Fuzuli’nin Hayatı (1480-1556)

12 Temmuz 2007



Fuzuli’nin Hayatı (1480-1556)

Gerçek adı Mehmed B. Süleyman’dır. Kerbelâ’da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556′da Kerbelâ’da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde “Fuzûlî” adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan’ının girişinde açıklar. Ama “işe yaramayan”, “gereksiz” gibi anlamlara gelen “fuzûlî” sözcüğünün başka bir anlamı da “erdem”dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.

Fuzûlî’nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan “gizli bilimler”le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati’yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.

İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam’a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kebelâ’da, Şiiler’ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat’ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali’ye bağlılığı, Ali’nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber’den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber’in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü’s-Süedâ (”Mutluların Bahçesi”) adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat’ı ele geçiren İsmail Safevi’ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî’nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat’ta bulunan On İki İmam’la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan’ındaki “Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli” (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat’ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman’a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.

Fuzûlî’nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. “Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir” anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle “evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur” yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun’dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk’tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı’dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı’nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan “Tanrı özü’nden dışa taşmasıdır (sudûr); “Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ” (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur).

Fuzûlî’nin anlayışına göre insan “seven bir varlık”tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı’ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı’nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, “maarif” adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, “ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör” dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlakla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). “Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar” diye başlayan Şikayet-nâme’sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslam dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan’ında da “zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği” anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler:

Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder

Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal

Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran’ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslam dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam’ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem “namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma” biçiminde özetlenebilir.

Fuzûlî’nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî’yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça’nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü’s-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe’yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî’de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler’den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.

Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî’nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir “acı çeken varlık” olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür.

Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: “Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz”. Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.

Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır

Kim ne mikdar olsa ehlin eyler ol mikdar söz

Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.

Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir “inanç ulusu” olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.

Fuzuli’nin Edebi Şahsiyeti

Türkçe, Arapça ve Farsça’ nın geçerli olduğu bir coğrafyada yaşayan Fuzûlî, bu üç dil ile şiir yazacak kadar  dili  vukûfu  ve  şuûru  olan  bir şairdir. Gençlik yıllarında    yazdığı    aşk    şiirlerinde,   muhtemelen Türkçe’ yi  kullanan  Fuzûlî,  daha  sonraları   Farsça çoğunlukta   olmak   üzere   Arapça   ile   de   şiirler söyleyerek,   yaşadığı  edebî  atmosferin  bir  aynası olmuştur.

  Türkçe  Divan’  ının  önsözünde  şiir anlayışını  ifade eden   Fuzûlî,  şiir  gibi  bir  sanat  şubesinin   ilimsiz olmayacağının  şuûruna  vararak,  ”İlimsiz şiir,  esası yok duvar gibi olur  ve esassız duvar gâyette  bî-îtîbar olur” diyerek aklî ve naklî ilimlerden olan hadis, tefsir, kelam,  fıkıh  gibi   İslâmi  ilimleri;  mantık,  hendese, astronomi    ve    tıp   gibi  aklî   ilimleri   öğrenmiştir.

  Sanat ile ilmi bir arada kaynaştıran Fuzûlî, üç dili de bilmesine    rağmen,     Türkçe    şiirlerinde,     kolay anlaşılabilen  ve devrinin ortalama insan  zümrelerinin konuştuğu   bir  dil  kulanmış;  pek ağırlıklı Arapça ve Farsça unsurlar kullanmamıştır.

 Fuzûlî’  nin   başta  Ali  Şir  Nevaî   ve   Habibi   gibi Türkçe   yazan    şairleri    iyi    bildiği,   eserlerinden anlaşılmaktadır. O, Habibi’  nin “dedim dedi” gazeline nazire    yazmıştır.   Hasan    Çelebi    1586    yılında yazdığı   tezkiresinde,  Fuzûlî   için  ”Nevâyî  tarzında karîb  bir   üslûb-ı   bedî    ve   semt-i    garibi   vardır” ifadesiyle,    O’  nun    Ali   Şir   Nevaî   şiiriyle    olan münasebetine dikkat çeker.

  Kânunî  Sultan  Süleyman’ ın seferine katılan Hayâli ve Yahya Beyler  ile de görüşen Fuzûlî’  nin, Anadolu şiirinden   etkilenmiş    olması   mümkündür;   Necati Bey’  in  ”gayrı”  redifli  şiirine  yazdığı  üç  nazire de, bunun bir işaretidir.

