İ Array Ç Array İ Array N Array D Array E Array K Array İ Array L Array E A
12 Temmuz 2007
İ Ç İ N D E K İ L E R
BİLİM NEDİR ?
* TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor:
* İnsan doğaya egemen olmak ister!
* Bilim neyle uğraşır?
* Bilimin gücü
* Bilimsel Bilginin Özellikleri
* Bilimin DeÄŸeri
* Bilim üç bakımdan değerlidir :
* Bilim Tarihi Nedir ?
* Bilimsel yöntem
ESKİÇAÄž’DA BİLİM
A. Çin’de Bilim
B. Hindistan’da Bilim
C. Orta Asya’da Bilim
D. Mısır’da Bilim
E. Mezopotamya’da Bilim
F. Anadolu’da Bilim
YUNANLILAR DÖNEMİNDE BİLİM
Hellenik ÇaÄŸ’da Bilim
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
* Aristoteles
* Milet Okulu
* Homeros
* Parmenides
* Platon
* Sokrates
* Thales
* Zenon
b. Matematik
c. Astronomi
d. CoÄŸrafya
e. Tıp
f. Teknik
Hellenistik ÇaÄŸ’da Bilim
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
b. Matematik
c. Astronomi
*Aristarkus
d. Fizik
e. Biyoloji
* Herophilos
g. CoÄŸrafya
*Archimedes
ROMALILAR DÖNEMİNDE BİLİM
DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
Matematik
Astronomi
*Batlamyus
Fizik
CoÄŸrafya
Tıp
Teknik
ORTAÇAĞDA BİLİM
A. OrtaçaÄŸ Hıristiyan Dünyası’nda Bilim
1. Erken Ortaçağ
2. Yüksek Ortaçağ
*Üniversitelerin Kuruluşu
*Fransisken ve Dominiken Tarikatları
*On İkinci Yüzyıl Rönesans’ının DoÄŸuÅŸu ve Etkileri
3. Geç Ortaçağ
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
*Albertus Magnus
* Thomas Aquinas
* Johannes Kepler
b. Tıp
B. OrtaçaÄŸ İslâm Dünyası’nda Bilim
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
* Fârâbî
* İbn Haldûn
* İbn Rüşd
* İbn Sînâ
* Yusuf Has Hâcib
b. Matematik
c. Astronomi
d. Fizik
e. Kimya
f. Biyoloji
g. CoÄŸrafya
h. Tıp
* Ali ibn Abbâs
l. Tarih
YENİÇAĞDA BİLİM
A. Yeniden DoÄŸuÅŸ (Rönesans) Dönemi’nde Bilim
(On Beşinci Yüzyıl ve On Altıncı Yüzyıl)
a.DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
*Francis Bacon
b.Matematik
c. Astronomi
*Kopernik
*Tycho Brahe
d.Fizik
e.Biyoloji
f. Tıp
Teknik
B. On Yedinci Yüzyıl’da Bilim
(Bilimsel Devrim)
a.DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
* Descartes
b. Matematik
c. Astronomi
* Sir Isaac Newton
*GALİLEO GALİLEİ (1564-1642) ( Ek1)
d. Fizik
e. Kimya
f. Biyoloji
g. Tıp
h. Teknik
YAKINÇAĞDA BİLİM
A. On Sekizinci Yüzyıl’da Bilim
(Aydınlanma Dönemi)
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
b. Matematik
* Leonardo da Vinci
c. Astronomi
d. Fizik
f. Biyoloji
g. CoÄŸrafya
B. On Dokuzuncu Yüzyılda Bilim ( Endüstri Devrimi ve Bilim )
Evrim Kuramı Ve Darwin ( Ek2)
C. Yirminci Yüzyılda Bilim ( Çağdaş Bilim )
EİNSTEİN Devrimi ( Özel Relativite Teorisinin Doğuşu ) ( Ek3)
KUANTUM TEORİSİ ve Atom Fiziğinin Doğuşu ( Ek4)
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
b. Matematik c.Astronomi
d. Fizik
e. Kimya
f. Biyoloji
g. Jeoloji
h. Tıp
i. Teknik
k. Uzayın Keşfi
l. Bilgisayar
BİLİM NEDİR ?
TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor:
Bilim: ”Evrenin ya da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliÄŸe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi.”
“Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.”
“Belli bir konuyu bilme isteÄŸinden yola çıkan, belli bir ereÄŸe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araÅŸtırma süreci.”
Bilim ile uğraşan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.
İnsan doğaya egemen olmak ister!
Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüşün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yaşama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.
Gök gürlemesi, ÅŸimÅŸek çakması, Ay’ın ya da GüneÅŸ’in tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doÄŸa olayları bazen onun merakını çekmiÅŸ, bazen onu korkutmuÅŸtur.Â
Öte yandan, bu olgu, insanı, doğa korkusunu yenmeye ve merakını gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ya da merakı gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savaşın tek nedeni bu mudur? Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?
Elbette korku ve merakın yanında baÅŸka nedenler de vardır. İnsanın (toplumun) egemen olma isteÄŸi, beÄŸenilme isteÄŸi, daha rahat yaÅŸama isteÄŸi, üstün olma isteÄŸi vb. nedenler bilgi üretimini saÄŸlayan baÅŸka etmenler arasında sayılabilir. İnsanın korkusu, merakı ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanın doÄŸayla savaşı (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir.Â
Bilim neyle uğraşır?
Bilimin asıl uğraşı alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır.
BaÅŸka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu iÅŸi, insanoÄŸlu aklıyla yapmaktadır.Â
Bilimin gücü
Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım.
ÇeÅŸitlilik:Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde deÄŸildir, hiç kimsenin iznine baÄŸlı deÄŸildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kiÅŸi ya da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, ırk, ülke tanımaz. Böyle olduÄŸu için, ilgilendiÄŸi konular çeÅŸitlidir; bu konulara sınır konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz.Â
Süreklilik:Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Krallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır.Â
Yenilik:Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniÄŸin verdiÄŸi en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ya da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliÄŸi kanıtlanan yeni bilgiler eklenir.Â
Ayıklanma:Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.
Bilimsel Bilginin Özellikleri
Bilim olgusaldır. Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanması demektir.
Bilim mantıksaldır. Araştırma sonuçlarının kendi içerisinde tutarlı olması gerekir.
Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleriyle uğraşır.
Bilim nesneldir (Objektif). Bilimsel bilgi, bireyin kişisel görüşünden bağımsızdır.
Bilim eleÅŸtiricidir.
Bilimin DeÄŸeri
Bilim, doğal ve sosyal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar. Toplumun itici gücünü, üretim biçimini ve gelişmesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi, onun geri, az gelişmiş ya da gelişmiş olduğunun ölçütüdür.
Bilim üç bakımdan değerlidir :
1. Bilimin her şeyden pratik bir değeri vardır. Başka bir deyişle bilim bize hem bireysel ve hem de toplumsal yaşantımızda, teknoloji yoluyla büyük yararlar sağlar. Bilim sayesinde teknoloji üreten insan, dünyadaki yaşantısının süresini uzatabilir, temel problemlerini çözebilir, yaşamını niteliksel olarak ve manevi bakımdan geliştirilebilir. Bilim bundan dolayı, bir toplumun itici gücüdür. Toplumun üretim tarzını ve itici gücünü belirler.
2. Entelektüel değeri vardır. Yani bilim insanın bilme isteğini, merakını tatmin eder. İnsana evreni anlama olanağı sağlar. İnsan bilim sayesinde doğal ve toplumsal gerçekliği anlayabilir.
3. Ahlaki değeri vardır. Buna göre bilim insana belirli bir dünya görüşü oluşturma, belli ilkelere göre düşünme, dünyaya bilimin sağladığı verilere göre bakma olanağı verir. Yani bilim insanlara bilimsel bir zihniyet kazandırır. Bilimsel zihniyet ise, insanlara dürüst ve tarafsız olmayı, karşılaşılan problemleri sabırlı, ayrıntılı ve uzak görüşlü bir biçimde ele almayı öğretir ki bunlar ahlak ve erdemin en önemli özellikleri arasındadır.
Bilimsel zihniyetin, insanların daha erdemli ve yüksek ahlaklı olmalarını sağlayacağını düşünmek boş bir hayal değildir. İnsan sahip olabileceği bilimsel zihniyet yoluyla hem kişisel yaşayışını ve hem de toplumsal yaşayışını düzenleyebilir; insan bu sayede, içinde yaşadığı toplum için çalışmayı öğrenebilir.
Bilim Tarihi Nedir ?
