Evrim Kuramý

12 Temmuz 2007



EVRİM KURAMI

Evrim kuramının özü maymun sorunu mudur? Darwin,maymundan geldiÄŸimizi mi söyledi? Maymundan geliyor olmakla   kurttan geliyor olmak neyi fark ettirir? Darwin,Evrim kuramını hangi araÅŸtırmalar sonucu ortaya koydu? DoÄŸal seçilim nedir? YaÅŸamın ortaya çıkışında rastlantının rolü var mıdır? Bugün yaÅŸamın nasıl oluÅŸtuÄŸu konusunda saÄŸlam bir kurama sahip miyiz? Yaratılış kuramları ile Evrim kuramının farkı nedir?Erzurumlu İbrahim  Hakkı,DarvinÂ’den yüz yıl önce maymundan geldiÄŸimizi nasıl söyledi? İslam toplumlarındaki bilimin parlak yüzyılları olan 8. ve 12. yy’larda evrim kuramının pırıltılarını savunan İslam bilgeleri var mıdır? Evrim kuramını reddetmek,bizlere Türkiye’mize neler kaybettirir?

Zümrütten Akisler :

Charles DarvinÂ’den bilimsel düşünme dersleri… A. M. C. Åžen gör

27 Aralık 1831′de Majestelerinin Gemisi Beagle, dünyanın etrafını dolaÅŸmak üzere İngiltere’nin Plymouth limanından demir aldığı zaman yolcuları arasında bulunan “geminin doÄŸa bilimcisi” Charles Darwin henüz 22 yaşında, teÅŸebbüs ettiÄŸi tıp ve ilâhiyat eÄŸitimlerinin her ikisinde de pek bir varlık gösterememiÅŸ, yaÅŸamında tutacağı yol pek de belli olmayan gencecik bir adamdı. Gitmesine baÅŸtan razı olmayan babasına gemide harçlığından fazlasını harcayabilirse iki misli akıllı sayılacağını söylediÄŸinde, yetenekli ve deneyimli taÅŸra doktoru Robert Darwin oÄŸluna gülümseyerek “ama herkes bana senin çok akıllı olduÄŸunu söylüyor!” cevabını vermiÅŸti.

“Herkes” haklı çıktı. Bu gencecik adam, 1837′de İngiltere’ye geri geldiÄŸinde birinci sınıf bir doÄŸa bilimci olup çıkmıştı. Evrim kuramı onun bilimin kalıcı hazinelerine kattığı tek mücevher deÄŸildir. Pasifik Okyanusunda yol alırken karşılaşılan sayısız atoller (dairemsi mercan adaları) genç adamın dikkatini çekmiÅŸti. Bu garip yapılar nasıl oluÅŸuyordu? Mercanların küçük hayvancıklar oldukları, yaÅŸayabilmek için mutlaka güneÅŸ ışığına ihtiyaçları olduÄŸu, bu nedenle de yaklaşık 200 metrenin altında yaÅŸayamayacakları biliniyordu. Atollerin dairesel ÅŸekilleri, bunların deniz altı yanardaÄŸlarının kraterlerinin kenarlarında büyümüş mercan kolonileri olduÄŸu fikrini doÄŸurmuÅŸtu.

Geminin küpeÅŸtesinden yanından geçtikleri atollerin ve içlerindeki turkuvaz la günlerin doyulmaz güzelliklerinin büyüsü içinde Darwin, bu teoriyi düşünüyordu: Her bir atol, bir krater! İyi de niçin tüm kraterler “tesadüfen hep deniz seviyesinden yalnızca iki yüz metre derinlikteki alan içinde bulunsunlar?” Haydi diyelim ki deniz dibinin engebelerinden ötürü bu böyle olsun. Peki, ya set resifleri denilen ortada bir kara parçasını çevreleyen atol benzeri mercanlar? Ya saçak resifleri adı verilen ortadaki bir karaya doÄŸrudan baÄŸlı geliÅŸenler? Hele set resiflerinin açıklanması için herkesin kabul ettiÄŸi kurama göre ortadaki karanın etrafında bir de krater bulunması gereÄŸi? Ya Avustralya’nın tüm kuzeydoÄŸu sahili boyunca uzanan o binlerce kilometrelik dev set resifi? Onun da mı krateri var? Bazıları mercanların sualtı daÄŸ zirvelerinde oluÅŸtuÄŸunu savunuyor bu tür dümdüz mercan setlerini veya atol sıralarını görünce: O daÄŸ sıralarının tepeleri hep aynı seviyede miydi? Nerede böyle bir daÄŸ silsilesi görülmüş ki?

Kafasında bu sorular uçuşan genç, diyor ki, atollerin hepsinin deniz seviyesinde bulundukları açık, daha yukarı tırmanmıyorlar. Bazı yerlerde yükselmiş resifler var: Onlardaki mercanlar ölmüş. Bugünkü dairesel mercan adalarında deniz dış kısımda hızla derinleşiyor, atol lagünleri ise hep sığ. Diyelim ki bunlar tepe yükseklikleri çeşitli olabilen bir dağ silsilesinin yavaş yavaş deniz dibine çökmesiyle oluşmuş olsunlar. O zaman ne olacak? Denizin içine dalan tepenin çevresine önce saçak resifleri oluşacak; tepenin çökmesi devam ettikçe bunlar sırayla önce set sonra da tepe tamamen sular altında kalınca atol resiflerine dönüşecekler. Çökme ne kadar devam ederse etsin, resif yalnız 200 metre derinlikte yaşayabildiğine göre her mercan nesli bu derinliğin altına çöken ve ölenlerin kalıntıları üzerinde yaşamağa ve kireçtaşından iskeletlerini yapmağa devam edeceklerdir.

Bu yeni teoriyi geliÅŸtiren genç, hemen önüne haritaları alıyor. Bir de bakıyor ki atollerin olduÄŸu yani kendi kuramına göre çökme olan yerlerde faal volkanlar yok denecek kadar az, halbuki daha önce gördüğü, Güney Amerika Andları gibi yükselen yerlerde yanardaÄŸdan geçilmiyor. Hemen bir yükselen ve alçalan alanlar haritası hazırlıyor ve yanardaÄŸların dağılımıyla birlikte bunların yer kabuÄŸunun dinamizmine iÅŸaret ettiÄŸini vurguluyor. DarvinÂ’in mercan adalarının köken ve geliÅŸimleri hakkındaki kuramı 1960′lı yıllarda geliÅŸen levha tektoniÄŸi kuramıyla yepyeni ve büyük bir destek daha kazandı. Birkaç gözlem ve bunların çok sıkı bir mantıksal analizinden türeyen bu kuram DarvinÂ’e “bütün imkânsız şıkları temizlersen, geriye kalan ne derece olanaksız gibi görünse de doÄŸrudur” diye ifade edilebilecek olan “dışlama kuralı”nı ilham etmiÅŸti. Ama yıllar sonra kendisinin deniz taraçaları diye yorumladığı Glen Roy ‘un “paralel yolları” denen taraçalarının aslında buzul gölleri tarafından oluÅŸturulduÄŸunu Agassiz kanıtlayınca, Darwin bilimde “dışlama ilkesine” de güvenmenin doÄŸru olmadığını anladı ve bunu açık kalplilikle itiraf etti: “İnsan doÄŸada hiç kimsenin o ana kadar görmediÄŸi süreçlerin olabileceÄŸini asla unutmamalı.”

İşte biyolojik evrim kuramı, böyle deneyimli bir düşünce ustasının, gelmiş geçmiş en büyük doğa bilimcilerden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda büyük de bir bilim felsefecisi olan bir kişinin ürünüdür. Darvin’in düşünce berraklığını ben geçmişte düşüncesini yakından tanıdığımı sandığım yalnız iki insanda bulabildim: Al bert Einstein ve Mustafa Kemâl. (Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Aralık 2000)

İnsanlar ve Hayvanlar: Konuşma ve Düşünce

“ Platon, diyaloglarından birinde, Protagoras’ ın aÄŸzına, insanın kökeni üzerine bir masal verir: İnsanlar, canlı yaratıklar, tanrılarca ateÅŸten ve topraktan yapılmışlardı. Yaratıldıktan sonra, Prometheus ve erkek kardeÅŸi Epimetheus, her tür, kendini savunacak araca sahip olabilsin diye, tırnak, kanat ya da yer altında barınaklar vererek kendi yeteneklerini bağışladı onlara. SoÄŸuÄŸa karşı korunmak için hayvan kürklerine, derilerine sardı onları; bazılarına, diÄŸerlerinin doÄŸal avı olma yazgısını verdi, ama aynı zamanda onları son derece doÄŸurgan yaparak yaÅŸamı sürdürmelerini saÄŸladı. Bütün bunlar, kardeÅŸinin yönetimi altında Epimetheus tarafından yapıldı, ama görevinin sonunda farkına vardı ki, eldeki bütün yetenekleri istemeyerek (hayvanlara) bağışlamış, insanlara hiçbir ÅŸey kalmamıştı. Prometheus da insanı yok olup gitmekten korumak için ateÅŸi verdi onaÂ… Bu örnekte,insan ateÅŸi PrometheusÂ’tan ya da baÅŸka bir tanrıdan hediye olarak almamıştır kendi us gücüyle kendi içi bulmuÅŸtur onu. Yunanlıların kendi de biliyordu bunu çünkü Prometheus figürünü insan zekasının bir simgesi olarak yorumluyorlardı. Ayrıca zekanın bir baÅŸka yetenekten,aynı zamanda özellikle insanın konuÅŸma yeteneÄŸinden ayrılmaz olduÄŸunu da biliyorlardı. İnsan,logosa sahip olmakla hayvanlardan ayrılır;ustur bu, anlayıştır ve konuÅŸmadır. Onu yaratıkların efendisi,doÄŸanın sahibi,kartaldan daha hızlı,aslandan daha güçlü yapan da budur. Nasıl elde etti bunu? Mitin verdiÄŸi yanıta göre,öteki hayvanların sahip olduÄŸu saldırı ya da savunmaya yarayan bedensel geliÅŸmelerde yetersiz olduÄŸu için elde etti onu. Bunlar olmayınca,yok olup gitme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve böylece,görüldüğü gibi onları geliÅŸtirmeye zorlandı. Bu mitin özü bilimsel bir hakikat tır.

Genel olarak hayvansal yaşamın çeşitli biçimleri doğal ayıklanmayla çok uzun bir süre içinde evrimleşmiştir; bu yolla, kendilerini az ya da çok başarıyla farklı ortamlara ve birbiri ardından gelen ortam değişikliklerine uydurarak farklılaşmışlardır. İklim koşulları yeryüzünün farklı yerlerinde farklı olmakla kalmayıp,her yerde, bir takım daha küçük ya da daha büyük değişikliklere de uğramıştır. Çevre değiştiği için hiçbir hayvan türü hiçbir zaman çevresine tam olarak uyamaz;kendisini belli bir dönemin koşullarına kusursuz bir biçimde uydurmuş olan bir tür, daha az özelleşmiş diğer türler artar ve çoğalırken,aynı nedenle bir süre sonra güçsüz duruma gelebilir.

İnsan, hayvanların en yüksek sınıfı olan kendisinden başka insansıları ve maymunları da içine alan  primatlardan biridir. Diğer memeli sınıfları,kedi ve köpeği içine alan etoburlarla,at ve sığırı içine alan toynaklılardır.

(G. Thomson, İlk Filozoflar s: 25-27)

Atalarımız

İnsanın, hatta bütün yaÅŸamın köklerini nasıl biliyoruz? Alan Moorehead, Charles DarvinÂ’in 1835′te HMS Beagle ile yaptığı uzun yolculuk sırasında evrimle ilgili kuramının ın ilk tohumlarının kafasında belirlediÄŸi yer olan Galapagos Adaları’nı ziyaretini sürükleyici bir dille anlatır:

Pasifik’teki bütün tropik adalar arasında Tahiti’den sonra en ünlüsü Galápagos adalarıydı Ancak bu adalarda insanı beğenebileceği pek bir şey yoktu. Tahiti takımadası gibi bereketli ve güzel olmadıkları gibi,denizde izlenen alışılmış yolların da çok dışındaydı. Adaların ünü tek bir şeyden kaynaklanıyordu; dünyadaki öteki adalardan farklı olarak son derece ilginçtirler. Beagle için çok uzun bir yolculukta sığınılacak limanlardan biriydi yalnızca, ama Darwin için bundan daha fazlaydı;çünkü burası,onun yaşamın evrimiyle ilgili taşladığ ğı yerlerdi. Kendi sözleriyle “Burada,gizemler gizemi o büyük olgunun,bu dünyada yeni varlıkların ortaya çıkışının gizine zamanda ve uzamda daha yaklaştığımızı hissediyoruz.”

Fakat Beagle’ın mürettebatı için adalar daha çok bir cehennemi andırıyordu. Gemi, takımadanın en doğusunda yer  olan Chatham Adası’na yaklaşırken,kıvrılıp bükülerek çevreyi kaplayan korkunç lavlardan oluşmuş,taşlaşıp kalan fırtınalı bir denizi andıran bir kıyı gördüler. Hemen hemen yeşil tek bir şey bile yoktu;iskelete benzeyen zayıf çalılar adeta yıldırımla kavrulmuş gibiydiler ve ufalanmış kayalar üzerinde tembel tembel iğrenç kertenkeleler yürüyordu.Kaararan sıkıntılı gök havada asılı duruyor,baca şapkaları gibi dikilmiş küçük volkanik koni ormanı Darvin’e doğup büyüdüğü Staffordshire’daki dökümhaneleri anımsatıyordu. Havada bir yanık kokucusu bile vardı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzroy’un yorumu “Cehenneme yaraşır bir kıyı” biçiminde oldu.

Beagle, bir aydan uzun bir sare Galapagos’ta dolaşıp ilginç bir noktaya her ulaştığında bir kayık dolusu adamı keşif yapmaları için bıraktı. Bizi ilgilendiren grup James Adası’nda karaya bırakılan gruptur. Darwin burada iki subay ve iki gemiciyle birlikte,yanlarında bir çadır ve erzak,karaşa ayak bastı, Fitzroy da bir haftadan sonra geri gelip onları aylaşa söz verdi.

Deniz kertenkeleleri açık kocaman ağızları,boyunlarında keseleri ve uzun düz kuyruklarıyla yaklaşık bir metrelik minik birer ejder olup çıkmışlardı; Darwin onlara “karanlığın minik şeytanları” diyordu. binlercesi bira araya toplanmıştı ve gittiği her yerde önünden kaçışıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları ürkütücü kaya kayalardan bile daha karaydılar. Sahildeki öteki yaratıkların da farklı tuhaflıkları vardı: Uçamayan karabataklar,ikisi de soğuk deniz yaratığı olan ve hiç tahmin edilemeyeceği halde burada tropik sularda yaşayan penguenler ve ayı balıkları,bir de kertenkelededir üzerinde kene avlayan bir kızıl yengeç.

Adanın iç kısımlarında yürüyen Darwin, dağınık bir öbek kaktüsün arasına vardı; burada da iki koca kaplumbağa karınını doyurmaktaydı. küp gibi sağırdılar,ancak burunlarının dibine kadar yaklaşınca onu 1farkettiler. sonra da yüksek sesle tıslayıp boyunlarını içeri çektiler. Bu hayvanlar o denli büyük ve ağırdılar ki yerlerinden kaldırmak ya da yana çevirmek olanaksızdı-bir insan ağırlığını da hiç zorlanmadan taşıyabiliyorlardı.(s: 138)

Kaplumbağalar daha yukarıdaki bir tatlı su kaynağına yöneldiler; birçok yönden gelene geniş patikalar tam orada kesişiyordu. Darwin, çok geçmemişti ki kendini iki sıralı garip bir geçit töreninin ortasında buldu. Bütün hayvanlar ağır ağır ilerliyor,arada bir yol boyunca rastladıkları kaktüsleri yemek için yürüyüşlerine ara veriyorlardı. Bu geçit töreni bütün gün ve gece devam etti durdu. sanki çok uzun çağlardır sürüp gidiyordu.

Bu dev hayvanlar çok savunmasızdılar. Balina avcıları gemilerine erzak sağlamak içir bir kerede yüze yakınını alıp götürüyordu. Darvin’in kendisi de bunların yavru olanlarından üçünü yakalıd, sonrada da Beagle’a yükleyip canlı canlı İngiltere’ye kadar götürdü. Doğal tehlikeler de onları bekliyordu. Yavru kaplumbağalar daha yumurtadan çıkar çıkmaz leş yiyici bir tür şahinin saldırısan uğruyorlardı.

Buradaki başka garip yaratık da kara iguanalarıydı. Bunlar hemen hemen deniz iguanaları kadar-bunların 1.5 metre olanları hiç de az değildi- iri, onlardan biraz daha çirkindi. Bütün sırtların kaplayan dikenleri,sanki üzerlerine yapışmış gibi görünen portakal rengi ve tuğla kırmızısı ibikleri vardı. karınlarını,daha etli parçalara ulaşmak için çok yükseklere tırmanarak,yaklaşık 9 metre boyundaki kaktüs ağaçları üzerinde doyuruyorlardı;çoğu zaman da kurt gibi aç görünüyorlardı. Darwin bir gün onların bir öbeğin üzerine bir dal fırlattığında bir kemik çevresinde dalaşan köpekler gibi dala saldırmışlardı. Yuvaları o kadar çoktu ki yürürken Darvin’in ayağı sürekli birine giriyordu. Toprağı bir ön bir art pençelerini kullanarak şaşırtıcı bir hızla kazabiliyorlardı.

Keskin dişleri ve tehdit kar bir havaları vardı;ama hiç de ısıracakmış gibi görünmüyorlardı. “aslında yumuşak ve uyuşuk canavarlardı” kuyruklarıyla karınlarını yerde sürükleyerek yavaş yavaş yürüyorlardı ve sık sık kısa bir tavşan uykusu için duruyorlardı. Bir keresinde Darwin onlardan birini toprağı kazıp tamamen altına girene kadar bekledi, sonra da kuyruğundan tutup çekti. kızmaktan çok şaşıran hayvan birden döndü ve “Kuyruğumu neden çektin?” der gibi öfkeyle Darvin’e baktı. Ama saldırmadı.

Darwin,James Adası’nda,hepsi de eşsiz,26 kara-kuşu türü saydı. “Çok nadir olduklarını tahmin ettiğim kuşları da dikkatle inceledim” diye yazdı[eski hocası] John Henslow’a.İnanılmaz ölçüde uysaldılar. Darvin’i büyük ve zararsız başka bir hayvan olarak gördüler ve yanlarından her geçtiğinde çalıların içerisinde kımıldamadan oturdular. Darwin,Charles adasında bir pınarın başına elinde bir değnek oturmuş, su içmeye gelen güvercinlerle ispinozları avlayan bir çocuk gördü; çocuk öğle yemeklerini bu basit yöntemle çıkarma alışkanlığındaydı. Kuşlar hiç de yaşadıkları tehlikenin farkında görünmüyorlardı. “Yerli sakinler çevreye yeni gelen bir yabancının beceri ya da gücüne alışana kadar, yeni gelen bu yırtıcı hayvanın çevrede çok büyük bir tahribat yaratacağı sonucuna varabiliriz” diye yazdı Darwin.

Büyülü bir hafta böyle geçti; Darvin’in kavanozları bitkilerle, deniz kabuklarıyla, böceklerle, kertenkelelerle ve yılanlarla doldu. Herhalde cennet bahçesi böyle olamazdı;yine de adada “bir zamandışılık ve bir masumluk” vardı. Doğa büyük bir denge içindeydi;orada bulunan tek davetsiz misafir insandı. Bir gün tam bir daire oluşturan bir krater gölünün etrafında yürüyüşe çıktılar. Göl yaklaşık bir metre derinliğindeydi ve parlak beyaz bir tuz tabanın üzerinde kımıltısız uzanıyordu. kenarlarında pırıl pırıl yeşil bir perçem oluşmuştu. Bu doğa harikası yerde alina avına çıkmış bir geminin isyancı tayfaları kısa bir süre önce kaptanlarını öldürmüştü. Ölen adamın kafatası hala toprağın üzerinde duruyordu.

Beagle orada Darvin’in arzuladığı kadar çok kalmadı. “Bir bölgede en ilgi çekici şeyin n olduğunu bulur bulmaz oradan aceleyle ayrılmak çoğu yolcunun yazgısıdır.” Geminin arka tarafında topladığı örnekleri seçip ayırmaya başladığında,birden, çok önemli bir şey dikkatini çekti: Çoğu yalnız bu adalarda bulunan,başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz türlerdi bunlar ve bu, bitkiler için olduğu kadar sürüngenler,kuşlar,balıklar kabuklular ve böcekler için de doğruydu. Güney Amerika’da karşılaşılan türlere benzedikleri doğruydu;ama aynı zamanda çok da farklılardı. “En çarpıcı olanı” diye yazdı (s:140) dana sonra Darwin, “bir yandan yeni kuşlarla,yeni sürüngenlerle,yeni kabuklularla,yeni böceklerle,yeni bitkilerle, bir yandan da kuşların ses tonları,tüy renklerinin tonları gibi ufak tefek sayısız yapı özelliğiyle kuşatılmış olmak;hem patagonya’nın ılıman ovalarını hem de Kuzey Şile’nin kavurucu çöllerini çok hatırlatan yerlere sahip olmak.”

Başka bir keşfi daha oldu: Birçok ada birbirinden yalnızca 50-60 mil uzaklıktaydı;ama türler adadan adaya bile farklılık gösteriyordu. Bu, ilk kez çeşitli adalarda vurulmuş alaycı-ardıçkuşlarını karşılaştırırken dikkatini çekti,daha sonra da takımadanın vali yardımcılığını yapan Bay lawson bir kaplumbağanın kabuğuna bakınca onun hangi adadan geldiğini bilebileceğini söyledi ..

Küçük ispinozlarda bu çok daha belirgindi. İspinozlar sönük görünüşlü,kulağa hoş gelmeyen kötü ötüşleri olan kuşlardı; hepsi kısa kuyrukluydu;çatılı yuvalar yapıyorlar, bir kerede pembe benekli dört yumurtanın üstüne kuluçkaya yatıyorlardı. tüylerini rengi belli ölçülerde değişiklik gösteriyordu.: Yaşadıkları adaya göre lav karası ile yeşil arasında değişiyordu (Bu denli donuk görünümlü olan yalnız ispinozlar değildi;sarı göğüslü çıt kuşu ile kızıl sorguçlu sinekçil dışında kuşların hiçbirinde tropik bölgelerin o bilinen parlak renkleri yoktu.). Ama Darvin’i en çok şaşırtan şey ispinozların farklı türlerinin sayısı ve gagalardaki çeşitlilikti. İspinozlar bir adada fındıkları ve tohumları kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişlerdi;bir başkasında gaga böcek yakalamasını sağlamak için küçüktü;yine bir başkasında meyve ve çiçeklerle beslenmeye uygun bir hale gelmişti. Hatta bir kaktüs iğnesiyle deliğindeki kurdu çıkarmayı öğrenmiş bir kuş bile vardı.

Belli ki ispinozlar farkı adalarda farklı yiyecekler buldular ve birbirini izleyen kuşaklar boyunca kendilerini buna uyarladılar. kendi aralarında başka kuşlarla karşılaştırıldığında bu kadar çok farklılaşmaları,bu kuşların ilkin Galapagos adalarında ortaya çıktıklarını düşündürdü., Bir dönem, büyük bir olasılıkla oldukça uzun bir dönem, belki yiyecek ve yurt konusunda hiç rakipleri olmadı, bu da onların(s:141) başka türlü olsaydı onlara kapalı olacak yönlerde evrimleşmelerine izin verdi. Örneğin ispinozlar olağan koşullarda,ortalıkta zaten etkili ağaçkakanlar dolaştığı için türler gibi ağaçkakan yönünde evrime uğramazlar; sonra küçük bir ağaçkakanı Galapagos’a yerleşmiş olsaydı büyük bir olasılıkla ağaçkakan ispinozu hiç evrimleşmezdi. Aynı şekilde,fındık yiyen ispinozlar,böcek yiyen ispinozlar ve meyve ve çiçekle beslenen ispinozlar kendi tarzlarını geliştirmeleri için kendi hallerinde bırakılmışlardı. Yalıtım yeni türlerin kaynağı olmuştu.

Burada büyük bir ilke gizliydi. Doğal olarak Darwin onun bütün sonuçlarını birden kavramadı. Günlükçünü yayımlanan ilk basıksında ispinozlardan çok az söz etti;ama çeşitliklileri ve uğradıkları değişiklikler daha sonra doğal seçme ile ilgili kuramının büyük kanıtları oldu. Fakat o zamana kadar olağanüstü ve tedirgin edici bir buluşun kıyısında olduğunu anlamadı.

Bu noktaya gelene kadar,değişikliğe uğramayan türlerin yaratıldığı yollu geçerli inanca asla açık açık karşı çıkmadı,ama bu konuda gizli bir takım kuşkularının olması da pek ala olasıdır. Fakat burada,Galapagos’ta,farklı adalarda farklı alaycı kuş,kaplumbağa ve ispinoz biçimleriyle,aynı türün farklı biçimleriyle karşı karşıya gelince,çağının en temel kuramlarını sorgulamak zorunda kaldı. Aslında iş bu kadarla da kalmıyordu;şimdi kafasını kurcalayan fikirlerin doğru olduğu kanıtlanırsa,Yeryüzü’nde yaşamın kaynağı ile ilgili olarak kabul edilen bütün kuramlar yeniden gözden geçirilmek zorunda kalınacak,Tekvinin -Adem ile Havva ve Tufanla ilgili öykülerin-kendisinin de bir boş inançtan başka bir şey olamadığı gösterilmiş olacaktı. Bir şeyler kanıtlamak için yapılacak araştırmalar ile soruşturmalar yıllarca sürebilirdi;ama en azından kuramsal olarak yap-bozun bütün parçalardı yerli yerine konmuş görünüyordu.

Düşüncelerini geçici ve varsıyyımsal olarak bile Fitzoy’a kabul ettiremedi. İki adamın daha sonraki yazışmalarına bakarak aralarındaki tartışmayı yeniden canlandırmak,Galapagos’tan uzaklaşırken kah dar kamaralarında ,kah (s: 142) gecenin ayazında kıç güvertesinde, büyük bir anatla birbirlerini ikna etmeye çalışan genç insanlara özgü bir güçle savlarını ileri sürüşlerini gözümüzün önüne getirmek olanaklı.

Darvin’in savı ana hatlarıyla şuydu: Bildiğimiz dünya tek bir anda birden yaratılmadı;son derece ilkel bir şeyden yola çıkarak evrimleşti ve hala değişmekte. Bu adalar olup bitenlerle ilgili harika bir örnekti. Çok yakın zamanlarda volkanik bir patlama sonucunda denizin üzerinde belirdiler. İlk zamanlarda üzerinde hiçbir yaşam yoktu. Bir süre sonra kuşlar geldi. Gübrelerinde bulunan, hatta büyük bir olasılıkla da ayaklarındaki çamura yapışmış tohumlara toprağa bıraktılar. Deniz suyuna dayanıklı başka tohumlar da Güney Amerika anakarasından yüzerek geldi. Yüzen kütklerin ilk kertenkeleleri buralara kadar taşımış olması olasıdır. Kaplumbağalar denizin kendisinden gelip kara kaplumbağalarını geliştirmiş olabilirler. her tür geldikten sonra kendisini adada bulunan yiyeceğe-bitkilere ve hayvansal yaşama- uyarladı. Bunu yapamayanlar ile kendilerini öteki türlere karşı koruyamayanların ise soyları tükendi.

kemikleri daha önce Patagonya’da bulunan dev yaratıklara olan da buydu;düşmanlarının saldırısına uğradılar ve ortadan kalktılar. Her yaşayan şey bu süreçten geçmiştir. İnsan,çok ilkel, hatta maymundan bile çok daha ilkel bir yaratık olduğu zamanlarda bile rakiplerinden daha hünerli ve daha saldırgan olduğu için, yaşamını devam ettirip büyük bir başarı kazandı. Aslında Yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerinin tek bir ortak atadan çıkmış olması da olasıdır.

Fitzroy, bütün bunların, Kutsal Kitapla tam bir çelişki içinde oldukları için,kafir saçmalıkları olduğunu düşünmüş olmalı. İnasan. orada kesin bir biçimde belirtildiği gibi, Tanrının kendi suretinde, mükemmel olarak yaratıldı; her tür, hayvanlar kadar bitkiler de ayır ayrı yaratıldı ve hiç değişmedi. Bazılar ı yok olup gitti, hepsi o kadar. Hatta Fitzroy,ispinozların gagaları sorununu kendi kuramlarının destekçisi yapacak kadar ileri gitti: “Bu, her yaratılmış şeyin amaçlandığı yere uyum sağlamasını sağlayan Sonsuz Bilgelik’in o hayranlık uyandırıcı işlerinden biriymiş gibi görünüyor.”

FitzroyÂ’un Kutsal Kitapla uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaÅŸtı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi ÅŸeler olduÄŸuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araÅŸtırmaların eriÅŸimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal KitapÂ’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-”biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruÅŸturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü.

Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.”

Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darvin’in kuramına şiddetle karşı çıktı.

Darvin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darvin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır:

“Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144).

Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.”

Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi.

Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.”

“Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğelnceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.”

Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti.Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi.”

Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloÄŸun çoÄŸu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra HuxleyÂ’in kendisinin uydurduÄŸu inancındadır. Fakat bu konuÅŸmalardan kimsenin bir kuÅŸkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley WilberforceÂ’a duyduÄŸu nefreti 1873′e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taÅŸa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeÄŸe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu.”

(Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146)

İnsan:Bir Geçiş Hayvanı

Bir geçiş “hayvanı” olmak! Değil bir hayvan, bir geçiş hayvanı olak bile anılmak incitici duygular uyandırıyor! Yeniden hayvan sınıfına sokulmak beni de rahatsız ediyor; ama inanın bizimde herhangi bir hayvandan çok fazla farkımız hem var, hem yok.

Sinirlenmeyin. Açıklayacağım.“Beş milyar yıl önce Güneş, ilk kez dönmeye başladığında, mürekkep karası bir siyaha gömülü Güneş Sistemi bir ışık seline boğuldu. Güneş sisteminin iç kısımlarındaki ilk gezgenler,Güneş’in patlarcasına tutuşmasından sonra bile fırlayıp gitmeyen maddelerden kaya ve metal karışımı ilk bulutunu küçük birimlerinden oluştu.

Bu gezgenler oluşurken ısı yaydılar.İç kısımlarındaki hapsedilmiş gazlar kurtuldu ve sertleşip atmosferi oluşturdu. Gezgenlerin yüzeyleri erimişti ve volkanlar oldukça çoktu.

İlk dönemlerin atmosferi, bol bulunan atomlardan oluşmuştu ve hidrojen bakımından zengindi. Erken dönem atmosferine düşen Güneş ışığı, molekülleri uyararak bunların hızlanıp; çarpışmalarına yol açtı,sonuçta daha büyümk moleküller ortaya çıktı. Kimya ve fiziğin değişez kanunları uyarınca bu moleküller birbirleriyle etkileşti,okyanuslara düştü ve gelişerek daha büyük moleküllere dönüştü. kendilerini oluşturan ilk atomlardan çok daha karmaşık moleküller oluşmuştu;ancak hala bir insanın algılayabileceğinden çok küçük,mikroskopik boyutlardaydılar.(s:15)

Bu moleküller, bizim de yapıtaşlarımızdır: Kalıtımsal biliyi taşıyan nükleik isatlerin ve hücrenin görevini sürdürmesini sağlayan proteinlerin birimleri, dünya’nın erken devirlerindeki atmosfer ve okyanuslardan üretildi. Günümüzde o ilkel koşulları yeniden yaratarak, bu molekülleri denesel olarak ortaya çıkarabiliyoruz.

Sonunda, milyarlarca yıl önce,belirgin bir yeteneği olan molekül oluştu. çevredeki sularda bulunan molekülleri kullanarak kendisinin bir kopyasını üretebilecek yetenekteydi. Bu moleküler sistemin sahip olduğu yönergeler dizisi,moleküler kod sayesinde, büyük bir mkolekülü oluşturan yapı taşlarının dizilişi bilinebilir. Kazayla dilişte bir hata oluşursa,kopya da aynı olmayacaktır. Böyle, replikasyon, mutasyon ve mutasyonlarının replikasyonu( yeniden üretemi) yeteneğine sahip moleküler sistemlere “canlı” diyebiliriz. Bu moleküller topluluğu, doğal seleksiyona açıktır. Daha hızlı türeyen ya da çevresindeki yapıtaşlarını daha uygun bir şekilde kullanabilen moleküller rakiplerinden daha etkin türediler ve sonunda baskın nitelik kazandılar.

Ancak koşullar değişmeye başladı. Hidrojen çok hafif olduğu için uzaya kaçtı Yapıtşalarının oluşumu yavaşladı. Daha önce rahatça temin edilen gıda maddeleri bulunmaz oldu. Moleküler Cennet Bahçesi’nde hayat tükeniyordu. Sadece çevresindekileri değiştirebilen,basitten karmaşık moleküllere geçişi sağlayan moleküler mekanizmayı yeterli kullanabilen molekül toplulukları yaşama devam etti. çevresi zarlarla çevrili,ortamdan kendini soyutlayabilmiş,ilk dönemlerin saflığını sürdürebilen moleküller avantajlıydı. Böylece ilk hücreler oluştu.

Yapıtaşları artık kolay bulunamadından organizmalar bunları üretmek zorunda kaldı. Bunun sonucu bitkiler oluştu. bitkelir hava, su Güneş ışığı ve minerallere alarak karmaşık moleküler yapıtaşları (s: 16) oluşturur. İnsanlar gibi hayavanlar da bitkiler üzerinde parazit yaşam sürdüler.

İklim koşullarının değişmesi ve rekabet nedeniyle çeşitli organizmalar daha da uzmanlaşmaya,işylevlerini geliştirmeye ve biçim değiştiremeye zonrlandı. Zeingin bitki ve hayvan türleri Dünya’yı kaplamaya başladı. Yaşam, okyanusta başlamıştı. Oysa şimdi toprak ve havayı da içeriyordu. Günümüzde,Everest’in tepebsinden denizlerin derinliklerine kadar her yerde yaşayan organizmalar var. sıcak,yoğun sülfürik asit çözeltilerinde ve Antartika’nın kuru vadilerinde organizmalar yaşıyor. tek bir tuz kristaline emdirilmiş suda organizmelar yaşam sürdürebiliyor.