  Fuzûlî,  Türkçe  yazan  şairlerden   başka,   Farsça yazan,  Hâfız;  Nizâmî   ve  Câmi  gibi  şairlerden  de etkilenmiştir.

  Fuzûlî’ nin yaşadığı coğrafya, gerek İslâmiyet öncesi devirlerde  ve  İslâmiyet’  in  hakim  olduğu devirlerde, devamlı,   büyük   kargaşanın   yaşandığı   ve   bunun sonucu   olarak,  her  karış  toprağına  kan  ve  hüzün sinmiş   bir   coğrafyadır.   En   büyük   acı,   Kerbelâ vak’ asında Hz. Hüseyin’  in şehit edilmesidir ki, İslâm tarihinin   en   trajik  olayıdır.  Bu  ızdırap  dolu iklimin çocuğu  olan  Fuzûlî’  nin  şiirlerinde  ilk dikkat çeken tematik özellik,  ızdıraba dayalı,  lirik bir aşktır. Klasik Türk şiirinin kavuşma yerine ayrılık tema’  sını idealize etmesi de,  Fuzûlî’  nin  ızdırap  anlayışıyla  çıkmış ve böylece      ”muzdarip    şair    Fuzûlî”      doğmuştur. Şiirlerindeki   lirizmin  temelinde  evrensel   bir  beşeri özellik  olan  ızdırap  yatan  Fuzûlî,  şiirlerinin  fonuna tasavvufu   yerleştirerek  aşk   ve   mistisizm   gibi  iki erişilmezlik     anlayışını    birleştirmiştir.   Fuzûlî’  nin şiirlerindeki   aşkın   tasavvufi   mi,  beşeri  mi  olduğu tartışmaları,  O’  nun  şiir  anlayışının  sınırlandırılması demektir.    Fuzûlî,    gerçek     insandaki     evrensel duyguları, içinde   bulunduğu toplum   ile,    en    kısa yoldan     paylaşmak    üzere,   tasavvufi    sembolleri kullanmış;   bu   yolla   ezeli    ve   ebedi   olan   aşkı anlatmıştır. O’ nun şiirlerinde tasavvuf,  Ahmet Yesevî, Seyyid  Nesîmî,  Niyazî-i  Mısrî  ve  İbrahim Hakkı’ nın şiirlerinde  olduğu  gibi  esas amaç olmamıştır. Fuzûlî tasavvufi  terimleri,  beşeri  özellikleriyle  şiirleştirerek öğreticilik   (didaktisizm) ten   uzak   durmuş,  lirizme yaslanarak   hissettiricilik   peşinde   koşmuştur.

  Bu yüzden Fuzûlî’  nin   şiirlerinde  bulunan tasavvufi ve beşeri  hisler,    O’  nun      aşkı      ulvîleştirdiğinin göstergesidir.

  Fuzûlî,  yoğun bir lirizmle ifade ettiği şiirlerinde, aşkı uğruna    her şeyini fedâ edebileceği  bir  insanî değer olarak görür ve bunu şöyle dile getirir:

Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil

( Ey gönül! Sevgili canını istemiş; vermemek olmaz!)

  Fuzûlî,   gene   Leyla  ile  Mecnun’ undaki bir başka beytinde,  aşkı   kemalinin,   sevgili   için   can   vermek olduğunu;  bunu  yapamayanların   eksikliklerini  itiraf etmeleri gerektiğini şöyle söyler:

Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın

Vermeyen cân i’ tirâf etmek gerek noksânına

  Fuzûlî, insanın  en yüce hakkı olan yaşama hakkının karşısına sevgiliyi koyarak büyük   bir  gerilimi  ortaya koyar. Esas özelliği   ızdırap olan  bu  gerilim candan vazgeçmek,   onu   sevgili   için  feda   etme anlayışı, Fuzûlî’  nin     şiirini    âdetâ     bir    “can   pazarı” na döndürmüştür.   Bunun   sonucu olarak  Fuzûlî, sanki ölümü  idealize  etmiştir.   İşte,  bu   “ölümü   idealize ediş” in,  Allah’  ın   cemaline  mazhar olmanın beşerî planda ilk   ve  en  acı merhalesi olası yüzünden, kimi araştırmacıların,  Fuzûlî’  nin   şiirlerindeki  aşkın  ilahî aşk olduğunu ileri sürmelerine yol açmıştır. Kullandığı dilin atasözleri ve deyimler  başta  olmak üzere bütün inceliklerini  şiirine  aktaran  Fuzûlî, evrensel duygular olan  aşk  ve  ızdırabı  da derinden derine yaşayan bir edebî  şahsiyet   olarak   en  zor   ifade   edilebilecek duyguları bile kolayca ifade ederek, özellikle manzum eserlerinde  sehl-i  mümteni örnekleri vermiştir. Gerek bir insan olarak ve gerekse  bir şair olarak yaşadığı ve hissettiği her  şeyi,  son  derece  samimi  bir  şekilde ifade eden Fuzûlî, şiir  tekniğinde  de  başarılıdır.Aruz kusurlarının  ses   özelliğinden  bile   istifade  ederek, özellikle  bir  buçuk  hece  okutan medleri, birer çığlık haline   dönüştürmüştür.  Türkçe,   duygu   ve   teknik uyumun   sağlanmış    olması  yüzünden,  Fuzûlî’  nin şiirleriyle, şiir dili olma özelliği kazanmıştır.