Bilim tarihi kısaca bilimin doğuş ve gelişme öyküsüdür. Amacı nesnel bilginin ortaya çıkma, yayılma ve kullanılma koşullarını incelemektir.
Bilim çoğu kez sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesans’tan sonra, ne de Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim; insanlığın kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumların yaşamına kadar uzanır.
Bilimsel yöntem
Amacı evreni anlamak ve açıklamak olan bilimin, bu amaca ulaşmak için izlediği yola bilimsel yöntem adı verilir. Bilimsel yöntem, bilim adamlarının ortaklaşa olarak kullandıkları betimleme ve açıklama yollarını kapsayan bir süreçtir.
ESKİÇAÄž’DA BİLİM
A. Çin’de Bilim
Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin baÅŸlangıcı M.Ö. 2500′lere kadar götürülebilir. Zaman zaman sınırları Hindiçini de içine alan, zaman zaman ise sadece Sarı Irmak civarında ufak bir devlet ÅŸeklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının (Sinantropus Pekinensis) bulunduÄŸu yerlerden biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir uygarlık olarak nitelendirilmiÅŸtir. Ancak Türklerle ve Hintlilerle yakın iliÅŸki içinde oldukları bilinmektedir. Bu etkileÅŸim sonucunda Türklerin kullandıkları On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni benimsemiÅŸlerdir. Hint uygarlığından ise, özellikle matematik konusunda etkilendikleri bilinmektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluÅŸlar, Avrupa’ya Çin’den götürülmüştür.
Çin’de kullanılan sayı sistemi on tabanlıdır. Ayrıca, iÅŸlem yapmalarını kolaylaÅŸtıran, abaküs ve çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de kullanmışlardır. DiÄŸer uygarlıklardan farklı olarak Çin’de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri geliÅŸme göstermiÅŸ ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır.
Çin astronomisi, diÄŸer uygarlıklardan bazı temel farklılıklar gösterir; takvim hesaplamalarında, diÄŸer uygarlıkların GüneÅŸ veya Ay’ı esas almalarına karşın, Çin uygarlığında yıldızlar esas alınmıştır ve diÄŸer sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinlilerin, temel koordinat düzlemi olarak ekliptik düzlemi yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir. Çin astronomisi, bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir yıldız astronomisidir ve gözle görülebilen yıldızların yanında, kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Teknik açıdan da devrine nispetle oldukça geliÅŸmiÅŸ bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei’den önce GüneÅŸ lekeleri konusunda bilgi verildiÄŸi görülmektedir (M.Ö. I. yüzyıl). Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.
Çin tıbbı, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima bir başlangıca dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren yin ve yang ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır. Geleneksel Çin tıbbının tedavi şekillerinden olan masaj ve akupunktur yöntemleri günümüzde de kullanılmaktadır.
B. Hindistan’da Bilim
Hindistan’daki bilimsel etkinliklerin baÅŸlangıcını M.Ö. 5000′lere kadar geriye götürmek mümkündür; ancak bilim gibi düzenli bir bilgi topluluÄŸunun oluÅŸumu için yaklaşık M.Ö. 2500′leri beklemek gerekmiÅŸtir. Erken dönemlere iliÅŸkin bilgileri Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan edinmek olanaklıdır.
Hindistan’da kullanılan sayı sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiÄŸi görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. Sayı sistemindeki bu erken tarihli geliÅŸme, aritmetiÄŸin geliÅŸim hızını büyük ölçüde etkilemiÅŸtir.
Daha sonra Pythagorasçılara mal edilecek olan Pythagoras Teoremi’nin çözümü ile ilgili erken çözüm örneklerine Hintlilerin geometrik metinlerinde rastlamak mümkündür.
Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.
Daha sonra Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça’ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm Dünyası’na aktarılacak ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynayacaktır; on ikinci yüzyıldan itibaren Arapça’dan Latince’ye yapılan çeviriler sonucunda ise, Hıristiyan Dünyası bu bilgilerle tanışacaktır.
Hintlilerin evreni Yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve GüneÅŸ’in hareketleri ve tutulmaları, Yer, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün hareketleri, Yer ve GüneÅŸ’in birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiÅŸtir. M. S. beÅŸinci ve on ikinci yüzyıllar arasında konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, GüneÅŸ-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, GüneÅŸ, Ay ve diÄŸer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal deÄŸerleri içeren eserler bırakmışlardır. Bunlardan Aryabhata adındaki bir astronom ilk defa Yer’in kendi etrafındaki hareketinden söz etmiÅŸtir.
Hint tıbbı, başlangıcından itibaren Hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden meydana gelmiştir. M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren gelişen tıpla ilgili sistemler konuya yeni bakış açıları getirmiştir. Bunlardan Yoga Okulu, sağlıklı olabilmek için beden disiplinin yanı sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, yine aynı dönemlerde ortaya atılan bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığını, dolayısıyla tedavinin de aynı esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur.
Hint uygarlığındaki bilimsel uğraşlar, bilimin gelişimi üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bu etki ilk dönemlerde tacirlerin, seyyahların ve askerlerin yardımlarıyla gerçekleşirken, daha sonraki dönemlerde, doğrudan doğruya bilginler ve çevirmenler yoluyla gerçekleşmiştir.
C. Orta Asya’da Bilim
Orta Asya bilim tarihi M.Ö. 8000′lere ve hattâ çok daha eskilere kadar götürülmektedir. Arkeologlar tarafından bugün de sürdürülmekte olan kazılarda, taÅŸ devrinden kalma çanak ve çömleklere, çakmak taşından ve taÅŸtan yapılmış topuz veya kargı biçimindeki silahlara, buÄŸday ve arpa yetiÅŸtirildiÄŸine iliÅŸkin izlere rastlanmıştır.
Daha sonra, demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde hayvanlar evcilleştirilmiş, bakır ve kurşundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa alaşım olarak bronzu kullanan Türklerdir
Demir devrinden sonra, iklim koÅŸullarının bozulması nedeniyle, Türklerin güneye doÄŸru göç ettikleri görülmektedir. Orta Asya’da atı evcilleÅŸtirmiÅŸler ve M.Ö. 2800 yılı sıralarında arabayı icat etmiÅŸlerdir.
Türkler, evrenin bir kubbe biçiminde olduÄŸunu düşünüyorlardı. Bu kubbe, altın veya demirden bir kazık, yani Kutup Yıldızı çevresinde, muntazam bir hızla dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen ekliptik çarkı ise buna dik olarak yerleÅŸtirilmiÅŸti. Gökteki bu düzen, Yeryüzü’ne de yansımıştı. Kutup Yıldızı’nın tam altında, Yeryüzü’nün yöneticisi olan hakanın oturduÄŸu kent bulunuyor ve Ordug adı verilen bu kentin plânı da göksel düzeni yansıtıyordu. Merkezde kesiÅŸen iki ana yol vardır. Nasıl gök, kutup yıldızının çevresinde dönüyorsa, toplumdaki iÅŸler de hükümdarın çevresinde döner.
Bilinen ilk Türk yazılı anıtı Göktürk devleti (552-745) döneminden kalma Orhun Yazıtları’dır. Göktürkler On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni kullanmışlardır. Takvimde her yıla bir hayvanın adı verilmiÅŸtir. Bunlar sıçan, öküz, kaplan, tavÅŸan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. On iki yıl süren her devreden sonra aynı adları taşıyan ikinci bir devre baÅŸlar. Devreyi teÅŸkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları yılların özelliklerini de belirliyordu. Bir gün on iki eÅŸit kısma ayrılır ve her birine “çaÄŸ” denirdi. Yani bir çaÄŸ iki saate karşılık geliyordu. Bu çaÄŸlara da yine on iki hayvanın adı veriliyordu. Gün gece yarısı, yıl da ilkbahar baÅŸlangıcı ile baÅŸlardı. Dört mevsim vardı. Yıl, altmış günlük altı haftaya ayrılmıştı. Bu on iki hayvanlı takvim daha sonra, on üçüncü yüzyılda da kullanılmıştır.
D. Mısır’da Bilim
Nil nehri civarında geliÅŸen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tıp konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılar matematiklerinde, kullandıkları on tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaÅŸmışlardır. Bu rakamlarla çeÅŸitli matematik iÅŸlemlerini yapabilmiÅŸler ve cebir iÅŸlemlerine çok benzeyen ve diÄŸer uygarlıklarda da görülen “aha hesabı” adlı bir hesaplama yöntemi geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Bu hesaplamada “yanlış yoluyla çözüm” tekniÄŸi kullanılmıştır. Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları yapıyorlardı. Mimari alanında Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri piramitler tutar; onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dinî açıdan yorumlamışlardı. Gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmiÅŸler ve gök yüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri olduÄŸuna inanmışlardı; yani astronomileri dinî öğelerle iç içe idi. Takvimleri GüneÅŸ takvimi idi ve yıl uzunluÄŸu 365 gün olarak kabul ediliyordu. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde Mısır takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme geleneÄŸini de Mısırlılara borçluyuz.