=Özgün çevresine hassasiyetle bağlı ve uyarlanmış yaşam biçimyleri gelişti. Ancak çevre koşulları değişmişti.Organizmalar aşırı özelleşmişti,bunlar öldüler. Daha az uyarlanmış ancak daha genele özelliklere sahip olanlar da vardı. değişen koşullara,iklim farklarına rağmen bu organizmalar hayatta kalabildi. Dünya tarihinde, yok olan organizma cinslerinin sayısı bugün canıl olanlarndan çok daha fazladır. Evrimin sırrı, zaman ve ölümdür.

Adaptasyonların içinde faydalı olanlardan birisi de zekadır. çevreyi kontrol etme eğilimi şeklinde,zeka, en basit organizmada bile görülebilir. kontrol eğilimi yeni nesillere kalıtım ile aktarıldı: Yuva yapma, düşmekten,yılanlardan veya karanlıktan korkma,kışın güneye uçma gibi bilgiler nesilden nesile nükleik asitlerle taşındı. Anca zeka tek bireyin ömrü içerisinde uyarlanmış bilgileri öğrenmesini gerektirir. dünyadaki organizmalarınbir kısmı zekaya sahiptir, yunuslar ve maymunlar gibi. Fakat zeka en fazla İnsan adlı organizmada belirgindir.

İnsan, adaptasyon için gerekli olan bilgileri kitaplar ve eğitim yoluyla da öğrenir. İnsanı bugünkü durumuna Dünya’da kontrolü elinde tutan organizma haline getiren en önemli etken öğrenme yeteneğidir.(s:17)

Biz, 4.5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiç bir neden yoktur. İnsan, bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir.

Dünya ve Güneş’i daha milyarlanca yıl yaşayacağı tahmin ediliyor. İnsanın gelecekteki gelişimi kontrol altında biyolojik çevre,genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makeneler arasında yakın ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye karşın durağan kalamayacağımız açıktır.

Bildiğimiz kadarıyla, tarihimizin ilk dönemlerinde, on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürülüre avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruhplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratıylışından 4.5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşayoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala etnek çatışmalardan kaynaklanıyor).

İnsanların bağlılığının sadece milletine ,dinine,ırkına ya da ekonomik grubuna değil ama tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani on bin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk,din ya da politik eğilimde olan birinin çıkarı,bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözeü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli.

İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleik asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz,en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı (s: 18) gereksinmelerimiz ve sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde nükleik astlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı-iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamamız gerekir.

kuşku yoktur ki yüzbinlerce yıl önce avcı-toplayıcıyken taşıdığımız içgüdü mekanizmamız biraz değişmiştir. Toplumumuz, o günlerden bu yana dev adımlarla gelişmiştir. İçgüdülerimiz bazı şeyleri kalıtım-dışı öğrenmeyle edindiğimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamızı söylüyor,sonuçta çatışma doğuyor.

Bir dönem sonra tüm insanlara karşı aynı özeleştirici duyguları besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eğer tüm insanları dünyanın 4.5 milyar yıllık tarih ortak ürünü olarak görebileceksek, neden aynı tarihi paylaşan diğer organizmalara da aynı özeleştirici duyguları beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azını gözetiriz-köpekler,kediler,sığırlar gibi- çünkü bu canlılar bize faydalıdır ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, balıklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir.

Bence tümünün yaşadığı özeleştirici duygu yoksunluğunun nedeni kalıtımdır. Bir karınca sürüsü diğer bir karınca grubu ile öldüresiye savaşabilir. İnsanlık tarihi deri rengi farkı, inanç değişiklikleri,giyim ya sac modeli ayırcalıkları gibi ufak değişiklikler nedeniyle çıkmış savaşlar,baskınlar ve cinayetlerle doludur.

Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları-örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri-bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasında koruyabilmek için gerekli uyarlanmış değerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örneğidir ve tehlikelidir.(s:19)

Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şekilde donatılmış makinalara hayranlık ve saygı duyuyorsak.. Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanını biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe solduğumuz oksijen,tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu.

YaÅŸamın tüm örneklerine saygı Dünyadaki dinlerin birkaçında örneÄŸin Hindu dininin bir kolunda (”JainÂ’ler) vardır. Vejeteryanlar da buna benzer br duygu taşırlar. Ama bitkileri öldürmek hayvanları öldürmekten niye daha iyidir?

İnsan, yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayibiliriz .Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz;endüstireylm ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz;yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir;doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz.

(Carl Sagan, Kozmik Bağlantı(1975), e yay: s: 15 -20, 1986)

En Az İki Bin Yıllık Yanlış

Eskiden insanlar, evrenin merkezi olarak Dünyayı düşünüyordu. Sağduyu Ay ve Güneş’in Dünya çevresinde döndüğün gösteriyordu.

Peki canlı varlıkların yapısı neydi?

1828 yılında Alman kimyacı F. Wöhler’in idrarda bulunan üreyi, anorganik bir madedler yoluyla elde etmesi, insanoğlunun düşüncesinde yeni aydınlıkların ilk habercisiydi. Çünkü Tanrı’nın emrindeki doğa laboratuvarının ürettiği şeyi insanolğlunu emrindeki laboratuvarın da üretebileciği anlaşılmıştı! Bu sezgi, insanoğlunun dine karşı duyduğu bilimsel şüphenin en büyük kanıtı oldu aslında.

Canlılar dünyasına bakarsanız, benzer olanlarla birlikte birbiriyle hiç ilgisi olmayan görüntülerdeki canlıları görürsünüz. Tilkiyle yılanın ne gibi ortak bir geçmişi olabilir? Dinlerin yaratılış kuramları, birkaç bin yıldan öteye gitmez. Darwin ise tüm canlı organizmaların, çok geniş bir zaman sürecinde ortak bir kökenden ortaya çıkarak geliştiğini önesürdü.

CANLILAR NASIL OLUŞTU VE GELİŞTİ?

Yakın geçmişteki atalarımız acaba nasıl bir canlıydı?Daha önce neydik? Oksijenli ortamdaki yaşam nasıl bir canlıyla başladı?

Bilim çevrelerinde, insanların ve hayvanların atasının, bir barsak paraziti (giardia)ne benzer bir canlıdan türediği görüşü ağırlıkta.

Dünya var olduğundan beri üzerinde milyarlarca canlı, yaşam sürdü. Bu gün de en az 30 milyon tür yaşamını sürdürüyor. Elbette tüm canlıları birer birer sayma ve sınıflandırma olanağı yok. 18. yüzyılda Linnaeus, 10 000 canlıyı sınıflayabilmişti. Daha sonraları canlıların nasıl sınıflandırılacağı konusu gündeme geldi. Bir yol, organizmaları gözle görülebilir özelliklerine göre sınıflamaktı( Taksonomi).

Darwin’ le birlikte bu bakış açısı deÄŸiÅŸti. Canlılar soy aÄŸaçlarına göre sınıflandırılmaya baÅŸlandı. Bu sınıflandırma, evrimsel ortaya çıkışın izini sürer.

GüneÅŸ Sistemi’ nin yaşı yaklaşık 4.5 milyar yıl.

İlk canlıların oksijensiz ortamda, 4.5 milyar yıl önce türediklerini biliyoruz. O zamanlarda atmosfer, büyük oranda azot ve daha az oranlarda karbon dioksit, metan, amonyak gazlarıyla ve az miktarda su buharından oluÅŸmuÅŸtu. Oksijen yoktu. Ozon da yoktu. Ozon tabakası olmayınca GüneÅŸ’ ten gelen morötesi ışınlar, yeryüzünü tüm ÅŸiddetiyle bombalıyordu. Bu morötesi ışınlar, yüksek enerjili ışınlardı.

Moleküllerin Yaşam Savaşı

Morötesi ışınlar, bol miktarda çakan ÅŸimÅŸek ve yıldırımlar, milyonlarca yıl boyunca, mevcut basit molekülleri parçaladı. Parça birimler, birleÅŸerek yeni moleküller oluÅŸturdu. Bazı moleküller, baÅŸka moleküllerin oluÅŸmasını kolaylaÅŸtırdı. Böylesi maddelere katalizör diyoruz. Bazı moleküller, kendinin aynısı olan moleküllerin oluÅŸmasını da kolaylaÅŸtırır ( kendi kendinin katalizörü, otokatalizör). ” Bugün artık kopyalama (çoÄŸalma) iÅŸleminde belli protein ve enzimler aracı oluyor. İkinci olarak, “kendinin tıpkısı” bir molekül yaratmak, özelliklerini “yeni kuÅŸak” moleküle aktarmak demek oluyor ki, bu da “kalıtım” mekanizmasının müjdecisidir. Kopyalama iÅŸlemi sırasında arada bir hatalar oluyordu. Yeni yaratılan moleküllerin büyük bölümü, bu hatadan ötürü bulundukları ortama uyamıyor, hemen parçalanıyordu; ya da ortama uysa bile çoÄŸalabilme özlelliÄŸini kaybediyor ve çoÄŸalamıyordu. Ancak, çok nadiren de olsa, bazı hatalı moleküller hem ortama uyabiliyor hem de çoÄŸalma yeteneÄŸini kaybetmiyordu. Ortalığı dolduran bu deÄŸiÅŸik moleküller yeni bir tür oluÅŸturuyorlardı. Bu da canlıların çeÅŸitliliÄŸini saÄŸlayan” mütayon” mkanizmasının baÅŸlangıcını oluÅŸturdu.” Bu deÄŸiÅŸik moleküller, canlı çeÅŸitliliÄŸinin baÅŸlangıcıydı. Bazı moleküller sıcaÄŸa, yüksek enerjiye dayanıklıydı; onlar “hayatta” kalıyordu. Bunlar diÄŸerlerinin dayanamayacağı ortamlarda çoÄŸalabiliyordu. Kimileri sıcaktan parçalanıyor ve “ölüyor” du.(Prof. Dr. Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı)

Sudan DoÄŸan YaÅŸam

Moleküllerin yaÅŸam savaşı suda, deniz ve göllerde kök salmıştı. Suyun dışındaki moleküller, morötesi ışınların bombardımanıyla paramparça oluyordu. Su ise bu ışınlarının bombardıman ateÅŸini kesiyordu. Denizlere ve göllere sığınmış moleküller, uzaylıların saldırısına uÄŸramış dünyalılar gibi adeta bir sığınaktaydılar. Su, sıcaklığı sabit bir ortamdı; ayrıca moleküllere hareket ve yaÅŸama olanağı tanıyan iyi bir akışkandı.”YaÅŸayan” moleküller, giderek daha karmaşık yapılar geliÅŸtirdi. teel yapıları, ” çift sarmal” olarak bildiÄŸimiz DNA idi. Bu moleküller, çevrelerine bir zarf yaparak kendilerini dış etkilerden bir ölçüde korumayı baÅŸardılar ve böylece ilk bakteriler oluÅŸtu. Bu noktaya gelme, yaklaşık yarım milyar yıl aldı.

Bakteriyi Küçümsemeyelim!

Bakteriler bir anlamda en ilkel canlılar. Ama bakterileri küçümsemeyelim. ” Biz, her zamanki insan merkezli bakışımızla “en baÅŸarılı yaratık insandır” der ve bunu hiç sorgumlamayız. Oysa ki, bizim türümüz olan homo sapiens sapiens’ in bilemediniz en fazla 100 bin yıllık bir geçmiÅŸi var, geleceÄŸi de pek parlak görünmüyor. Bakteriler 3.5 milyar yıldır var, heryere yayıldılar, deÄŸil insan, baÅŸka hiçbir canlının yaÅŸayamayacağı koÅŸullar altında dahi yaÅŸamaya uyum saÄŸladılar ve insanlar yok olduktan sonra da, hiçbir ÅŸey olmamışçasına varlıklarını sürdürecekleri kesin. Üstelik bakterilerin olmadığı bir dünyada baÅŸka hayatın olması da pek düşünülemez. ÅŸimdi siz söyleyin, gerçek baÅŸarı kiminki? Bir süre sonra bazı bakteriler, iÅŸbirliÄŸine giderek yeteneklerinde özdeÅŸleÅŸtiler, bu küçük bakteriler toplumu da ilk hücrelerei yarattı. Bu hücrelerin bazıları çoÄŸalma sırasında bölünürken birbirinden ayrılmadılar ve zamanla çok hücreli organizmalar oluÅŸtu. Bu da yaklaşık olarak 3 milyar yıl önce oldu…..”

“Derken, yaklaşık 2 milyar yıl önce, doÄŸa en büyük keÅŸfini yaptı: Cinsiyet…. O zamana kadar, bakteriler ve hücreler tek baÅŸlarına bölünerek çoÄŸalıyorlardı. Bölünme sırasında kendileri ile ilgili yapısal ve davranışsal her türlü bilgiyi (yani genetik kodu) taşıyan DNA’ lar kopyalanıyor ve iki yeni varlık arasında paylaşılıyordu. Bu temel iÅŸlem, hiç deÄŸiÅŸmemiÅŸti….. Derken, bazı hücreler çoÄŸalırken kendi DNA’ larına bir baÅŸka hücrenin DNA’ larını katarak genetik kodları karıştırmayı keÅŸfettiler. Sonuçta her iki hücreden farklı bir hücre meydana geliyordu. Birden bire, mütasyon çok büyük bir hız kazandı ve çeÅŸitlilikte bir patlama oldu. Bunun önemi şöyle anlaşılabilir: İlk 2 milyar yılda evrim, ancak bazı basit organizmalar yaratabildi. Cinsiyetin keÅŸfinden sonraki 2 milyar yılda ise bugün çeremizde gördüğümüz bu inanılmaz çeÅŸitliliÄŸi yarattı.”

Kendini, Türünü Koru ve Çoğal

“Bu sıralarda orada bulunnsaydınız, deniz ve göllerin içindeki bakterileri, tek ve çok hücreli canlıları görebilseydiniz aklınıza gelecek cümlecik mutlaka ÅŸu olurdu: ” Bir faaliyet, bir faaliyet…!” Gerçekten de bu canlı-ların adeta oraya buraya koÅŸtuklarını, hızla çoÄŸaldiklarını, bazılarının diÄŸerlerini yediÄŸini, bazılarının ise ortaklıklar kurup bir takım üstünlükler saÄŸladıklarını görecektiniz. Bütün bunlar taa başından beri süregelen 1 numaralı genitik emrin uygulanmaları idi : “Kendini, türünü koru ve çoÄŸal “. Bunu yerine getirmek için bütün türler kendilerine uygun taktik ve stratejiler geliÅŸtiriyor, bunlardan en baÅŸarılı olanların sahipleri ortama egemen oluyor, diÄŸerleri yok oluyordu. Bu amansız mücadele hiç dinmeden bugüne kadar geldi.

Cinsiyetin keÅŸfinden 500-600 milyon yıl sonra önemli bir adım daha atıldı. Bazı bakteriler atık olarak oksijen üretmeye baÅŸladılar. BaÅŸlangıçta, varolan canlılar için bir zehir olan bu yeni gazı kullanarak enerji üretmeyeyi öğrenen canılılar büyük üstünlük saÄŸladılar, çünkü yeni enerji üretim mekanizması eskiye göre çok daha verimli idi.” ( Bilim ve Teknik,TÜBİTAK, 343. sayı s: 29 ; Prof. Dr. Orhan Kural)

“Atmosferdeki oksijen miktarının ancak % 1′ e ulaÅŸması yaklaşık 2 milyar yıl önce gerçekleÅŸmiÅŸtir.” Bugünkü yaÅŸamın sürdüğü ortamın büyük bir kısmı oksijenli kara ortamı olduÄŸu, ve insanoÄŸlu da bu ortamın bir üyesi olduÄŸu için, oksijensiz yaÅŸamın önemi gözden kaçabilir. Oysa oksijensiz ortamın canlıları, yakından tanıdığımız geliÅŸmiÅŸ, çok hücreli canlıları incelerken deÄŸerli açılımlar sunabilir. 3-4 milyar yıl öncesinin oksijensiz ortam canlılarının yaÅŸadığı ortamda ancak iz miktarda oksijen vardı. Canlıların evriminde oksijenin rol oynamaya baÅŸlamasından çok önce, 500 milyon yıl boyunca, oksijensiz ortam canlılarının hükümranlığı sürmüştü. Bu sürecin ortalarında bir yerde, GüneÅŸ enerjisini kullanarak fotosentez yapan bir prokaryot türü; siyanobakteriler türemiÅŸti…. Büyük olasılıkla, bugün soluduÄŸumuz oksijen moleküllerinin bir kısmı da, yaklaşık 2 milyar yıl önce, siyanobakterilerce üretilmiÅŸtir.”

Atmosferdeki oksijen miktarı arttıkça oksijene bağımlı bakteriler türedi. Bunlar, hücre zarı, hücre çekirdeÄŸi, bağımsız organeller gibi öğelerle donatılmış canlı türleriydi. Oksijen enerji metebolizmasında olaÄŸanüstü bir verimlilik artışı saÄŸlamıştı. Öte yandan oksijenin zehir (toksik) özlelliÄŸini gidermek için canlılar enzim (biyolojik katalizör) üretmeliydi Ayrıca oksijene dayanmayan fotosentez sistemlerinin, oksijen kullanan sistemlerden mekanik bakımdan çok daha basit oluÅŸu, oksijenli fotosentezin evrim tarihinin ileri bir aÅŸamasında ortaya çıktığını gösteriyor.” Zamanla atmosferde çoÄŸalan oksijen, ozon tabakasını yarattı, bu da morötesi ışınları önemli ölçüde kestiÄŸi için artık canlıların sudan çıkmalarına engel kalmadı. Sonuçta karalar, hızla artan bir bitki ve hayvan çeÅŸitliliÄŸi ile doldu. Bitkiler oksijeni üretiyor, hayvanlar tüketiyor, hayvanlar karbon dioksit üretiyor, bitkiler tüketiyordu. Bitkiler enerjilerini GüneÅŸ’ ten alıyor, hayvanların bazıları bitkilerin bu hazır enerjilerini, onları yiyerek alıyor, bazıları ise daha yoÄŸun bir enerji almak için diÄŸer hayvanları yiyorlardı.Daha sonra da ölen hayvanlar, yapı maddelerini, çürüyen vücutları ile topraÄŸa geri veriyor, bu da bitkiler tarafından alınıyor, çıkar zinciri tamamlanıyordu. Herkes gül gibi geçiniyordu. Bu, o kadar iyi iÅŸleyen bir mekanizma idi ki günümze kadar deÄŸiÅŸmeden geldi. Bütün bu geliÅŸmeler sırasında, her adımda genetik bilgilere sürekli yenileri ekleniyordu. Genellikle eski bilgiler kalıyor, yeni edinilenler ekleniyordu. Buna örnek olarak, virüslerin (yalnızca bir parazit olarak yaÅŸayabilen en basit canlıdır) genetik kodunda yaklaşık 10 bin “bit” vardır (Buradaki “bit”, parazit deÄŸil, “bilgi taneciÄŸi” diye tanımlanabilecek olan bilgi ölçüsü). Bir bakterininkinde 1 milyon, bir amibinkinde 400 milyon ve bir insanınkinde yaklaşık 5 milyar bit vardı. Hemen gözünüze çarpmıştır, bir amip ile bir insan arasında genetik bilgi olarak yalnızca 10 kadar bir katsayı var, bu çok aÅŸağılayıcı deÄŸil mi? DeÄŸil aslında, o fazla bitlerin bir kısmı çok önemli bir geliÅŸme için kullanılmış: Bir yazılım üretme ve depolama organı, yani beyni geliÅŸtirmeye.” (Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı)

Fotosentez, yalnız oksijenle olmaz. Örneğin, elektron vericisi olarak su yerine hidrojen sülfürü kullanan fotosentez sistemleri, atık olarak oksijen yerine kükürt salar. Oksijensiz ortamın canlıları bu yolla yakıt olarak yalnız Güneş enerjisini kullanabilir. Tek hücreli bu ilk hayvanlar, giderek oksijen kullanmaya başladı.

Organizmaların, oksijenli yaşama görece hızlı bir biçimde uyum sağladıkları düşünülüyor. Bu kurama göre, organizmalar oksijenle beslenen küçük organizmaları bünyelerine almıştı. Bu küçük organizmaların mitokondri organelinin atası olduğu düşünülüyor. Mitokondri, hem kendisi, hem de konakladığı hücre için oksijeni ATP enerjisine dönüştürüyordu. Buna karşılık büyük hücre de mitokondri için protein sentezliyordu. Günümüz hücrelerindeki mitokondri organeli, işte bu bakteri benzeri atadan türemiştir. mitokondriye bitki ve hayvan hücrelerinde, ayrıca bitkilerin kloroplastlarında rastlanır. Mitokondri, kendi DNA sına sahiptir ve hücre bölünürken bağımsız biçimde kendi kendini kopyalayabilir. Elde edilebilen en eski mitokondrili fosil 850 milyon yıl öncesine ait. ( Bilim ve Teknik 332. sayı, Özgür Kurtuluş)

İNSANIN EVRİMİ…

19. yy’ın ortalarıydı. 1859′ yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi.

1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı.

İşte Darvin’ in bu kitapları insanın doÄŸuÅŸunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika’ da ve Ekvator yakınında “doÄŸduÄŸu” artık kesinleÅŸmiÅŸtir diyebiliriz. (İnsanın YüceliÅŸi, s: 25)

Dünya, böyle gelmiÅŸ böyle mi gidiyordu? Yoksa baÅŸlangıçta durum daha mı farklıydı? Varlıkların çeÅŸitliÄŸini nasıl açıklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canlı türlerin çeÅŸitliliÄŸi zaman içinde evrim geçirmiÅŸ ve geçirmektedir. Dinsel açıklamalarla, bilimsel yaklaşım ilk kez cepheden karşıkaşıya kaldı. Yaratılış kuramı yani dini açıklama ve evrim kuramı. Biyologlar 1.5 milyondan fazla ‘flora ve fauna’ türü üzerinde çalıştılar. Bu çeÅŸitliliÄŸin zaman içinde evrimleÅŸme ve doÄŸal ayıklanma ile açıklanabileceÄŸini açıkladılar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1)

Darvin, doğrulanıyordu yani.

Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soÄŸudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya’ ya gönderdi!

Bu arada George Basalla, çok baÅŸka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlıların ve cansız maddelerin çeÅŸitliliÄŸi gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanın kendi elleriyle ” yarattıkları” çeÅŸitlilik de canlı türlerin çeÅŸitililiÄŸi kadar ÅŸaşırtıcı.”TaÅŸ aletlerden mikroçiplere, su deÄŸirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeÅŸitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yılında Karl Marx, İngiltere’ nin Birmingham kentinde beÅŸyüz farklı tip çekiçin üretildiÄŸini öğrendiÄŸinde çok ÅŸaşırmıştı. Normal olarak buna ÅŸaşırması da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir iÅŸlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu” (Teknoloji nin Evrimi, s: 2)

Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece deÄŸiÅŸik özelliklere sahip? KuÅŸlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki…

Darwin’ den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmiÅŸti. Ona göre her varlık, içinde oluÅŸtuÄŸu, yaÅŸadığı maddesel koÅŸullara göre oluÅŸuyordu. KuÅŸu oluÅŸturan koÅŸullarla kediyi oluÅŸturan koÅŸullar aynı deÄŸildi. Bir de canlının bu koÅŸullara uyumu ya da koÅŸullara etkisi aynı deÄŸildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluÅŸan özellikler, kalıtımla kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa geçiyordu. ÖrneÄŸin zürafa, önceleri otla beslendiÄŸi için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaÅŸadığı çevre çölleÅŸti. Zürafa baÅŸka bir çevreye geçerek yiyeceÄŸini yüksek aÄŸaçlardan saÄŸlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı…

Lamarck’ ın görüşleri kuÅŸkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de deÄŸildi. Çevresel koÅŸulların (ortamın) etkisiyle oluÅŸan özellikler nasıl oluyor da kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluÅŸmasını saÄŸlıyordu?

Yoksa bu güç başka bir yerde miydi?

Darvin’ in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemiÅŸti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck’ ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doÄŸal ayıklanma ve yaÅŸama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin ÅŸunu savunuyordu: YaÅŸam kasırgası içinde ancak yaÅŸama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doÄŸal ayıklanma ya da doÄŸal seçmedir. YaÅŸama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuÅŸaklara geçer hem de geliÅŸerek. Bitki ve hayvan yetiÅŸtirenler kuraldışı özellikler gösterenleri birbirlerine aşılaya aşılaya yeni türler elde ederler. İnsanların bile yapabildiÄŸi bu aşılamayı doÄŸa daha kolaylıkla ve doÄŸal olarak yapmaktadır.

Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir.

(Düşünce Tarihi, s: 15-16… )

İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel)

…”Pekiy, bilimin ve tekniÄŸini bu geliÅŸmesine koÅŸut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir geliÅŸme olduÄŸunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz… Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi deÄŸil mi?

Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü “Homo Sapiens” maÄŸaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee maÄŸaranın karanlığı bulaÅŸmıştı. Gözleri kamaÅŸtı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp maÄŸaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman maÄŸara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece ” bilim” in tohumu düşmüş oldu yüreÄŸine : merak etmek, araÅŸtırmak, öğrenmek, gerçeÄŸi bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araÅŸtırmak, bu, gerçeÄŸi bulmaya çalışma uÄŸraşı, binlerce yıldır süregeldi.

Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluÅŸunun bilincine varan tek yaratıktır. MaÄŸaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluÅŸ bilinci yok oluÅŸ bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden “var” dı? Ve neden “yok” olacatı? Var olduÄŸuna göre onu “var” eden, “yapan” biri, birileri, olmalıydı. Onu ” var” eden ya da edenler, on “yok” edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluÄŸunu duydu. Bu gücü “DoÄŸa” da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi baÅŸlamış oldu. GüneÅŸ’ e, ÅŸimÅŸeÄŸe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardaÄŸa sığındı, güvendi, tapındı. GüneÅŸ doÄŸarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken GüneÅŸ, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardaÄŸ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taÅŸlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi baÅŸlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks… Mezopotamyalıların tanrıları kuÅŸ baÅŸlı adamlar, aslan baÅŸlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her ÅŸeyin her duygunun, her doÄŸa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak deÄŸil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera’ yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doÄŸrudan doÄŸruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi baÅŸladı. Böylece insanlar tanrılaÅŸtırıldı. Ve nihayet “Tek Tanrı dinleri” doÄŸdu. DoÄŸa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı’ ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı’ da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı’ lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı’ ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı’ nın konuÅŸmasıdır. “Önce Söz Vardı” söylemi bunun en belirgin örneÄŸidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceÄŸi ileti (mesaj) için neden söz’ e geresinim duysun ki? tanrı’ da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz.

Dinlerin baÅŸka bir ortak yanı doÄŸa dinlerinden tek tanrı dinlerine kadar tüm dinlerde tanrı’ ya kulluk yapılırken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapılması, belirli yöne dönülmesidir. Kıbleye dönülür, yedi kollu ÅŸamdana dönülür, İkonaya, Madonnaya, İsa’ nın heykeline dönülür, GüneÅŸ’ e dönüür. Diz çökülür, secdeye varılır, avuçlar birbirine yapıştırılır, gökyüzüne açılır. Görkemli tapınaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleÅŸtirir. Dünyanın Yedi Harikası’ ndan biridir Diyana Tapınağı. Tekbi-i ilahi ile Naat-ı Åžerif ile Mevlevi Semai ile Itri’ nin besteleri dalgalanır görkemli kubbelerde. Ya da Haendel’ in Mesih’ i, Mozart’ ın Requiem’ i.

Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. DoÄŸa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiÅŸtir, bakıcılar girmiÅŸtir, rahipler girmiÅŸtir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiÅŸtir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiÅŸtir. Böylece ” Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuÅŸtur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve baÅŸlıcasını oluÅŸturmuÅŸ. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır.” (F.Engels)

Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!..

Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı?

İnsan maÄŸaradn çıkınca, kendisi gibi baÅŸka insanların da varolduÄŸunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduÄŸunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriÅŸ iliÅŸkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiÄŸi kadar üretirken sonraları gerektiÄŸinden fazla üretip, kendi ürünü baÅŸkalarının ürünleri ile deÄŸiÅŸ tokuÅŸ yapmaya giriÅŸti. Böylece ilkel ticaret baÅŸladı. BirkuÅŸku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün deÄŸerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir deÄŸer biri”mi olmalıydı. Ve “para” yı icat etti insan. “Homo Sapiens”, “Homo Economicus” a dönüştü. “Para”, ona sahip olanı da tanrılaÅŸtırıyordu. TanrılaÅŸmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, baÅŸkaların sırtından, baÅŸkalarının emeÄŸinden, baÅŸkalarının hakkından kazanılamaz mıydı?

“Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediÄŸi bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı.” (Adam Smith’ ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, “insan yiyen yaratık” oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak ÅŸey kalmamalıydı. Marks’ ın ürünü oluÅŸturan öğelerden birinin emek olduÄŸunu, emeÄŸin de para karşılığında satılıp alınabileceÄŸini, yani bir meta olduÄŸunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile ” homo Economicus” dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduÄŸunu, para karşılığı satılıp alınabileceÄŸini keÅŸfetti….

Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliÄŸi insanın “Homo Sapiens” in beynine bulaÅŸan bu maÄŸara karanlığından kurtuluÅŸ için verdiÄŸi savaşımın tarihidir. Homo sapiens maÄŸaradan uzaklaÅŸabildiÄŸi, maÄŸara karanlığından arınabildiÄŸi oranda “İnsan” sayılır. “

(Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996)

Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi?

“Yaygın bir görüş ÅŸudur: Bir insan DNA’ sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiÅŸ harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eÅŸdeÄŸer bir iÅŸ. Bu DNA’ nın rastgele birleÅŸmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuÅŸlara rastgele basarak Shakespeare’ in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iÅŸ.”

Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama iÅŸiyle de uÄŸraşıyor! Orhan Kural ‘la sürdürelim:

“Olaya böyle bir benzetme ile yaklaÅŸtığınızda gerçekten de hiç olmayacak bir iÅŸ gibi görünüyor. Maymunun, bırakın Shakespeare’ in bütün eserlerini, onun bir tek “sonnet ” ini çıkartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yıl gerektirir (daha doÄŸrusu, 1000 tane maymuna bu iÅŸi yaptırsak, ortalama baÅŸarı süreleri bu olur ama bu teknik ayrıntılarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşı ise yaklaşık 10 milyar yıl olduÄŸuna göre daha fazla bir ÅŸey söylemek gereksiz… mi acaba?

Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek.

HerÅŸeyden önce, “Macbeth ” i yeni baÅŸtan yaratmaktan vazgeçip “aÄŸzı burnu yerinde herhangi bir ( yazılmış ya da yazılmamış) edebi eser ” e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya’ yı 4 milyar yıl önceki haline götürsek, bugüne geldiÄŸimizde herÅŸeyin aynen günümüzdeki gibi olacağını düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yıllık evrim deneyini her tekrarladığımızda baÅŸka bir “bugün” e geliriz.

İkinci olarak, maymun sayısını artırmak ÅŸart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleÅŸmek üzere dolaÅŸan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın ÅŸimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuÅŸlara bastıkça birtakım harf dizileri oluÅŸacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleÄŸe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluÅŸacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya baÅŸlayacaklar. ÇaÄŸrılan kelimelerden oluÅŸan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleÄŸine gönderilecek. Bu kez cümleler çaÄŸrılıp birleÅŸtirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye baÅŸlanacak. BaÅŸta belki 2-3 mısralık ÅŸiirler görülecek, sonnra yavaÅŸ yavaÅŸ daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de “aÄŸzı burnu yerinde” epeyce eser ortaya çıkacaktır.”

Uzun Evrim Zincirinin Mirasları

“Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez deÄŸindiÄŸim, “1 numaralı emir” dir. Yani, “kendini, türünü koru ve çoÄŸal” emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoÄŸalma yönü ile ilgilenir ama geliÅŸmiÅŸlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da iÅŸin içine girer. İnsan’ da bunu açıkcça görürüz; başımıza hızla gelen bir taÅŸ görünce hiç düyşünmeden başımızı çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazı durumlar ise evrim açısından çok yenidir ve daha refleksi geliÅŸememiÅŸtir ama harika organıkmız beyin, iÅŸin çaresine bakar. ÖrneÄŸin, bindiÄŸiniz arabanın sürücüsü ıslak yolda hız yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli olduÄŸunu bilirsiniz ve önlem almaya çalışırsınız. Bu 1 numaralı emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya daÄŸmez.

Cinsiyetin keÅŸfi önemli demiÅŸtik, bir de onun bazı sonuçlarına bakalım. Hatırlarsınız, çoÄŸalacak hücre, kendine gen verecek bir baÅŸka hücre bulur, genleri karıştırdıktan sonra yeni genlerle çoÄŸalmaya baÅŸlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da ÅŸu: dikkat ederseniz, esas çoÄŸalma iÅŸini üstlenen hücreyi yaniyumurtayı taşıyan, bildiÄŸiniz gibi diÅŸi canlı. Erkek ise sadece olaya çeÅŸni katmak iÅŸini üstlenmiÅŸ. Uzun sözün kısası, beÄŸenseniz de beÄŸenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman diÅŸilerdir. Bazı inanışlarda kadının, “erkeÄŸin kaburgasından” imal edildiÄŸi iddia edilirse de bu, büyük olasılıkla bir yanlış anlamadır. Herhalde gerçek, erkeÄŸin, “kadının kaburgasından” imal edildiÄŸidir.”( Bu satırları yazarken “erkek” liÄŸimizin ayaklar altına alındığını ben de görüyorum! Hani ÅŸu Sıkıyönetim bildirilerini andıran ” 1 nolu emir” gereÄŸi: kendini, türünü koru ve çoÄŸal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasıl “çoÄŸalacağız”? İşte bu noktada ne yazık ki diÅŸilere muhtaçız!)

Erkekler DiÅŸilerin PeÅŸinde

” İşin başından beri süregelen iÅŸbölümüne bakarsanız, erkeÄŸin ilk görevi, bir diÅŸi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak diÅŸilerin peÅŸindedir, diÄŸer özellikleri bu özelliÄŸine destek niteliÄŸindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın tür

Kategori: Bilim


Rasgele...