  Fuzûlî, Türk şiirinde, en  fazla etkisi  olan  şairlerden biridir. Fuzûlî  devrinde  veya    daha  sonra    yaşayıp da,  ona  nazire yazmayan şair azdır. Taşlıcalı Yahya Bey Fuzûlî’   nin   en   çok  okunan  şiirlerinden    biri olan Su Kasidesi” ne, Nâilî,   ”sakın”  redifli  gazeline, Nedim “Perişanındadır, yanındadır” gazeline  nazireler yazmış,   Bakî,  meşhur  ”usanmaz mı - yanmaz mı”, gazelini  tahmis  etmiştir.  Hasan Ali Yücel’  in Fuzûlî divanına nazire olarak tertip  ettiği  divanı onun bire bir taklidi niteliğindedir. Fuzûlî’  nin  tesiri  günümüzde de tesir etmekte olup,  Şahin Uçar, “Şeydâ  Divânı” adını verdiği  eserinde,  tamamen  Fuzûlîyane  bir söyleyişi tercih etmiştir.

  Fuzûlî’  nin   edebi  kişiliğinin   bir   başka  yönü   de mensur   eserlerinde görülmektedir. Türkçe yazdığı ve Hz.  Hüseyin’  in   Kerbela’  da   şehadetini    anlattığı Hadîkatü’s - Sü’edâ ( Saadete  Ermişlerin  Bahçesi )’- sında  Fuzûlî,  şiirlerine  nazaran  Arapça  ve  Farsça unsurlara    daha    çok  yer  vermişse  de,  pek uzun olmayan    cümleleriyle,    konuyu      üsluba      feda etmemiştir. Manzum - mensur karışık olan bu eserde, Fuzûlî,  duygu  yoğunluğunun  arttığı  yerlerde    veya hikmet ifade etme ihtiyacı duyduğu kısımlarda kıt’ alar ve  beyitlerle  anlatımına  renklilik   katmıştır.    Klasik nesrin  özelliği  olan  seciyi,  bütün   eseri    boyunca kullanan  Fuzûlî,  Hz. Hüseyin’  in şehadetini anlattığı kısımda,    secilerden  de  istifade  ederek,    trajediyi şiirleştirmiştir.

  Fuzûlî,  zaman  zaman  bazı  devlet    yöneticilerine yazdığı    mektuplarda  da,  dile    olan    hakimiyetini göstermiş  ve  böylece,  Türk nesir dilinin gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Bilhassa, Nişancı Celal-zade Mustafa   Bey’ e yazdığı  ve  ”Şikâyet - nâme”  adıyla bilinen mektubunda Fuzûlî,  hem bir dil,  hem bir hiciv ustası olduğunu göstermiştir.

  Fuzûlî, mektuplarında da, secili nesir tekniğini tercih etmiştir.

  Fuzûlî’  nin  edebî  şahsiyeti hakkında, sonuç olarak şu söylenebilir: O, dili  ustaca  kullanarak, Türkçe  ile kusursuz denebilecek  şiirler  söylemiştir. Fuzûlî’  nin şiirlerinde  aşk  ve ızdırap iç  içedir ve şiirlerin fonunda tasavvuf  en  belirgin  özellikleriyle  yer alır. Şiirlerinde samimi olması dolayısiyle,  lirizmi yakalamış ve buna paralel  bir  üslup  kullanarak, şiir  sanatında  kalıcılığı yakalamıştır.  O,  Farsça bir  beytinde de  ifade  ettiği gibi, ülkelerin askerlerle değil, dil kılıcıyla fetheden bir şairdir.