E. Mezopotamya’da Bilim
Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavşak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlılar ve Babilliler ortaya koymuştur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yaşamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır.
Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden laik ve matematiksel astronomiye geçmeyi baÅŸarabilmiÅŸlerdir. Evrenin, Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluÅŸtuÄŸuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beÅŸ gezegenin tutulma düzlemi yakınında dolaÅŸtığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dinî takvimlere ve İslâm Dünyası’ndaki hicrî takvime temel oluÅŸturmuÅŸtur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. GüneÅŸ, Ay ve beÅŸ gezegene baÄŸlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiÅŸ, ve bu 7 günlük hafta Romalılar vasıtasıyla Avrupa’ya geçmiÅŸ ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Ay ve GüneÅŸ tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler.
Mezopotamyalılar cebirin kurucusudurlar. GeliÅŸmiÅŸ bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerine yol açmıştır. Birinci ve ikinci derece denklemlerini belirli gruplar halinde sınıflamışlar ve her grup için ayrı çözüm formülleri vermiÅŸlerdir. Geometrileri analitik idi. Yani, geometri problemlerinin çözümü genellikle cebir yoluyla ele alınmaktaydı. Thales Teoremi’ni dik üçgenler için bulmuÅŸ, ve kullanmışlardır. Pythagoras Teoremi’ni de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.
F. Anadolu’da Bilim
CoÄŸrafi konumu çeÅŸitli bölgelerle bir köprü niteliÄŸinde olan Anadolu yarımadasından ilk uygarlıkların tarihi M.Ö. 8000′lere kadar götürülmekte olup, bu uygarlığın bugünkü Aksaray ili civarında olduÄŸu belirlenmektedir. Daha geç tarihli olanlar arasında ise Hitit, Urartu, Firig ve Lidya uygarlıkları sayılabilir.
Hititlerin Mezopotamya kökenli “ÅŸekel” ve “mina” adlı ağırlık birimlerini kullandıkları, en çok bakır ve tunçtan eÅŸyalar yaptıkları, çivi yazısı ve hiyeroglif yazı olmak üzere iki çeÅŸit yazıları oldukları bilinmektedir.
Van gölü civarında gelişen Urartu uygarlığında ise çivi yazısı ve resim yazısı kullanılmış, yapmış oldukları kapların üzerine, onların hacimlerini yazmışlardır.
En önemli merkezleri Gordion ve Midas olan Firigya uygarlığının Fenike alfabesinin Batı’ya yayılmasında önemli rolü olmuÅŸtur. Ayrıca, Kybele adı verilen ana tanrıça kültü de bu uygarlıktan Yunanlılara geçmiÅŸtir. Bakır-kalay alaşımı olan tunçtan eÅŸyalar yapmışlar, bazı müzik aletlerini icat etmiÅŸler (simbal, flüt gibi), kilim dokumuÅŸlardır. Kilim için kullandıkları “tapetes” adı bugün Fransızcada “tapis” biçimini almıştır.
Batı Anadolu’daki Lidya uygarlığının en büyük baÅŸarısı ise parayı icat etmiÅŸ olmasıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük geliÅŸme saÄŸlanmış, modern ekonominin temelleri atılmıştır.
YUNANLILAR DÖNEMİNDE BİLİM
Yunan Dönemi iki kısma ayrılmaktadır. M.Ö. sekizinci yüzyıldan Büyük İskender’in ölümüne (M.Ö. 323) kadar geçen dönem Hellenik ÇaÄŸ ve Romalıların, Ptolemaios Krallığı’na son verdikleri M.Ö. 30 yılına kadar geçen dönem ise Hellenistik ÇaÄŸ olarak adlandırılmaktadırlar.
Bu dönemde bilim ve felsefe alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiş ve Yunan bilginleri ve düşünürleri evren, dünya ve dünyanın üzerinde bulunan canlı ve cansız varlıklara ilişkin bilgi üretmeye başlamışlardır.
A. Hellenik ÇaÄŸ’da Bilim
Bu dönemde doğa bilimleri büyük bir gelişme göstermiş ve özellikle Aristoteles ve onun yolundan giden Aristotelesçiler bitkilere ve hayvanlara ilişkin bilimsel ve yarı-bilimsel bilgileri derleyerek botanik ve zooloji alanların temellerini atmışlardır.
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
Bu dönemde önce Varlık Sorunu, daha sonra Bilgi Sorunu gündeme gelmiÅŸtir. Varlık Sorunuyla ilgilenen Thales, Anaximandros, Anaximenes ve Herakleitos gibi düşünürler, bütün varlıkları oluÅŸturan ve Arkhe adı verilen İlk Temel Öge’yi aramışlar, Bilgi Sorunu’yla ilgilenen Platon ve Aristoteles gibi düşünürler ise doÄŸru bilginin yapısı ve yöntemi üzerinde çalışmışlardır.
Bu dönemi önceki dönemlerden ayıran en önemli özellik, doğal varlıkların ve olguların doğa-üstü nedenlerle değil, doğal nedenlerle açıklanmasıdır.
* Aristoteles
Aristoteles döneminde politik yapı değişmiş ve Yunan Dünyası yavaş yavaş Makedonyalıların hakimiyetine girmeye başlamıştır.
Makedonya Krallığı’nın güçlenmeye baÅŸladığı bu dönemde yaÅŸayan Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doÄŸmuÅŸtur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu deÄŸiÅŸtirmemiÅŸtir. Bu nedenle Aristoteles’e bir İyonya filozofu denilebilir.
Aristoteles’in matematik bilgisi araÅŸtırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiÄŸe - yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine - bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “EÅŸit ÅŸeylerden eÅŸit ÅŸeyler çıkarılırsa, kalanlar eÅŸittir.” veya “Bir ÅŸey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduÄŸunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluÅŸunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa iÅŸaret etmiÅŸti. Aristoteles’in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduÄŸu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. SonsuzluÄŸun gerçek olarak deÄŸil, gizil olarak varolduÄŸunu kabul etmiÅŸtir.
Aristoteles, astronomiye iliÅŸkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı yapıtlarında açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziÄŸi birbirinden ayırmanın olanaksız olduÄŸunu düşünmesidir. Aristoteles’e göre, küre en mükemmel biçim olduÄŸu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduÄŸu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, GüneÅŸ ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiÅŸtir.
Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduÄŸuna inanıyor muydu? Elimizde buna iliÅŸkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduÄŸu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediÄŸi gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduÄŸunu söylemiÅŸtir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doÄŸaya sahip olduÄŸuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduÄŸunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi OrtaçaÄŸ İslâm Dünyası’nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaÅŸtırılmaya çalışılacaktır.
Aristoteles’in oluÅŸturduÄŸu bu fizik ve evren görüşü kendisinden sonra az çok deÄŸiÅŸime uÄŸramışsa da uzun yıllar egemen olmuÅŸ ve Galileo’nun yaptığı çalışmalarla geçersiz hale getirilmiÅŸtir.
Aristoteles’ten önce de hayvanlar üzerinde araÅŸtırmalar yapan bilginler vardı, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmuÅŸtur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmış olduÄŸu gözlemlerden çıkarmış olduÄŸu bulguları, Historia Animalium, (Hayvan İncelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanların Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanların TüreyiÅŸi Üzerine) adlı yapıtlarında toplamıştır; bu üç yapıt, birbirleriyle baÄŸlantılıdır; ancak birincisi hayvanların tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.
* Milet Okulu
Yunanlılardaki bilimsel çalışmalar, İzmir’in güneyinde, Söke-Milas yolunun batısında, bugünkü Balat koyunun yakınlarındaki Milet kentinde baÅŸlamıştır. Gezginler ve tacirler aracılığıyla Dünya’nın uygar ülkelerinden taşınan bilgiler ve beceriler burada yeniden iÅŸlenip deÄŸerlendirilmiÅŸ ve yeni bir kimliÄŸe kavuÅŸturulmuÅŸtur.
* Homeros
M.Ö. 8. yüzyılda İzmir yöresinde veya Sakız adasında yaÅŸadığı sanılan Homeros, Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia adlı destanların derleyicisidir. Troya savaşına iliÅŸkin söylenceleri toplayan İlyada’da eski Yunanlıların gelenek ve görenekleri, dinî ve felsefî inançları ve Çanakkale yöresinin tarihî coÄŸrafyası hakkında önemli bilgiler vardır. Konusu, kuruluÅŸu ve anlatım yöntemleri bakımından İlyada’dan farklı olan Odysseia’da ise Troya’nın yıkılışından sonra, yurdu İthake’ye dönmek üzere yola çıkan Akha önderlerinden Odysseus’un on yıl süren yolculuÄŸu sırasında başından geçen olaylar anlatılır. Bu destanda da aynı türden bilgilere rastlamak mümkündür.
MÖ. 4. yüzyılda Atina’da yazıya aktarılan Homeros destanlarındaki dinî anlayış Atinalılar tarafından aynen benimsenmiÅŸ ve İlyada ve Odysseia Yunan eÄŸitiminin temeline yerleÅŸtirilmiÅŸtir. Bunların Yunan toplumundaki iÅŸlevi, M.Ö. 4. yüzyılda Platon’un Devlet’inde eleÅŸtirilinceye deÄŸin hiç sorgulanmamıştır.
* Parmenides
Ksenofanes’in yetiÅŸtirmiÅŸ olduÄŸu öğrencilerin en önemlilerinden birisi Parmenides’ti. Parmenides, görüneni deÄŸil, görünenin arkasındakini arıyordu; çünkü gerçek orada saklanmıştı. Ona göre, gerçeÄŸe, gözlem ve deney ile deÄŸil, mantıksal düşünmeyle ulaşılabilirdi. Bir matematikçi gibi, “yokluk, boÅŸ bir mekandır; mutlak boÅŸluktur; yokluk yoktur ama düşünülebilir” diyordu.
Parmenides, evrenin sınırlı olduğunu söylüyordu; evren, bütün uzayı doldurur ve küreseldir; değişmez ve ölmez. Değişme ve bunun nedeniymiş gibi görünen hareket gerçek değildir. Algılarımız bizi aldatmaktadır.
* Platon
Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina’da doÄŸmuÅŸ ve iyi bir eÄŸitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates’le karşılaşınca felsefeye yönelmiÅŸ ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuÅŸtur; hocası ölünce, diÄŸer öğrencilerle birlikte Megara’ya gitmiÅŸ ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır’a, oradan da Pythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya’ya geçmiÅŸtir. Bir ara korsanların eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaÅŸlarında Atina’ya dönmüştür. Atina’da Akademi’yi kurarak dersler vermeye baÅŸlayan Platon, M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.
Platon’un amacı, öğrencilerine bilgi aÅŸkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiÅŸtirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiÅŸ, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiÅŸtir.
Platon’a göre, insanlar bir maÄŸaranın içinde yaÅŸarlar ve yüzleri maÄŸara giriÅŸinin karşısında bulunan duvara dönük olduÄŸu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduÄŸumuz bu görünümler, gerçek deÄŸil, gerçeÄŸin iyiden iyiye bozulmuÅŸ gölgeleridir; gerçeÄŸi görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını maÄŸaranın giriÅŸine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluÅŸumunu saÄŸlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan ÅŸeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar deÄŸil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olaÄŸanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, deÄŸiÅŸmez.
Öyleyse, deÄŸiÅŸim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman deÄŸiÅŸmeyen ideaların bilgisine ulaÅŸmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kiÅŸidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiÅŸ olmaktadır; çünkü İlkçaÄŸ ve OrtaçaÄŸ’da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiÅŸtir.
Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.
Matematik, Platon’un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası’na ulaÅŸmak olanaklıydı; zaten Tanrı’nın kendisi de bir matematikçiydi.
Platon’a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine baÄŸlayan bir geçittir. Platon Akademi’nin kapısına “Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin.” diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiÄŸi sevmemiÅŸ ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaÅŸmamıştır.
Platon da doÄŸaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeÄŸin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduÄŸuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Platon’un matematiÄŸe iliÅŸkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diÄŸer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleÅŸecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eÄŸitim ve öğretimin esas öğesini oluÅŸturacaktır.
Platon’a göre evren küreseldir ve merkezinde Yer bulunur; Yer, küresel ve hareketsiz bir gökcismidir ve evren, Yer’in de merkezinden geçen eksen çevresinde 24 saatte bir dönüş yapar; GüneÅŸ, Ay ve gezegenler bu hareketle taşınırlar ama onların da kendilerine özgü hareketleri vardır. İşte bu hareketleri yüzünden, gezegenler, ekliptik kuÅŸağı üzerinde spiral dolanımlar yaparlar.
Gezegenlerin düzgün dolanımları bir Tanrı’nın var olduÄŸunu ilham eder. Nasıl bir saatin mekanizması ve düzenli iÅŸleyiÅŸi, onun bir yapıcısı ve bir ustası olduÄŸunu ama bu yaratıcının saatin içinde deÄŸil dışında bulunduÄŸunu düşündürürse, gezegenlerin dolanımları da, tıpkı bunun gibi, gezegenlerin birer tanrı olmadıklarını, ancak bu düzenli dolanımlarının ardında akıllı ve becerikli bir ustanın, yani bir Tanrı’nın bulunduÄŸunu sezdirir. Bu görüş, sonraları Hıristiyan ve Müslüman filozofları ve ilahiyatçıları tarafından Tanrı’nın varlığının en önemli kanıtlarından biri olarak kullanılacaktır.
Platon, ideal bir devlet tasarımından önce, bir toplumun nasıl doğduğunu incelemiştir; ona göre, toplumların oluşma nedeni, insanların kendi kendilerine yetmemeleridir; kısacası, insan ancak yardımlaşarak yaşayabilen bir varlıktır; bu durum fırıncı, tacir, çoban, çiftçi ve mimar gibi çeşitli mesleklerin doğmasına ve bu meslek erbabının yardımlaşmasına neden olur.
Fakat insanlar, kendilerinin ve yakınlarının geleceklerini güven altına almak için, daima gereksinimlerinden fazlasını isterler; daha çok altın, daha çok gümüş ve daha çok fildişi biriktirmeye çalışırlar. Yavaş yavaş üstünde yaşadıkları topraklar kendilerine yetmez olur ve komşularının topraklarına tecavüz ederler. Savaşlar çıkar; öyleyse bir de koruyuculara ve bekçilere gereksinim vardır.
Giderek, yurttaşlar arasındaki anlaşmazlıkları giderecek mahkemeler ve hastaları iyileştirecek hastaneler gibi daha karmaşık kurumlar belirir; ancak Platon, adaleti mahkemelerde aramaya karşıdır. Bu konuda şöyle der :
“İnsanların doÄŸruyla eÄŸriyi kendi kendilerine ayıramayıp mahkeme ve yargıca baÅŸvurmaları, adaleti baÅŸkalarından beklemeleri çirkin bir ÅŸey deÄŸil midir?”
Platon hekimlerle ilgili olarak da bir şeyler söyler; bir hekimin görevi, hastalarını en kısa sürede iyileştirmektir, yoksa hasta bedenlerini sürüklemelerine yardımcı olmak değildir:
“İşte Asklepios, bu gerçeÄŸi biliyordu. Bu nedenle, hekimliÄŸi, yalnızca bedenleri saÄŸlam olup da geçici bir hastalığa tutulmuÅŸ insanlar için kullandı.”
Sağlıksız bireylere ise, hayat hakkı tanımıyordu:
“Hekimler, yurttaÅŸlar arasında bedenleri ve ruhları iyi olanlara bakmalı, böyle olmayanları ise ölüme terketmelidir.”
Platon, halkı bir koyun sürüsüne benzetir; yöneticiler bu sürünün çobanları, koruyucular, yani askerler ise çoban köpekleridir. Öyleyse, insanları yönetmek aslında bir sürüyü yönetmekten farklı değildir; Sâmî dinlerinde de bu anlayışa rastlanmaktadır.
Bu kalıtsal oligarÅŸiyi koruyabilmek için çözülmelere ve bozulmalara karşı direnmek gerekir. Çözülmelerin ve bozulmaların baÅŸlıca nedeni, maddî ve cinsî iÅŸtahtır. Bu nedenle Cumhuriyet’in seçkinleri, yalnızca serveti deÄŸil, fakat aynı zamanda eÅŸleri ve çocukları da toplumsallaÅŸtırmalıdır. Platon’a göre bu ahlaksızlık deÄŸildir; çünkü bu yolla herkes birbirine sevgili ve herkes birbirine kardeÅŸ olacaktır; çocuklar, toplumun çocukları olduÄŸu için devlet tarafından yetiÅŸtirilecek ve kısacası devlet ile aile özdeÅŸleÅŸecektir.
Platon’a göre, zenginlik ve fakirlik, iyi insanları bozar ve iÅŸe yaramaz bir hale getirir; kısacası bunlar devlete sokulmaması gereken iki büyük düşmandır. Biri insanı sefahate ve atalete sürükler, diÄŸeri ise bayağılaÅŸtırır ve aÅŸağılaÅŸtırır.
Yönetici olacak bir kişinin, öncelikle filozof olması gerekir; çünkü filozoflar, idealar alemine yükselmiş ve orada doğrunun ve iyinin gerçek örneklerini görmüşlerdir. Böylece devletin başında olanlar, gölgeler için çarpışmayacaklar, başa geçmek büyük bir ayrıcalıkmış gibi kim başa geçecek diye birbirlerini yemeyeceklerdir. Platon devletin başına geçeceklere öncelikle matematik ve astronomi bilimlerinin öğretilmesi gerektiğini söyler :
* Sokrates
Bütün insanlık tarihinin en saygın kiÅŸilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofisttir. Atina’da doÄŸmuÅŸ (M.Ö. 470) ve iyi bir eÄŸitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleÄŸinde, yani bir heykeltıraÅŸ olarak yetiÅŸtirmek istediÄŸi halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuÅŸtur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doÄŸaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya iliÅŸkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaÅŸam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduÄŸu kabul edilmiÅŸse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes’in yazdıklarından tanımaktayız.
Sokrates diÄŸer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. “Kendini bil!” ilkesi doÄŸrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmiÅŸti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; “Biz kimiz?” bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uÄŸraÅŸmanın yararsız olduÄŸuna iÅŸaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlak kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu.
Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.
* Thales
Thales M.Ö. 624 yılında doğmuş ve M.Ö. 548 yılında ölmüştür. Varlıklı bir tacirdi. Yunanlı yedi bilgeden birisi olarak kabul edilmekteydi.
İlk Yunan matematikçisi Thales’tir.
Thales’le birlikte geometri ilk defa dedüktif (yani tümdengelimsel) bir bilim dalı haline geldi.
Thales astronomiyle de ilgilenmiÅŸ ve tarih kitaplarına ilk Yunan astronomu olarak geçmiÅŸtir. Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken bir kuyuya düştüğünü herkes bilir. 28 Mayıs 585 yılında gerçekleÅŸen GüneÅŸ tutulmasını daha önceden tahmin etmiÅŸ olmasına raÄŸmen, Yer’in bir disk biçiminde olduÄŸunu düşündüğünden, Ay ve GüneÅŸ tutulmalarının nedenlerini bilmesi olanaksızdı.
Mısırlılardan yılın 365 gün olduÄŸunu öğrenmiÅŸti. Kuzey yönünün bulunmasında Küçük Ayı’nın kullanılabileceÄŸini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini önermiÅŸti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı’yı kullanıyorlardı.
Thales her ÅŸeyin aslının su olduÄŸunu söylüyordu; su, katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadığı yerde hayatın da olmayışı, bu maddenin aslî oluÅŸunun en güçlü kanıtlarından biriydi. Thales, bu görüşleri ve Homeros’un hikayelerini bir yana bırakan gözlemsel düşünceleri nedeniyle bilimin doÄŸuÅŸunda önemli bir rol oynamıştır.
Aristoteles’e göre, Thales, mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle canlı olduÄŸuna inanıyordu. Nasıl bir yorum getirirse getirsin, mıknatıstan söz eden ilk kiÅŸi de Thales’ti.
* Zenon
Bu okulun diÄŸer bir temsilcisi de Zenon’dur. Parmenides’le birlikte Atina’yı ziyaret etmiÅŸtir; orada önemli matematikçilerle karşılaÅŸmış olması muhtemeldir.
Zenon’a göre, Pythagorasçılara ait olan bir doÄŸrunun noktalardan oluÅŸtuÄŸu görüşü, beraberinde zorunlu olarak sonsuz bölünebilirliÄŸi de getirmektedir; ama ÅŸu paradokslar göz önünde bulundurulacak olursa bunun olanaklı bir ÅŸey olmadığı hemen anlaşılır :
1. Stadyum Paradoksu: Bir noktadan diğer bir noktaya ulaşmak için, öncelikle bu iki nokta arasındaki mesafenin yarısını geçmek gerekir; ancak bu yeni mesafeyi geçmek için de, önce onun yarısı geçilmelidir ve bu böylece sonsuza kadar sürdürülebilir. Öyleyse, sonsuz sayıdaki noktayı, sonlu bir sürede geçmek olanaksızdır.
2. AÅŸil Paradoksu : Yunanlıların ünlü koÅŸucularından AÅŸil, bir kaplumbaÄŸaya bir miktar avans verdikten sonra koÅŸmaya baÅŸlarsa, asla ona yetiÅŸemez. AÅŸil’in kaplumbaÄŸaya yetiÅŸebilmesi için, öncelikle avans olarak vermiÅŸ olduÄŸu mesafeyi koÅŸması gerekir, ama bu süre içinde kaplumbaÄŸa bir miktar daha yol almış olacaktır. AÅŸil bu mesafeyi de koÅŸtuÄŸunda, kaplumbaÄŸa biraz daha ilerde bulunacak ve mesafe sonsuz noktalardan oluÅŸtuÄŸuna ve sonsuz sayıdaki noktalar sonlu bir sürede geçilemeyeceÄŸine göre, AÅŸil hiçbir zaman kaplumbaÄŸaya yetiÅŸip yarışı kazanamayacaktır.
3. Ok Paradoksu : Yaydan fırlayan bir okun hedefe ulaşabilmesi için, yayla hedef arasındaki noktalarda tek tek duraklaması gerekir; bu noktalar sonsuz sayıda olduğuna göre, ok asla hedefi bulamayacaktır. Öyleyse hareketten ve harekete bağlı olarak meydana gelecek olan değişmelerden söz etmek olanaksızdır.
b. Matematik
Bu dönemin en önemli matematikçisi Pythagoras’tır. Dik üçgenlere iliÅŸkin teoremiyle tanınan Pythagoras, varlıkları ve varlıklar arasındaki iliÅŸkileri sayılarla ve sayılara karşılık gelen çizgilerle açıklama eÄŸiliminde olduÄŸu için, aritmetik ve geometri bilimleri büyük bir önem kazanmıştır.
Ayrıca bir açının üç eşit parçaya bölünmesi, bir küpün iki katı hacmindeki bir küpün bir kenarının uzunluğunun bulunması ve bir dairenin alanına eşit olan bir karenin bir kenarının uzunluğunun bulunması gibi üç geometrik problem üzerindeki çalışmalar da geometrinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.
c. Astronomi
Bu dönemde gezegenlerin ve yıldızların gökyüzündeki konumlarını ve devimlerini anlamlandırmaya yönelik göksel kuramları oluÅŸturulmuÅŸ ve özellikle Eudoxos’un kurgulamış olduÄŸu Ortak Merkezli Küreler Kuramı sonraki dönemlerde çok etkili olmuÅŸtur.
d. CoÄŸrafya
Yunanlılar Akdeniz kıyılarında yeni koloniler kurmuÅŸlar ve bu koloniler arasındaki ticarî ve askerî seferler sırasında Avrupa, Asya ve Afrika’nın Akdeniz kıyılarını yakından tanımışlardı.
Herodotos ve Surlu Marinos’un yapıtları fizikî coÄŸrafyanın, beÅŸerî coÄŸrafyanın ve matematiksel coÄŸrafyanın geliÅŸmesinde etkili olmuÅŸtur.
e. Tıp
Bu dönemde insan bedeninin yapısı da Yunan düşünürlerinin ilgisini çekmiş, sağlık ve hastalık durumlarının açıklanabilmesi için yarı-bilimsel kuramlar geliştirilmiştir. Sonraki çağları en çok ekleyen Koslu Hipokrates bu dönemde yetişmiştir.
f. Teknik
Bu dönemde yeni yapı teknolojileri geliştirilmiş ve özellikle kent planlaması sorunuyla ilgilenilmiştir.
B. Hellenistik ÇaÄŸ’da Bilim
Hellen birliÄŸini saÄŸlayan Makedonyalı Philip’in öldürülmesinden sonra yerine geçen oÄŸlu Büyük İskender, MÖ.334-323 yılları arasında bilinen Dünya’nın büyük bir kısmını fethederek Avrupa’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuÅŸtu. Büyük İskender’in askerî seferleri, siyasî yönden olduÄŸu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar doÄŸurmuÅŸtur; çünkü bu seferler sonucunda, Yunan uygarlığı, Uzak DoÄŸu’ya kadar yayılmış ve bu bölgedeki Mısır, Mezopotamya, İran ve Hint uygarlıklarıyla karışarak ve kaynaÅŸarak, yeni bir uygarlığı, yani Hellenistik uygarlığı oluÅŸturmuÅŸtur.
Büyük İskender, 323 yılının Haziran ayında Babil’de ölünce, kurmuÅŸ olduÄŸu Dünya İmparatorluÄŸu generalleri arasında paylaşılmıştır. Mısır valisi Makedonyalı Ptolemaios burada krallığını ilan etmiÅŸ ve M.Ö. 30 yılına kadar Mısır’a hakim olacak Ptolemaios sülalesini yönetime getirmiÅŸtir. Hellenistik dönem uygarlığını yaratanlar Ptolemaios ailesi olacaktır. Ptolemaios krallığı yöre halkının din ve kültürüne saygı göstermiÅŸ, onlarla sıkı iliÅŸkiler kurmuÅŸtu. Hellen kültürü ile DoÄŸu kültürleri arasındaki etkileÅŸim daha çok dinî ve edebî konularda gerçekleÅŸmiÅŸ, bilimsel konular ise genellikle Yunanlıların hakimiyeti altında kalmıştır.
Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve coğrafya gibi alanların bağımsız bir disiplin olarak temelleri atılmıştır.
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
Bu dönemde Plotinos, Platon ve Aristoteles sistemlerini uzlaÅŸtıran yeni bir sistem geliÅŸtirmiÅŸtir. Sonradan Yahudi, Hıristiyan ve İslam inanç önermeleriyle beslenen ve “Bir” olarak adlandırılan Mutlak Varlık’ın aÅŸama aÅŸama açılımı ile bütün varlıklar aleminin oluÅŸtuÄŸunu savunan bu sistem düşünce tarihinde oldukça etkili olmuÅŸtur.
b. Matematik
Eukleides Elementler adlı yapıtında tanım, aksiyom ve postüla çerçevesinde kendisinden önceki geometri bilgisini derlemiş ve Tümdengelimsel Yöntemi kullanmıştır. Böylece geometriye gerçek anlamda kanıtlama düşüncesini getirmiştir. Pergeli Apollonius ise Koni Kesitleri adlı yapıtında daire, elips, koni, parabol ve hiperbolü geometrik olarak tanımlamıştır.
c. Astronomi
Bu dönemde Aristarkhos GüneÅŸ Merkezli Evren Kuramı’nı, Hipparkos ise Yer Merkezli Evren Kuramı’nı geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Gözlem ve matematiksel yöntemin birleÅŸmesi, Hellenistik ÇaÄŸ astronomisinin en belirgin özelliÄŸidir.
*Aritarkus
Aristarkus’un (M.Ö. 310-230) “Ay ve Güneş’in Büyüklükleri ve Uzaklıkları” adlı yapıtı astronomi problemlerini üstün geometri bilgisiyle çözmeye çalıştığı bir eserdir. Ay’ın tutulduğu ve yarım ay olduğu sıralarda yaptığı gözlemlerden Güneş’in çapının Dünya’nın 7 katı olduğu sonucunu çıkarmıştı. Bu rakam yanlış olmakla birlikte Güneş’in Dünya’dan daha büyük olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Aristarkus Güneşin sabit olduğu ve dünyanın güneş çevresinde çembersel bir yörünge izleyerek döndüğü iddiasını da ortaya atar. Bu görüş zamanına göre oldukça ilerde bir görüştür.
d. Fizik
Bu dönemde Archimedes statik ve hidrostatik alanlarında yapmış olduğu çalışmalar sonucunda matematiksel fiziğin temellerini atmıştır.
e. Biyoloji
Aristoteles’in öğrencisi olan ve onun ölümünden sonra Lise’nin başına geçen Teophrastos botaniÄŸe iliÅŸkin Bitkilerin Tarihi Üzerine ve Bitkilerin Nedenleri Üzerine adlı yapıtlarıyla bu bilimin temellerini atmıştır. Herophilos ise insan ve hayvan bedenlerini karşılaÅŸtırmalı olarak incelemiÅŸtir.
f. Herophilos
İskenderiye Okulu’nun ilk biyologlarından olan Herophilos’un (M.Ö.280) hayvan ve insan vücudunu karşılaÅŸtırmalı olarak incelediÄŸi söylenmektedir. Bu amaçla insan vücudunda disseksiyon yapmıştır. Beyni sinir sisteminin merkezi olarak gören Herophilos’a göre, zekâ da burada bulunmaktadır.
Onun kullanmış olduğu anatomi terimlerinden bazıları bugün bile kullanılmaktadır. Mesela beynin arka tarafında ana venlerin karşılaştığı yere torcular demiştir ki bu terim Herophilos torcuları biçiminde bugün de geçmektedir. Herophilos, anatomi alanında yapmış olduğu araştırmalar nedeniyle, anatominin babası olarak tanınmıştır.
g. CoÄŸrafya
Yeryüzünün çevresini ölçülmesine iliÅŸkin çalışmaların bu dönemde yoÄŸunlaÅŸtığı ve Eratostenes ile Posidonios’un bu amaçla ölçüm yöntemleri geliÅŸtirdikleri görülmektedir.
* Archimedes
Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Archimedes’in mekanik alanında yapmış olduÄŸu buluÅŸlar arasında bileÅŸik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara iliÅŸkin eserler vermemiÅŸ, ancak matematiÄŸin geometri alanına, fiziÄŸin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.
Archimedes’in en parlak matematik baÅŸarılarından biri, eÄŸri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliÅŸtirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleÅŸtirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaÅŸmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihî deÄŸeri vardır. Sonradan modern matematiÄŸin geliÅŸmesinin temelini oluÅŸturmuÅŸ, Newton ve Leibniz’in bulduÄŸu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluÅŸturmuÅŸtur.
Archimedes Parabolün DörtgenleÅŸtirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliÄŸe sahip bir üçgenin alanının 4/3′üne eÅŸit olduÄŸunu ispatlamıştır.
İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes’dir. Bu çalışmalarına dayanarak söylediÄŸi “Bana bir dayanak noktası verin Dünya’yı yerinden oynatayım.” sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiÅŸtir.
Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuÅŸtur. SöylendiÄŸine göre, bir gün Kral İkinci Hieron yaptırmış olduÄŸu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuÅŸkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes’e havale etmiÅŸ. Bir hayli düşünmüş olmasına raÄŸmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiÄŸinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiÅŸ ve “Buldum, buldum” diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes’in bulduÄŸu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.
Archimedes’in araÅŸtırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes’in bu kanunu doÄŸada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koÅŸullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiÅŸtir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuÅŸ ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.
ROMALILAR DÖNEMİNDE BİLİM
M.Ö. 30 yılında Romalılar İskenderiye’yi ele geçirdiler ve bilinen Dünya’yı hâkimiyetleri altına aldılar. Eski ve yeni kentleri, yollarla ve köprülerle birbirlerine baÄŸladılar ve Roma hukuku aracılığıyla, idareleri altındaki geniÅŸ eyaletlere öteden beri özlemi duyulan adaleti götürdüler.
Roma uygarlığı, çift dilliydi. Aydın bir Romalı, Latince’nin yanında Yunanca’yı da bilmek mecburiyetindeydi; çünkü bilim ve felsefe yapıtları bu dille yazılmıştı. Latince, Lucretius, Cicero, Virgilius ve Seneca gibi düşünürler vasıtasıyla büyük bir saygınlık kazanmış ve klasikleÅŸmiÅŸti; hatta Vitruvius, Celsus, Frontinus ve Plinius gibi Romalı bilginler de bu dili kullanmışlardı; ancak bilimsel etkinlikleri sürdürebilmeleri için yine de Yunanca’yı öğrenmeleri gerekiyordu. Dönemin en büyük iki bilgini olan Batlamyus ve Galenos, Yunanca konuÅŸuyor ve Yunanca yazıyorlardı. 14. yüzyılda Osmanlı Türkleri de, bilim ve felsefe kaynaklarına ulaÅŸabilmek için Arapça öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardı. Bu nedenle Romalılar, Atina ve İskenderiye baÅŸta olmak üzere, İmparatorluÄŸun DoÄŸu Eyaletleri’ne giderek Yunan dilini öğrendiler; Roma’da okullar açtılar ve bunları Yunan bilginlerinin yönetimine bıraktılar.
Fakat Romalılar hiçbir zaman Hellenik ve Hellenistik dönemlerde gösterilen başarıyı gösteremediler. Bunun çeşitli nedenleri olabilir; ama hepsinden önemlisi büyük bir ülkeyi yönetmek mecburiyetinde olmalarıdır; dolayısıyla, bilimsel etkinlikten çok yönetsel etkinliğe ağırlık vermişlerdir.
a. DoÄŸa ve Bilgi Felsefesi
Bu dönemde ahlak ve siyaset sorunları gündeme gelmiş ve insanın aile ve toplum içindeki yaşantısını erdemli bir biçimde sürdürebilmesinin koşulları araştırılmıştır.
b.Matematik
Bu dönemde daha önceki çalışmaların ışığı altında, Menelaus trigonometrinin, Diofantos ve Pappus ise cebirin gelişiminde önemli bir rol oynamışlardır.
c. Astronomi
Bu dönemin ve YeniçaÄŸ’a kadar bütün dönemlerin en büyük bilgini Ptolemaios’tur ( Batlamyus). Ptolemaios Almagest’inde Yer Merkezli Evren Kuramı’nı, Optik’inde ise Göz Işın Kuramı’nı vermiÅŸtir.
*Batlamyus
İskenderiye okulunun son döneminde ortaya çıkan en önemli bilgindir. (M.S. 85-165). “ALMAGEST” diye bilinen en büyük yapıtına bir tür “astronomi ansiklopedisi” demek yanlış olmaz. Bu kitap, Kopernik ve Kepler’e kadar standart kaynak olma niteliğini korumuştur.Batlamyus’un sistemini matematik geometri üzerine kurmuş, bu arada özellikle trigonometrinin gelişmesine önem vermiştir.
d. Fizik
Bu dönemde Lucretius varlıklar dünyasını açıklamak için daha önce de savunulan Atom Kuramı’nı geliÅŸtirmiÅŸtir.
e. CoÄŸrafya
Bu dönemde özellikle fizikî ve beşerî coğrafya alanlarındaki çalışmalar büyük ölçüde gelişmiştir. Plinius Doğa Tarihi adlı yapıtında daha önceki dönemlerde üretilen bütün bilgileri bir araya getiren bir ansiklopedi yazmıştır.
f. Tıp
Bu dönemde canlı varlığın yapısını açıklamaya yönelik giriÅŸimler sürmüş ve Galenos sonraki dönemlerde de yaygın biçimde kullanılacak olan Dört Salgı ve Dört Mizaç Kuramı’nı geliÅŸtirmiÅŸtir.
g. Teknik
Bu dönemde kent mimarisi üzerine yoğun araştırmalar yapılmış ve Vitrivius Mimarlık Üzerine adlı yapıtında mimarlıkla ilgili bilgileri derlemiştir.
ORTAÇAĞDA BİLİM
A. ORTAÇAÄž HIRİSTİYAN DÜNYASI’NDA BİLİM
Eskiçağ ile Yeniçağ arasında kaldığı için Ortaçağ olarak adlandırılmış olan bu dönemin başlangıç ve bitiş tarihleri kabaca 4. ve 14. yüzyıllar olarak belirlenmiş ve arada kalan bin yıllık dönem birbirlerinden az çok farklı özellikler sergiledikleri için üç kısma bölünmüştür: 4. ve 10. yüzyıllar arası Erken Ortaçağ 11. ve 12. yüzyıllar arası Yüksek Ortaçağ ve nihayet 13. ve 14. yüzyıllar arası ise Geç Ortaçağ olarak adlandırılmaktadır.
OrtaçaÄŸ düşüncesinin belirgin özelliklerinden birisi, dinî öğretilere dayanan dinsel bakışın ön plana çıkmasıdır; ancak düşüncede dinîleÅŸme Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerin ortaya çıkması veya güçlenmesi ile baÅŸlamamıştır; kökleri Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk’a ve Stoacılık’a kadar geri götürülebilir.
Yunan düşüncesinde böyle bir eÄŸilimin güçlendiÄŸi yıllarda Hıristiyanlık’ın doÄŸması ve yayılması, öyle anlaşılmaktadır ki düşüncede dinîleÅŸme sürecine büyük bir ivme kazandırmış ve Hıristiyanlık’ın Romalılar tarafından resmî bir din olarak benimsenmesi sonucunda dinî düşünce dinî olmayan düşünceyi giderek etkisiz hale getirmiÅŸtir.
Hıristiyanlık’ın ortaya çıktığı yıllarda, iki farklı dünyanın, yani Sâmî Dünyası ile Yunan-Roma Dünyası’nın dinî ve felsefî birikimlerinin uzlaÅŸtırılması gerekmiÅŸtir; aslında bu, inançlılar açısından bakıldığında kaçınılmaz bir görevdir; çünkü Roma İmparatorluÄŸu’nu oluÅŸturan bu iki önemli geleneÄŸi, uygun bir biçimde kaynaÅŸtırmadan toplumsal düzeni saÄŸlamak ve dolayısıyla kamusal yönetimi sorunsuz bir biçimde gerçekleÅŸtirmek olanaklı deÄŸildir. Burada baskın olan veya süreç içerisinde baskınlaÅŸan birikim, Sâmî Dünyası’nın birikimidir; bu nedenle Yunan-Roma birikimi, olduÄŸu gibi benimsenmemiÅŸ, Hıristiyanlık’ın ilkeleri ile baÄŸdaÅŸabilen veya baÄŸdaÅŸmasa da baÄŸdaşırmış gibi gösterilebilen Platon ve Aristoteles felsefeleri kısmen alınmış, diÄŸerleri ise atılmıştır.
Düşüncede dinîleÅŸme sürecinin sonunda, EskiçaÄŸ’ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan “doÄŸru bilgi arayışı”, son dönemlerinde ve bütün OrtaçaÄŸ’da yerini “doÄŸru davranış arayışı”na bırakınca, ister istemez bilimsel etkinlik ve buna baÄŸlı olarak bilim de deÄŸerini ve önemini yitirmiÅŸtir; çünkü ÅŸurası açıktır ki bilimsel etkinliÄŸin ürünü olan bilimsel bilgi, praxis ile ilgili deÄŸil, theoria ile ilgilidir ve dolayısıyla bir insanın nasıl davranması gerektiÄŸine iliÅŸkin herhangi bir yargı içermez.
OrtaçaÄŸ’da bilim, çeÅŸitli nedenler yüzünden ve en çok da yukarıda belirtmiÅŸ olduÄŸumuz neden yüzünden Batı Dünyası’nda eski deÄŸerini yitirmiÅŸtir ama tamamen unutulmamıştır; bilimin unutulması veya tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir toplum içinde tamamen iÅŸlevsiz kalması olanaksız görünmektedir; çünkü hem insan aklının iÅŸleyiÅŸ biçimi ve hem de insan toplumlarını gündelik gereksinimlerini gidermeye yönelik eylemleri, ÅŸu veya bu biçimde, ÅŸu veya bu miktarda bilimsel etkinliÄŸi kaçınılmaz kılmaktadır.
OrtaçaÄŸ’da da böyle olmuÅŸ, Yunanlıların bilimsel bilgi birikimlerinin hiç deÄŸilse bir kısmı, Yedi Özgür Sanat içine giren Quadrivium (Dörtlü: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri arasında manastır ve kilise okullarında okutulmuÅŸ ve öğretilmiÅŸtir; ancak Batı Dünyası açısından bakıldığında, bilimsel bilgi birikimine önceki ve sonraki dönemlere nispetle önemli bir katkıda bulunulmadığı ve bilinenlerin büyük bir kısmının tamamen unutulduÄŸu da doÄŸrudur.
OrtaçaÄŸ’da din, felsefe ve bilim alanlarındaki düşünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapıtları tarafından yönlendirilmiÅŸtir ve Özellikle Aristoteles’e karşı büyük bir güven duyulmuÅŸ ve akıl ve inanç uzlaÅŸtırmasına yönelik çalışmalarda Platon’dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüştür. Albertus Magnus ile öğrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hıristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi’nin resmî felsefesini oluÅŸtururken bu filozofun izinden gitmiÅŸlerdir.
OrtaçaÄŸ’ın son dönemlerinde Aristoteles mantık ve doÄŸa bilimlerinde bir otorite olarak görülmüş ve deÄŸerlendirilmiÅŸ ve bilimsel araÅŸtırma, Aristoteles’in yapıtları üzerinde veya bu yapıtlarda betimlenmiÅŸ olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüştür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios’un, insanbilimlerinde ise Galenos’un otoritesi tartışılmazdır.
OrtaçaÄŸ Hıristiyan Dünyası’nı anlatırken çok sık kullanılan skolastik, yani scholasticus terimi, Latince schola (okul) sözcüğünden gelmektedir ve “okulcu” anlamını taşımaktadır. OrtaçaÄŸ’daki bütün düşünsel etkinlikler, bu sıfatla nitelendirilmiÅŸtir; çünkü bu etkinlikler, OrtaçaÄŸ’da ruhbanları yetiÅŸtiren manastır ve katedral okullarında yürütülmüş ve geliÅŸtirilmiÅŸtir.
Dinî, felsefî ve ilmî etkinlikleri yönlendiren Skolastik Yöntem, bir Fransız düşünürü olan Petrus Abaelardus’un Sic et Non (Evet ve Hayır) adlı yapıtında açık bir biçimde anlatılmıştır. Ona göre, bu yöntemde din ve felsefe otoritelerinin düşünceleri karşı karşıya getirilir; uzlaÅŸtıkları ve uzlaÅŸmadıkları noktalar belirlenir ve sonra da otoritelerin aslında uzlaÅŸmakta oldukları gösterilmeye çalışılır.
Bu uzlaÅŸtırma iÅŸlemi, gerçekte pek de kolay deÄŸildir; aynı konuyu açıklamaya çalışan uzlaÅŸmaz görüşler karşısında, OrtaçaÄŸ düşünürleri çoÄŸu kere çaresiz kalmışlardır; meselâ Evren’in yaşı sorununu ele alalım: Acaba Evren, Aristoteles’in belirttiÄŸi gibi ezelî ve ebedî midir, yoksa kutsal kitapların bildirdiÄŸi gibi belirli bir anda Tanrı tarafından 7 gün içinde yaratılmış mıdır? Bu iki görüşü, birbirleriyle uzlaÅŸtırmak olanaksız gibi görünmektedir; öyleyse bunlardan biri veya diÄŸeri seçilmelidir; ama hangisi seçilecektir? Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, seçilmeyenin inandırıcılığı ve otoritesi sarsılacaktır. İşte OrtaçaÄŸ düşünürleri, en büyük düşünsel sıkıntıları ve bunalımları, uzlaÅŸtırma ilkesini benimsemiÅŸ olmalarına raÄŸmen, bu tür uzlaÅŸmaz görüşlerle karşılaÅŸtıklarında yaÅŸamışlardır.
Ortaçağ düşüncesi, bütüncüldür; yani anlamlandırma girişimlerini, varlığın belirli bir bölümüne veya belirli bölümlerine değil, bütün varlığa yöneltmiştir; Tanrı ya bütün varlığın yaratıcısı ve yöneticisi (varoluş nedeni) ya da bütün varlığın bizzat kendisi olarak algılandığından, düşünsel araştırmaların konusunu, doğrudan doğruya Tanrı oluşturur.
1. Erken Ortaçağ
Romalıların dini çok tanrılı, ilkel bir dindi ve Romalılar, bir kimsenin birkaç dine birden girmesinde hiçbir sakınca görmüyorlardı. En önemli tanrıları, bir savaÅŸ tanrısı olan Mars’tı; bir savaÅŸ kazandıklarında bu Tanrı için törenler düzenlenir ve bütün Roma halkı bu törenlere katılırdı.
Hıristiyanlık OrtadoÄŸu’da ortaya çıktı ve kısa bir süre içinde, yerel dinler için büyük bir tehlike oluÅŸturmaya baÅŸladı; çünkü Hıristiyanların baÅŸka bir dine girmeleri yasaktı ve bu yasak, Roma İmparatorluÄŸu’nun birlik ve bütünlüğünü bozuyordu. İşte bu nedenle Hıristiyanlık’ı kabul edenler, önceleri tutuklandılar; büyük iÅŸkencelere uÄŸradılar; ancak Hıristiyanlık, yüzlerce yıldan beri ihmal edilmiÅŸ olan yoksul kitleler arasında süratle benimsendiÄŸi için yayılmasını sürdürdü.
DiÄŸer taraftan, Roma İmparatorluk’u, bir çöküş süreci içine girmiÅŸ ve Kuzey’den gelen kavimlerin saldırıları sonucunda siyasî gücünü yitirmeye baÅŸlamıştı. Yöneticiler, devleti kurtarmak için, bir süre sonra Hıristiyanlarla anlaÅŸmak mecburiyetinde kaldılar ve İmparator Konstantin, 312 yılında Hıristiyanlık’ı Roma’nın resmi dini olarak kabul etti. 326′da, İmparatorluk’un baÅŸkentini, Roma’dan Byzantion’a taşıdı ve sonradan Konstantinopolis (İstanbul) adıyla tanınan bu ÅŸehirde yeni bir medeniyet merkezinin temellerini attı.
Bu tarihten sonra, Yunan ve diğer Ortadoğu dinlerinin direnmesine rağmen, Kilise gittikçe genişledi ve güçlendi; ancak birtakım hizipler birliğini ve bütünlüğünü tehlikeye sokuyordu. Tevhid ve teslis inançlarıyla ilgili olarak farklı görüşler ortaya çıktı.
İsa’nın doÄŸasına iliÅŸkin tartışmalar zaman içinde daha da geliÅŸmiÅŸ ve sonuçta birbirlerine karşıt görüşler ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık bölünmeye baÅŸladı.
Büyük bir geliÅŸme göstermiÅŸ olan Hellenistik bilimi ve felsefesi karşısında, kendi inançlarını savunmanın güç olduÄŸunu gören Hıristiyan din adamları, Yunan uygarlığının kalıntılarını silmeye çalıştılar. HoÅŸgörüden yoksun Kilise Babaları, kendi alanlarının dışına çıkarak, Hıristiyanlık adına bilim ve felsefeye saldırdılar ve din, bilim ve felsefe çatışmalarına yol açtılar. DoÄŸaya yönelik araÅŸtırmalarında, akıl ve bilimin rehberliÄŸi yerine Kutsal Kitab’ın rehberliÄŸine sığındılar; meselâ Yunan astronomlarının yüzyıllar boyunca oluÅŸturdukları bilimsel bilgi birikimini bir yana iterek, Yeryüzü’nün bir tepsi gibi düz olduÄŸuna ve yarımküre veya çadır biçimindeki Evren ile çevrelendiÄŸine inanmaya baÅŸladılar.
Tedavi amacıyla hastaneler açmışlar; ancak bilimsel tedavi unutulmuş ve bunun yerini dinî tedavi almıştır. Din adamları, kutsal bir güce sahip olduklarını ve dua yoluyla hastaları iyileştirebileceklerini savunmuşlardır.
Yeterince güçlendikten sonra, Yunan bilimini temsil eden kiÅŸilere ve kurumlara yöneldiler. Hypatya adlı bir kadın matematikçiyi, İskenderiye Kilisesi’nde öldürdüler (415) ve İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktılar. Daha sonraki yüzyılda ise Yunan bilim ve felsefesinin son ışığı olan Akademi’yi kapattılar (529).
2. Yüksek Ortaçağ
Bu dönemin bilim tarihi açısından en önemli gelişmeleri, üniversitelerin ve bilim ve felsefe ile yakından ilgilenen tarikatların kurulmuş olmasıdır.
*Üniversitelerin Kuruluşu
Dokuzuncu ve on ikinci yüzyıllar arasında yüksek eÄŸitim ve öğretim, katedral okullarında yapılıyor ve papazlar tarafından yürütülüyordu; Skolastik Düşünce bu okullarda üretilmiÅŸ; on ikinci yüzyıl sonlarında üniversiteler ortaya çıkıncaya kadar bu okullar Batı’daki en önemli kültür merkezleri konumunda olmuÅŸlardır. Bilimsel konulara karşı entelektüel ilgi buralarda oluÅŸmuÅŸ ve çeviri etkinliÄŸine baÄŸlı olarak gitgide geliÅŸmiÅŸtir.
Eski bilgeliğe karşı duyulan saygı büyük bir şekilde artmıştır; ancak, zamanla bu dinî eğitim ve öğretim kurumları eski önemlerini yitirdiler ve bunların yerine başka bir kurum ortaya çıktı.
1000 yılında, İtalya’nın Bologna ÅŸehrinde, hukuk öğrenmek isteyen öğrenciler, kendilerine bir çeÅŸit öğrenci loncası kurdular ve bu loncaya da Universitas adını verdiler; bir yüzyıl sonra, Bologna Üniversitesi’ne tıp ve felsefe fakülteleri de eklendi.
Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, ve Paris Üniversiteleri izledi. Her üniversite, ilâhiyât, kilise hukuku, tıp ve genel meslekler olmak üzere dö
Kategori: Bilim