektedir. Sindirim kofullarının içinde ribozom ve mitokondrilere rastÂlanır. Fazla A vitamininin kemiklerdeki ve kıkırdaktaki lizozom enzimlerim serbest bıraktığı ve dolayısıyla kemikleri kırılır bir duruma geçirdiÄŸi; fakat yeterli miktarlarda da yaÅŸlı hücreleri yok etmeyi saÄŸladığı için genç kalmada yardımcı olduÄŸu saptanÂmıştır. Lizozom enzimleri daha çok hafif asidik ortamlarda etkendir. Hücrede birçok iÅŸlevinin yanısıra, bozukluklannda bazı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olurlar. örneÄŸin, soluduÄŸumuz havadan alınan karbon parçacıkları, akciÄŸerimizdeki fagositÂlerde yıllarca kalmasına karşın, silisyum dioksit, fagositlerin lizozomuna girer ve oraÂda bulunan enzimlerin etkisiyle, kristallerinin üzerinde silisik asit oluÅŸur. Silisik asidin hidroksil grupları, hücre zarının yapısında bulunan fosfolipit ve proteinlerin bazı gruplarıyla çok sıkı hidrojen baÄŸları kurar. Böylece hücre ve lizozom zarları zedelenir. Ayrıca silisyum dioksit taşıyan fagositler hücre dışına bir madde salgılarlar. Bu madÂde, özellikle akciÄŸerdeki baÄŸ dokunun bir çeÅŸit fibröz dokuya dönüşerek esnekliÄŸin} yitirmesine neden olur. Keza aspest kristalleri de aynı rahatsızlıklar), özellikle mezo-telyum (vücut boÅŸluÄŸunu astarlayan zar) kanserlerini meydana getirir. Kanda ürik asidin fazla olması (proteini fazla alanlarda daha yaygındır), mono-sodyum ürat krisÂtallerinin eklem yerlerinde toplanmasına (gut hastalığı) ve buradan da fagositlerin içi-ne girerek, lizozomlarındaki enzimleri serbest bırakmasına neden olduÄŸu bilinmekteÂdir. Bu da sonuçta kininlerin (aÄŸrı yapıcı maddeler) meydana gelmesini saÄŸlar. BunÂdan baÅŸka lizozom enzimlerinin, histamin, serotonin ve bradikinin oluÅŸumunu saÄŸlaÂdığı, bunların da yangıya (apse) neden olduÄŸu varsayılmaktadır. Sıtmaya karşı kullaÂnılan kinin, bağırsak parazitlerine karşı kullanılan karbon tetraklorit, parazitlerin lizo-zomlanna yoÄŸunlaÅŸarak onların etkinliÄŸini bozar. Keza deriyi ışığa karşı duyarlı kılan porfirin, antrasen ve nötral kırmızısı yine lizozomlarda toplanır. Mitozda lizozomların sayışı azalır ve olanlar da kenara itilir (normal durumda çekirdek civarında fazladırlar). Keza lizozom zannın geçirgenliÄŸim artıran maddeler (örneÄŸin karsinojen etki gösteren forbol A) verildiÄŸinde, mitoz bölünme hızı artırılır, stabilize edici maddeler (kortizon gibi) verildiÄŸinde bu hız azaltılır. Bu da mitoz bölünÂmenin belirli ölçüde lizozomlarla hızlandırıldığını kanıtlar. En azından meydana getirÂdiÄŸi proteaz enzimler aracılığıyla, ribozomlardaki protein sentezini inhibe eden bazı proteinleri parçalamak suretiyle, hücre aktivitesini artırdığı saptanmıştır. Nitekim yumurtanın döllenmesi sırasında verilen litik enzimler (keza yumurta hücresine pro-teolitik enzimler verildiÄŸinde de aynı ÅŸey olur) bu inhibitörü ortadan kaldırdığından, protein sentezi büyük ölçüde artar. Lizozomlardan elde edilen lizozom deoksiribonükleazın (DNaz) DNA’yı parçaÂladığı bilinmektedir. Lizozom DNaz’ın iki aktif bölgesi vardır. Bunlar DNA sarmalının her iki ipliÄŸin! birden parçalarlar. Yalnız bir ipliÄŸin parçalanması, karşı taraftaki komp-lementeri tarafından onarılabilir (daha geniÅŸ bilgi için kalıtımla ilgili bölümdeki DNA rejenarasyonuna bkz!). iki taraflı yıkımın onarımı olanaksızdır. Lizozom DNaz’ı, DNA’yı tam yıkmasına karşın, pankreas DNaz’ı kısmen yıkabilmektedir. Kanser meydana getiren birçok faktörün (fiziksel mor ötesi ışınlar ve îyonize ışınlar; kimyasal polibenzoitler, hidrokarbonlar, azotlu bazı bileÅŸikler, diÅŸi eÅŸey hormonu, silis, aspest vs. ve virüsler) doÄŸrudan ya da dolaylı olarak kromozom yapışım ya da DNA’nın dizilimim bozduÄŸu bilinmektedir, özellikle silisyum dioksitte anlattığıÂmız gibi bazı maddelerin lizozom zarım bozarak, enzimlerin, bu arada DNaz’ın serbest kalmasına; bunun da DNA’yı bozarak hücrenin ka^serleÅŸmesine yol açtığı varsayılmaktadır. Keza kalıtsal olarak, birçok enzim sentezlenemeyebilir ve buna baÄŸlı olarak lizozomlar iÅŸlevlerim yapamazlar. Bu ÅŸekilde, çoÄŸunluk autozomlardaki çekinik genlerin neden olduÄŸu (bir tanesi eÅŸey kromozomundadır) on kadar hastalık tanımlanmıştır (örneÄŸin Tay-Sachs, Niemann-pick, vs.), özel yöntemlerle (enzimlerin üzerim antikorla kaplamak suretiyle), dışarıdan, lizozom içine sokulan eksik enzimler, hastaların iyileÅŸmisine neden olur. ENDOPLAZMiK RETiKULUM Prof. Dr. Ali Demirsoy Hücre sitoplazması, sentez iÅŸlevlerinin yürütülmesinde çok büyük bir önemi olan ve endoplazmik retikulum (ER) denen kanalcıklar ve borucuklarla donatılmıştır (endo = Yunanca iç; retikulum = Latince küçük aÄŸ demektir). Bu sisteme “E r g a s t o p l a z m a” da denir. Kanalcıklar (sisternalar) ve borucuklar çekirdek zarının hücre zarına kadar çeÅŸitli ÅŸekillerde uzamasıyla meydana gelmiÅŸtir. Bu ince borucukların çeperi 5-6 nm. kalınlığındaki zar biriminden yapılmıştır; lümenlerinin çapı en azından 50 nm.’dir. Kanallar (sisternalar) hücre içi madde dağıtımını ve taşınımını, hücrede asidik ve bazik tepkimelerin birbirini etkilemeden bir çeÅŸit odacıklar içinde oluÅŸmasını ve hücrenin mekanik etkilere karşı daha dayanıklı olmasını saÄŸlar. Dolayısıyla borucukların lümeni, çekirdek porlarına doÄŸrudan açılır. Bununla beraber ER’un iç ve dış zarı, çekirdeÄŸin iç ve dış zarına baÄŸlanmış, dolayısıyla ER ve çekirdek zar arası boÅŸlukları ağızlaÅŸmıştır. Bu nedenle çekirdekle yakından iliÅŸkisi vardır. Her hücrenin endoplazmik retikuler sistemi kendine özgüdür. Kanalcıklar sistemi sabit deÄŸildir, geliÅŸim ve iÅŸlev durumuna göre yapışı hızla deÄŸiÅŸebilir. Hücre bulunurken kaybolur, daha sonra yeniden oluÅŸur. Hücre yaÅŸlandıkça ER’un iÅŸlevleri ve kanalcıkların birbiriyle iliÅŸkisi azalır, iki tip endoplazmik retikulum ayırt edilir. Granüllü (Tanecikli) endoplazmik retikulum Özellikle protein sentezi yapan hücrelerde iyi görülür. Çünkü protein sentezi, çoÄŸunluk ER’un borucuk ve kanalcıklannın dış yüzüne baÄŸlanmış ribozomlarda gerçekleÅŸtirilir. Bu nedenle protein sentezlenen kısımları tanecikli görülür. Fakat ribozomların ER’a baÄŸlanma zorunluluÄŸu yoktur. Bakterilerde ER bulunmamasına karşın, ribozomca zengindirler. ER diÄŸer maddeleri de sentezlemektedir (örneÄŸin, yaÄŸ). Granülsüz (Düz) endoplazmik retikulum Daha çok yaÄŸ sentezi yapan hücrelerde, özellikle steroyit hormonları sentezleyen endokrin bezlerde bulunur. Kural olarak ribozom içermezler. Fakat düz ER sistem ile granüllü ER sistem arasında belirgin yapısal bir fark yoktur. Bu sentezleri yapan enzimleri, ER sistemin zarlarından ayırmak mümkün olmamıştır. HÜCRE DÖNGÜSÜ I Prof. Dr. Ali Demirsoy Birhücreli canlılarda mitoz aynı zamanda üremeyi saÄŸlar. Her canlıda ve aynı bireyin farklı dokularındaki hücrelerin mitozla bölünme hızı tamamen farklıdır. ÖrneÄŸin bağırsak mukozasındaki, epidermisdeki, kan hücrelerini üreten dokulardaki hücrelerin sürekli bölünmesine karşılık, diÄŸer dokuların hücreleri belirli zamanlarda, sinir ve retina hücreleri ise 20-25 yaşın üstünde (insanda çoÄŸunluk ana karnında4. aydan sonra) hiç bölünmez. Son zamanlardaki çalışmalarda cAMP’nin ve cGMP’nin, kültürü yapılan bazı hücrelerin bölünmesinde antagonistik olarak etki ettiÄŸi gözlenmiÅŸtir. Öyleki cGMP, hücre büyümesini ve belki de bölünmesini uvarır: cAMP ise durdurur. Mitoz bölünmenin amacı ana hücredeki kalıtım materyalinin eÅŸit ÅŸekilde yavru hücrelere verilmesidir. Birhücrelilerdeki amitoz bölünmede, hem iÄŸ iplikleri iÅŸe karışmaz hem de kalıtım materyali yavrulara büyük bir olasılıkla eÅŸit verilmez. Mitoz bölünme sürekli bir olay olmasına karşın, izlemede kolaylık olsun diye onu evrelere bölerek inceleyeceÄŸiz. Dinlenme sırasında, kromozomlar boyanmaz. DNA miktarı 2n’dir (G^ - E v r e s i). Daha sonra DNA kendini eÅŸler. DNA miktarı 4n’dir. ince kromatit iplikleri ÅŸeklinde boyanırlar (S - E v r e s i). Üçüncü evre koyu boyanan kromozomlara sahip, 4n’li evre (Gn - E v r e s il’dir. Son evre ise mitoz bölünmenin gerçekleÅŸtiÄŸi ve kromozom sayısının 2n’e indiÄŸi evre (M - E v r e s il’dir. Hücredeki tüm yapıların ikileÅŸerek, daha sonra iki yavru hücreye verilmesini saÄŸlayan bu döngüye “Hücre S i k l u s u” (= Hücre Döngüsü) denir . Bir hücre döngüsünde büyüme ve bölünme diye birbirini izleyen iki farklı evre vardır. Bitki ve hayvanlarda hücre döngüsünün tamamlanması yaklaşık 20 saat kadar sürer. Bu sürenin yaklaşık bir saati mitoz bölünmeye ayrılmıştır. Geri kalan süre interfazdaki büyüme için kullanılır. En uygun beslenme ve sıcaklık koÅŸullarında dahi, herhangi bir hücre çeÅŸidinin bölünme süresi sabittir. Uygun olmayan koÅŸullarda bu süre uzayabilir. Fakat hem hücrenin optimumdan daha hızlı büyümesini hem de optimumdan daha hızlı döngüsünü saÄŸlamak olanaksızdır. Bundan ÅŸu sonuca varabiliriz: Her hücrenin döngü süresi kusursuz bir zamanlamayla geliÅŸecek ÅŸekilde programlanmıştır. Bu program iki aÅŸamada yürütülür, llkinde kromozomlardaki kalıtsal materyal iki katma çıkarılır, ikincisinde ise hücrenin diÄŸer organelleri çoÄŸaltılır. DöllenmiÅŸ yumurtalarda bölünme, alışılmışın tersine bir saatte ya da daha az bir süre içinde tamamlanır. Çünkü yumurta hücresine, yumurtanın olgunlaÅŸması sırasında her çeÅŸit molekülden bol miktarda verilmiÅŸtir. Böylece yumurta hücresi hızla bölünerek gittikçe daha küçük hücreleri yapar. Bunlardaki hücre döngüsünde büyüme evresi yoktur, yalnız bölünme için hazırlık yapılır. Bu nedenle yaklaşık bir saatte bir bölünebilir. Kategori: Biyoloji