Gazel 1 (Defterdeki)

Benim tek, hiç kim zâr ü perişân olmasın yâ Rab

Esîr-i derd-i aşk u dâğ-ı hicrân olmasın yâ Rab

Ey Rabbim! Hiç kimse, benim gibi ağlayıp inlemesin;

Aşk derdinin esiri ve ayrılık yarasıyla yaralanmış olmasın!

Dem-â-dem cevrlerdir çekdiğim bî-rahm bütlerden

Bu kâfirler esîri bir müselmân olmasın yâ Rab

Her zaman, bu put kadar güzel eziyetler çekerim.

Bu kâfirlerin esiri bir müslüman olasın ey Rabbim!

Görüp endîşe-i katlimden ol mâhı budur derdim

Ki bu endîşeden ol meh peşîmân olmasın yâ Rab

O ay gibi güzel olan sevgiliyi beni öldürme düşüncesinde görüyorum.

Ey Rabbim! O güzel, bu düşüncesinden pişman olup beni öldürmekten vazgeçmesin.

Çıkarmak etseler tenden çekip peykânın ol servin

Çıkan olsun dil-i mecrûh peykân olmasın yâ Rab

O selvi boylu sevgilinin ok demrenine benzeyen bakışını tenimden çıkarmaya çalışırlarsa;

Yaralı gönlüm ( canım ) çıksın, demrine benzeyen bakışı orada kalsın ey Rabbim!

Cefâ vü cevr ile mu’ tâdım anlarsız n’ olur hâlim

Cefâsına had ü cevrine pâyân olmasın yâ Rab

Ben eziyetlere alışkınım, onlar olmadan halim ne olur?

Ey Rabbim! Sevgilinin cefasına sınır, cevrine son olmasın!

Demen kim adli yok yâ zulmü çok her hâl ile olsa

Gönül tahtına andan gayrı sultân olmasın yâ Rab

Sevgilin adaleti yok, eziyeti çok demeyin.

Her nasıl olursa olsun, gönül tahtına oturan ondan başka bir sultan olmasın ey Rabbim!

Fuzûlî buldu genc-i âfiyet mey-hâne küncünde

Mübârek mülkdür ol mülk vîrân olmasın yâ Rab

Fuzûlî, meyhane köşesinde esenlik hazînesi buldu.

Ey Rabbim! O meyhane köşesi kutlu bir yerdir, harap olmasın!

Gazel 3 (Defterdeki)

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan

Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım

Uyadır halkı efgânım gara bahtım uyanmaz mı

Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su

Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

Gâmım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen

Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil

Bana ta’n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır

Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

           KASÎDE DER NA’T-I HAZRET-I NEBEVÎ (Su Kasidesi)

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su

Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

(Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda vermez.)

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

(Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi

kaplamıştır, bilemem..)

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk

Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da

zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.)

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin

Ihtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin

sözünü korka korka söyler.)

Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün

Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin

yüzün gibi bir gül açılmaz.)

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna

Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su

(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de)

gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki tüylere benzetemez. )

Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola

Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su

(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene

verilen su boşa gitmez.)

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ

Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su

(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı

bir iştir.)

Iste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it

Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su

(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum

bu defa da benim için su ara.)

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi

Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su

(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da

kevser istiyorlar.)

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr

Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su

(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi

andıran sevgiliye aşık olmuş.)

Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek

Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su

(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.)

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar

Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su

sunun.)

Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger

Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su

(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi (yalvarıp aracı

olması bu dikbaşlılığından) kurtarabilir.)

Içmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile

Gül budağınun mizâcına gire kurtara su

(Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek istiyor; bunu

engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.)

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme

Iktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su

(Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.)

Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ

Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su

(Insanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. Muhammed’in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.)

Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın

Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su meydana

çıkarmıştır.)

Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim

Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su

(Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o mucizelerden), ateşe tapan

kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)

Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ

Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su

(Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini (bir mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse hayret ile (şaşa

kalarak) parmağını ısırır.)

Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât

Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su

(Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su, düşmanına) elbette

yılan zehrine döner.)

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz

El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

(Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan) yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su damlasından binlerce rahmet

denizi dalgalanmıştır.)

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl

Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr

Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da olsa o

eşikten dönmez.)

Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ

Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su

(Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini

dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) derman bilirler.)

Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam

Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su

(Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp dâimâ su

diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.)

Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi’râc’da

Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su

(Sen o kerâmet denizisin ki mi’râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.)

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner

Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su

(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.)

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma

Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, (ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.)

Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri

Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su

(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su (damlası)

gibi birer inci olmuştur.)

Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr

Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su

(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su (gözyaşı)

döktüğü zaman,)

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam

Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su

(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)

Kategori: Bilim


Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy