Önsöz

12 Temmuz 2007



ÖNSÖZ

Tanrılar Savaşı ‘nm ve Buyucu Belgarath ‘in iÅŸlerinin Hikâyesidir.

-Alorn Kitabı’ndan alınmıştır

ÜNYA YENİYKEN, yedi Tanrı uyum içinde yaşıyorlardı ve tüm insan kavimleri tek bir halktılar. Tanrıların en genci olan Belar, Alornlar tarafından pek seviliyordu. Onlann arasında yaşıyor, onları el üstünde tutuyordu; Alornlar da onun gözetimi altında serpilip çoğalıyorlardı. Diğer Tanrıların da etraflarına halklar toplanmıştı, her Tanrı kendi halkını gözetiyordu.

Ama Belar’ın en büyük kardeÅŸi Aldur, hiçbir halkın tanrısı deÄŸildi, insanlardan ve Tanrılardan ayrı yaşıyordu; ama bir gün başıboÅŸ bir çocuk gelip buldu onu. Aldur bu çocuÄŸu müridi olarak kabul etti ve adını Belgarath koydu. Belgarath İrade ve Söz’ün gücünü öğrendi ve büyücü oldu. Sonraki yıllarda baÅŸkaları da yalnız tanrıyı arayıp buldular. Onun dizleri dibinde toplaşıp bir kardeÅŸlik oluÅŸturdular ve zaman onlara dokunmadı.

Bir gün, Aldur bir çocuk kalbi büyüklüğünde, küre şeklinde bir taş aldı ve yaşayan bir ruh haline getirene kadar elinde evirip çevirdi. İnsanların Aldur Taşı dedikleri bu canlı mücevherin gücü çok büyüktü ve Aldur onunla mucizeler yarattı.

Tanrılar arasında en güzeli Torak’tı; onun halkına Angaraklar deniyordu. Ona Efendilerin Efendisi diyerek kurbanlar adıyorlardı ve Torak sunaklarda yanan kurbanların kokusunu ve övgü sözlerini hoÅŸ karşılıyordu. Ancak Aldur Taşı’nın varlığını öğrendiÄŸi günden sonra Torak huzur nedir bilmedi.

En sonunda, iki yüzlü bir tavırla Aldur’un yanına gitti, “Biraderim,” dedi, “refakatimizden ve muhabbetimizden kendini hariç tutman münasip deÄŸil. Aklını başından alıp seni baÅŸtan çıkaran bu mücevheri terk et, aramıza dön.”

Aldur kardeÅŸinin ruhuna baktı ve onu azarladı: “Niçin efendilik ve

13

ÖNSÖZ

12

KEHANETİN OYUNCAĞI

hâkimiyet peÅŸinde koÅŸuyorsun Torak? Angarak sana kâfi gelmiyor mu? Sakın kibirle TaÅŸa sahip çıkmak istemeyesin, yoksa ölümün onun elinden olur.”

Torak Aldur’un sözleri karşısında o kadar utandı ki doÄŸrulup kardeÅŸine vurdu. Sonra mücevheri alarak kaçtı.

DiÄŸer Tanrılar Torak’ın mücevheri geri vermesini istediler, ama o kabul etmedi. O zaman insan kavimleri ayaklanıp Angarak ordularının karşısına dikildi ve onlarla savaÅŸa tutuÅŸtu. Tanrıların ve insanların savaÅŸları tüm ülkeleri sardı, ta ki Torak Korim Yükseltilerinin yakınında Taşı kaldırıp onun iradesini kendisininkine katarak yeryüzünü ikiye ayırmasını isteyene kadar. DaÄŸlar yerle bir oldu ve denizler taÅŸtı. Ama Belar ve Aldur iradelerini birleÅŸtirip taÅŸan denize sınır koydular. Ancak insan kavimleri birbirinden ayrıldı; Tanrılar da öyle.

Torak yaÅŸayan Taşı yeryüzüne karşı kaldırdığında, TaÅŸ uyanıp kutsal bir alevle parlamaya baÅŸlamıştı. Torak’ın yüzü bu mavi ateÅŸle yandı. Acıyla daÄŸlan devirdi, ıstırapla yeryüzünü ortadan çatlattı, azabıyla denizleri kabarttı. Sol eli alev aldı ve kül oldu, yüzünün sol yanı mum gibi eridi, sol gözü yuvasının içinde kaynayıp yok oldu. DehÅŸetli bir çığlık atarak ateÅŸini söndürmek için kendini denize attı, ama ıstırabının sonu yoktu.

Torak sudan çıktığında sağ yanı hâlâ güzeldi, ama sol yanı Taşın ateşiyle yanıp korkunç yaralar içinde kalmıştı. Sonsuz bir acıyla halkını doğuya götürdü; Mallorya yaylalarında dev bir şehir kurup adına Cthol Mishrak, Gece Şehri dediler; çünkü Torak yanık yüzünü karanlıkta saklamak istiyordu. Angaraklar tanrıları için demir bir kule inşa edip, Taşı demir bir kutu içinde kulenin en tepesine yerleştirdiler. Bazen Torak kutunun başında durur, sonra Taşa duyduğu arzu onu tamamen yok etmesin diye, ağlayarak kaçardı.

Angarak ülkelerinde asırlar geçip gitti ve Angaraklar yaralı tanrılarına Kal Torak, yani hem Kral hem Tanrı dediler.

Belar Alornlan kuzeye götürmüştü. Tüm insan kavimleri içinde en dayanıklı ve savaşkan olan onlardı; Belar yüreklerine Angaraklara karşı ebedi bir kin yerleştirdi. Korkunç kılıçlan ve baltalarıyla tüm kuzeyi, hatta hiç çözülmeyen buz topraklannı bile araştırdılar, kadim düşmanlanna ulaşacak bir yol aradılar.

Bir gün geldi, Alornların en büyük kralı Ayıcüsseli Çerek, Aldur Vadisine vanp Büyücü Belgarath’ı buldu. “Kuzeye giden yol açıldı,” dedi. “Alametler ve kehanetler uygun. Gece Åžehri’ne giden yolu bulup

Taşı Tekgöz’den geri almamızın vakti geldi.”

Belgarath’ın kansı Poledra hamileydi ve Belgarath onu terk etmek istemiyordu. Ama Çerek ısrar etti. Bir gece kaçıp Çerek’in oÄŸullan BoÄŸaense Dras, Hızlıayak Algar ve Demirpençe Riva ile buluÅŸtular.

Kuzey topraklanna acımasız kış gelmiÅŸti ve kırlar yıldızlann altında don ve çelik grisi buzlarla parlıyordu. Yollannı bulmak için Belgarath bir büyü yaptı ve büyük bir kurt ÅŸeklini aldı. Sessiz adımlarla, aÄŸaçların keskin soÄŸuktan çatırdayıp parçalandığı kar kaplı ormanlara daldı. Don, kurdun boynunu ve omuzlannı gümüşe kesti ve o günden sonra Belgarath’ın saçı ve sakalı gümüş rengi kaldı.

Kar ve sislerin arasından Mallorya’ya geçtiler ve nihayet Cthol Mishrak’a. vardılar. Åžehre giren gizli bir yol bulan Belgarath, onlan demir kulenin dibine götürdü. Sessizce yirmi asırdır insan ayağı deÄŸmemiÅŸ paslı demir merdivenleri tırmandılar. Yaralı yüzü çelik bir maskeyle gizlenmiÅŸ Torak’ın acılar içinde uyuduÄŸu odaya korkuyla girdiler. BoÄŸucu karanlıkta, uyuyan tannnın yanından gizlice geçtiler ve sonunda yaÅŸayan Taşın saklandığı demir kutunun bulunduÄŸu odaya vardılar.

Çerek Belgarath’a Taşı almasını söyledi, ama Belgarath reddetti. “Ona elimi süremem, yoksa beni mahveder,” dedi. “Bir zamanlar in-sanlann veya Tannlann dokunuÅŸunu kabul ederdi, ama Torak onu anasına zarar vermek üzere kaldıralı beri iradesi katılaÅŸtı. Åžimdi ona ancak hiçbir kötü niyeti olmayan, gönlünde hiçbir iktidar ya da mülkiyet hırsı bulunmayacak, hayatını tehlikeye atabilecek kadar temiz biri dokunabilir.”

“Hangi insanın ruhunun derinliklerinde hiçbir kötü niyet yoktur ki?” diye sordu Çerek. Ama Demirpençe Riva kutuyu açtı ve Taşı eline aldı. Taşın ateÅŸi elinde parladı ama onu yakmadı.

“iÅŸte böyle Çerek,” dedi Belgarath. “En küçük oÄŸlun temizmiÅŸ. Bu onun ve onun ardından Taşı taşıyacak olanlann kaderi.” Ve Belgarath, Riva’nın sırtına yüklediÄŸi ağırlığı bilerek içini çekti.

“Öyleyse bu kader onun sırtında olduÄŸu sürece,” dedi Çerek, “kardeÅŸleri ve ben de ona destek olacağız.”

Riva Taşın ışığını peleriniyle örttü ve tuniğinin içine soktu. Yeniden yaralı tannnın odasından geçtiler, paslı merdiveni inip gizli geçitten geçerek şehrin kapısına vardılar, oradan da çorak bozkırlara çıktılar.

Bir süre sonra Torak uyandı ve âdeti olduğu üzre, Taşın odasına

H KEHANETİN OYUNCAĞI

gitti. Ama kutu açık duruyordu ve TaÅŸ yoktu. Kal Torak’ın gazabı korkunç oldu. Koca kılıcını alarak demir kuleden çıktı; kuleye kılıcıyla bir kere vurdu ve kule çöktü. Angaraklara gökgürültüsü gibi bir sesle dedi ki: “Tembel ve aylak oldunuz ve hırsızın birinin, uÄŸruna en müthiÅŸ bedeli ödediÄŸim ÅŸeyi çalmasına izin verdiniz; bu yüzden ÅŸehrinizi yıkacağım ve yanan taÅŸ, Cthrag Yaska bana geri verilene kadar yeryüzünde avare gezeceksiniz.” Sonra Gece Åžehri’ni harabeye çevirdi ve Angaraklan vahÅŸi topraklara sürdü; Cthol Mishrak artık yoktu.

Üç fersah ötede Belgarath ÅŸehirden gelen çığlıkları duydu ve Torak’ın uyandığını anladı. “Åžimdi peÅŸimize takılacak,” dedi; “bizi ancak Taşın gücü kurtarabilir. Demirpençe, ordular bizi yakaladığında taşı kaldır ki onu görsünler.”

Torak başlannda, Angarak orduları onlara yetişti, ama Riva yaralı Tann ve orduları onu görsün diye Taşı kaldırdı. Taş düşmanını tanıdı. Nefreti yeniden alevlendi ve gazabıyla gökler aydınlandı. Torak çığlıklar atarak geri döndü; Angarak ordusunun ön safları ateşte eridi, sağ kalanlarsa kaçtılar.

Böylece Belgarath ve yolarkadaÅŸlan Mallorya’dan kaçtılar ve kuzey bataklıklanndan geçerek Taşı yeniden Batı Krallıklarına getirdiler.

Bütün olup bitenleri bilen Tanrılar toplandılar ve Aldur dedi ki: “EÄŸer kardeÅŸimiz Torak’la yeniden savaÅŸa tutuÅŸursak, kavgamız dünyayı yok edecek. O yüzden dünyadan elimizi eteÄŸimizi çekmeliyiz ki kardeÅŸimiz bizi bulamasın. Artık halkımıza yol göstermek ve korumak için vücudumuzla deÄŸil ruhumuzla burada olmalıyız. Dünyanın selameti için böyle olması gerekiyor. Çünkü savaşı baÅŸlattığımız gün dünya yok olur.”

Tanrılar dünyayı terk etmek zorunda kaldıkları için yas tuttular. Ama Arendlerin BoÄŸa Tannsı Chaldan, “Peki, bizim yokluÄŸumuzda Torak dünyaya hâkim olmayacak mı?” diye sordu.

“Hayır,” dedi Aldur. “TaÅŸ Demirpençe Riva’nın soyunun elinde kaldıkça, Torak hâkim olamaz.”

Böylece Tanrılar dünyayı terk ettiler ve geride sadece Torak kaldı. Ancak Taşın Riva’nın elinde olmasının kendi hâkimiyetine engel olduÄŸunu bilmek ruhunu muazzep ediyordu.

Derken Belgarath, Çerek ve oÄŸullarına dedi ki: “Åžimdi Taşı korumak ve Torak’a karşı hazırlanmak için ayrılmalıyız. Her birimiz hazırlanmak için anlattığım ÅŸekilde ayrı bir yola gitmeliyiz.”

15

ÖNSÖZ

“DediÄŸin olacak Belgarath,” dedi Ayıcüsseli Çerek. “Bugünden itibaren artık Alorya yok, ama tek bir Alorn bile saÄŸ kaldıkça, Torak’ın hâkimiyetini tanımayacağız.”

Belgarath başını kaldırdı. “Dinle Tekgöz Torak,” diye haykırdı. “YaÅŸayan TaÅŸ emin bir yerde ve o varken sen hâkim olamayacaksın. Ola ki bir gün karşımıza çıkarsan, seninle harbe tutuÅŸacağım. Her gün gözüm üzerinde olacak ve ta kıyamete kadar hâkimiyetine mani olacağım.”

Mallorya’nın çorak bozkırlarında Kal Torak Belgarath’ın sesini duydu ve öfkeyle tepindi, çünkü yaÅŸayan Taşın artık eriÅŸemeyeceÄŸi bir yerde olduÄŸunu anlamıştı.

Sonra Çerek oÄŸullarını kucakladı ve bir daha görüşmemek üzere onlardan ayrıldı. Dras kuzeye gitti ve Mrin nehrinin kıyılarına yerleÅŸti. Boktor’da bir ÅŸehir kurdu ve ülkesinin adına Drasniya dedi. O ve çocukları kuzey bataklıklarını kolladılar ve düşmanın geçmesine izin vermediler. Algar halkıyla birlikte güneye indi ve Aldur nehrinin suladığı ovalarda atlar buldu. Atlan ehlileÅŸtirip sürmesini öğrendiler ve insanın tarihinde ilk kez atlı savaşçılar ortaya çıktı. Ülkelerine Algar-ya dediler ve sürülerini güderek göçebe hayatı yaÅŸamaya baÅŸladılar. Çerek yalnız başına ve oÄŸullarından ayrılmanın üzüntüsüyle Val Alorn’a döndü. Uzun savaÅŸ gemileri yaparak denizlerde kol gezdi ve düşmanları denizlerine sokmadı.

Taşın koruyucusu ise en uzun yolculuÄŸa çıktı. Riva halkını alarak Sendarya’nın batı kıyısına gitti. Orada gemiler inÅŸa etti ve halkıyla birlikte Rüzgârlar Adası’na geçtiler. Buraya varınca gemilerini yaktılar, bir kale ve kalenin etrafında duvarlarla çevrili bir ÅŸehir yaptılar. Åžehre Riva, kaleye de Riva Kralının Åžatosu dediler. Sonra Alornlann Tanrısı Belar, gökten iki demir yıldız düşürdü ve Riva bu yıldızlan alıp birinden bir kılıç aÄŸzı, diÄŸerinden ise bir kabza yaptı, Taşı da kabzanın başına yerleÅŸtirdi. Kılıç o kadar büyüktü ki Riva’dan baÅŸka kimse kaldıramıyordu. Mallorya’nın çorak bozkırlarında Kal Torak, kılıcın dövülüşünü ruhunda hissetti ve ilk kez korkuyu tattı.

Kılıç, Riva’nın tahtının arkasındaki kara taÅŸ duvara, TaÅŸ üste gelecek ÅŸekilde asıldı; kılıç taÅŸ duvarla öylesine kaynaÅŸmıştı ki, Riva’dan baÅŸka kimse onu yerinden alamazdı. Riva tahtında oturduÄŸunda TaÅŸ soÄŸuk bir ateÅŸle yanıyordu. Kılıcı duvardan alıp kaldırdığında ise soÄŸuk ateÅŸten bir dile dönüşüyordu.

En büyük mucize ise Riva’nın varisinin belirlenmesindeydi. Her

16

KEHANETİN OYUNCAĞI

Birinci Kısım

SENDARYA

kuşakta, Riva soyundan bir çocuk avucunda Taşın izini taşıyordu. Bu izle doğan çocuk taht odasına götürülüyor ve eli, Taş onu tanısın diye üzerine konuluyordu. Her çocuğun dokunuşunda Taşın parlaklığı artıyor, yaşayan Taşla Riva soyu arasındaki bağ her kaynaşmada biraz daha güçleniyordu.

Belgarath yoldaÅŸlarından ayrılınca Aldur Vadisine döndü. Ancak oraya vardığında kansı Poledra’nın ikiz kız çocukları doÄŸurduktan sonra öldüğünü öğrendi. Acı içinde, daha büyük olan kıza Polgara adını verdi. Polgara’nın saçları kuzgun kanadı kadar karaydı. Belgarath büyücü usulünce elini kızının başına koydu ve elinin deÄŸdiÄŸi yerdeki bir bukle saç buz beyazına döndü. O zaman Belgarath’ı bir düşüncedir aldı, çünkü beyaz bukle büyücülerin iÅŸaretiydi ve Polgara bu iÅŸareti taşıyan ilk kız çocuÄŸuydu.

tkinci kızı beyaz tenli ve altın rengi saçlıydı ve büyücü iÅŸaretini taşımıyordu. Ona Beldaran adını verdi ve kara saçlı kızı Polgara’yla Belgarath Beldaran’ı her ÅŸeyden çok sevdiler ve onun sevgisi için birbirleriyle yarıştılar.

Polgara ve Beldaran on altı yaÅŸlarına geldiklerinde Aldur’un Ruhu Belgarath’a rüyasında göründü ve “Sevgili müridim,” dedi; “senin soyunla Taşın koruyucusunun soyunu birleÅŸtireceÄŸim. O yüzden hangi kızının Riva Kralının kansı ve soyunun anası olacağını seç, çünkü dünyanın Torak’ın kara gücünü hükümsüz kılacak olan umudu o soydadır.”

Ruhunun derin sessizliÄŸinde Belgarath Polgara’yı seçmek istedi. Ama Riva Kralının omuzlanndaki büyük yükü düşündü ve onun yerine Beldaran’ı yolladı ve ardından aÄŸladı. Polgara da uzun uzun ve acıyla aÄŸladı kardeÅŸinin ardından, çünkü onun bu yüzden yaÅŸlanıp öleceÄŸini biliyordu. Ama zamanla baba kız birbirlerini teselli ettiler ve yavaÅŸ yavaÅŸ birbirlerini tanır oldular.

Torak’ı gözlemek için güçlerini birleÅŸtirdiler. Bazılan der ki, hâlâ yaÅŸarlarmış ve sayısız asır boyunca nöbetlerini sürdürürlermiÅŸ.

BİRİNCİ BÖLÜM

ARION’UN ilk hatırladığı ÅŸey, Faldor’un çiftliÄŸinin mutfağıydı. Hayatının geri kalan kısmında mutfaklara hep özel, sıcak bir ilgi duymuÅŸtur; mutfaklara ve bir araya geldiklerinde sevgi, yiyecek, huzur, güvenlik ve hepsinden önemlisi, ev denen ÅŸey hakkında curcunah bir ciddiyet hissi yaratan ses ve kokulara. Hayatta ne kadar yükselirse yükselsin, bütün anılarının o mutfakta baÅŸladığını hiç unutmadı.

Faldor’un çiftliÄŸindeki mutfak, fırınlar, kazanlar ve kemerli, maÄŸara gibi ocakların üzerinde dönüp duran dev ÅŸiÅŸlerle dolu, büyük, alçak kiriÅŸli bir odaydı. Uzun, ağır masaların üzerinde ekmekler yoÄŸu-rulur, tavuklar yolunur, havuçlar ve kerevizler uzun, kıvnk bıçakların seri, salınan darbeleriyle doÄŸranırdı. Garion çok küçükken o masaların altında oynardı; çok kısa zamanda parmaklarını masaların etrafında çalışan mutfak görevlilerinin ayaklan altına sokmaması gerektiÄŸini öğrenmiÅŸti. Bazı akÅŸamüstleri yorulduÄŸunda bir köşeye uzanır, yüzlerce tencereden ve beyaz badanalı duvarlardaki çivilere asılı bıçaklardan, uzun saplı kaşıklardan yansıyan parlak ateÅŸlerden birini seyre dalar, huÅŸu içinde, eksiksiz bir huzur ve çevresindeki dünyayla uyum hissiyle uyuyakalırdı.

Mutfağın ve mutfakta olup biten her şeyin merkezi Pol Teyzeydi. Nasıl beceriyorsa, aynı anda her yerde birden olmayı başarırdı. Fırın tepsisindeki kazı yağlayan, kabaran bir somuna şeklini veren ya da fırından yeni çıkmış bir jambonu süsleyen son dokunuş hep onun elinden çıkardı. Mutfakta çalışan bir sürü insan olmasına rağmen, ekmek olsun, haşlama olsun, çorba olsun, fırınlanmış et olsun, sebze olsun, hiçbir şey Pol Teyzenin eli en az bir kere değmeden mutfağı terk etmezdi. Her yemeğin tam nasıl olması gerektiğini kokusundan, tadından ya da daha yüksek bir içgörüyle anlar ve bir tutam, bir nebze kata-

20

21

KEHANETİN OYUNCAĞI

SENDARYA

rak, toprak baharat kaplarını şöyle bir silkeleyerek kıvamını tuttururdu. Sanki bir tür büyü vardı onda; sıradan insanların ötesinde bir bilgi ve güç. Ama en meÅŸgul olduÄŸu zamanlarda bile, Garion’un nerede olduÄŸunu tamı tamına bilirdi. Tam bir kek kabartırken, özel bir pastayı süslerken ya da doldurulmuÅŸ tavuÄŸu kapatırken, hiç o tarafa bakmadan ayağını uzatıp Garion’u ayak altından güvenli bir yere çekiverirdi.

Garion biraz büyüdüğünde bunu bir oyun haline getirdi. Pol Teyzenin kendisini fark edemeyecek kadar meşgul olduğu bir anı kollar, sonra gülerek, küçük, güçlü bacaklarıyla kapıya doğru koşmaya başlardı. Ama Pol Teyze onu her seferinde yakalardı. Garion da gülerek boynuna sarılıp onu öper, sonra da bir köşeye çekilip yeniden kaçmak için fırsat kollardı.

O yıllarda Pol Teyzesinin dünyadaki en önemli ve en güzel kadın olduÄŸuna inanmıştı. Bir kere çevresindeki bütün kadınlardan daha uzun boyluydu, neredeyse bir erkek kadar, ayrıca yüzü de hep ciddiydi, neredeyse asık yüzlü denecek kadar; Garion’la birlikte olduÄŸu zamanlar hariç tabii. Saçları uzun ve çok koyu renkliydi, neredeyse siyah; alnının sol tarafındaki kar beyazı bir perçem hariç. Gece, onu mutfağın üzerindeki odalarında, kendisininkinin hemen yanındaki yatağına yatırıp sıkıca örttüğünde, uzanıp o perçeme dokunurdu, Pol Teyze de gülümseyip yumuÅŸacık eliyle yüzünü okÅŸardı. O zaman Pol Teyzenin orada, ona mukayyet olduÄŸunu bilmenin huzuruyla uykuya dalardı.

Faldor’un çiftliÄŸi, batısında Rüzgârlar Denizi, doÄŸusunda ise Çe-rek Körfezi bulunan sisli bir krallık olan Sendarya’nın neredeyse tam ortasındaydı. O mekânın ve zamanın tüm çiftlik evleri gibi, Faldor’un çiftliÄŸi de bir-iki evden deÄŸil, saÄŸlam bir kapısı olan merkezi bir alanın çevresine toplanmış kulübeler, ahırlar, kümesler ve güvercinliklerden oluÅŸan saÄŸlam bir binalar kümesiydi. Binaların ikinci katlan boyunca, duvarların ötesindeki topraklan eken ve süren işçilerin yaÅŸadığı irili ufaklı odalar diziliydi. Faldor’un kendi dairesi, işçilerinin günde üç kez, hasat zamanlan ise bazen dört kez toplanıp Pol Teyzenin mutfağının ihsanlanyla şölen yaptıklan merkezi yemek salonunun üzerindeki kare ÅŸeklindeki kuledeydi.

Kısacası, çok mutlu ve uyumlu bir yerdi burası. Çiftçi Faldor iyi bir efendiydi. Uzun burunlu, daha da uzun çeneli, uzun boylu ciddi bir adamdı. Pek az gülmesine, hatta pek az gülümsemesine rağmen, yanında çalışanlara iyi davranır, onlan terlerinin son damlasına kadar

çalıştırmaktan ziyade, sağlık ve refah içinde yaşatmakla daha fazla ilgilenir gibi görünürdü, îşletmesindeki altmış küsur insan için bir efendiden çok bir baba gibiydi. Yemeğini onlarla birlikte yerdi; seyrek görülen bir durumdu bu, çünkü bölgedeki çoğu çiftçi kendilerini işçilerinden ayn tutmayı tercih ederdi. Yemek salonunun ortasındaki masanın başındaki varlığı, bazen gürültücülük yapmaya eğilimli gençler üzerinde sakinleştirici bir etki yapardı. Çiftçi Faldor dindar bir adamdı ve her yemekten önce mutlaka Tannlara kendilerini kutsamalan için sade bir dua ederdi. Çiftliğinin halkı onun bu huyunu bildiği için yemeklerden önce yemek salonuna kibarca girer, Pol Teyzenin ve yardımcılannın önlerine koyduğu tabaklara saldırmadan önce dindarca bir saygıyla duanın bitmesini beklerlerdi.

Faldor’un iyi kalbi ve Pol Teyzenin becerikli parmaklan sayesinde çiftlik, yirmi fersahlık bir bölge içinde çalışması ve yaÅŸaması en iyi yer olarak nam salmıştı. Yakındaki Yukarı Gralt köyünün meyhanesinde akÅŸamlar, Faldor’un çiftliÄŸinde sunulan neredeyse mucizevi yemeklerin tasviriyle geçerdi. BaÅŸka çiftliklerde çalışan kısmetsizler, birkaç kupa bira içtikten sonra, Pol Teyzenin fınnlanmış kazının tarifini duyduklannda açık açık aÄŸlarlardı; Faldor’un çiftliÄŸinin ünü tüm bölgeyi sarmıştı kısacası.

Çiftlikte Faldor’dan sonra en önemli kiÅŸi, demirci Durnik’ti. Garion büyüyüp de Pol Teyzenin göz menzilinden dışan çıkmasına izin verilince, hemen demirci iÅŸliÄŸinin yolunu keÅŸfetti. Durnik’in ocağından çıkan kıpkızıl parlayan demir, onu büyülüyordu. Durnik kahverengi saçlı, sıradan görünüşlü bir adamdı; fazla bir özelliÄŸi olmayan yüzü, ocağının sıcaklığından pespembeydi. Ne uzun ne kısa, ne zayıf ne de ÅŸiÅŸmandı, îzan sahibi ve sessizdi; birçok meslektaşı gibi de son derece kuvvetliydi. Kaba deriden bir yelek ve deri bir önlük giyerdi. Bunlann ikisi de ocağından uçuÅŸan kıvılcımlar yüzünden yanık izleriyle doluydu. Sendarya’nın o bölgesinde âdet olduÄŸu üzre dar bir pantolonu ve yumuÅŸak deri çizmeleri vardı. BaÅŸlangıçta Durnik’in Garion’a söylediÄŸi tek ÅŸey, ellerini ocaktan ve kızgın demirden uzak tutması gerektiÄŸiydi. Ancak zamanla arkadaÅŸ oldular ve Durnik daha sık konuÅŸmaya baÅŸladı.

“BaÅŸladığın iÅŸi mutlaka bitir,” derdi. “Kızgınken bir yana bırakıp sonra gereÄŸinden fazla yeniden ısıtmak, demire iyi gelmez.”

“Neden?” diye sorardı Garion.

“Öyledir iÅŸte,” diye omuzlarını silkerdi Durnik.

22

23

SENDARYA

KEHANETİN OYUNCAĞI

Bir araba dingilinin metal kısmını onarmayı bitirip son birkaç eÄŸe darbesiyle düzeltirken, “Daima elinden gelenin en iyisini yap,” demiÅŸti.

“Ama o parça altta kalıyor,” demiÅŸti Garion. “Kimse görmeyecek ki.”

Durnik metali düzeltmeye devam ederek, “Ama ben onun orada olduÄŸunu biliyorum ya,” demiÅŸti. “EÄŸer elimden gelenin en iyisini yapmamışsam, o arabayı her gördüğümde utanırım; bu arabayı da her gün göreceÄŸim.”

Böyle devam etti dostlukları. Durnik hiçbir özel gayret göstermeden, küçük çocuğu çalışkanlık, tutumluluk, izan, kibarlık ve işbilirlik gibi, Sendar toplumunun belkemiğini oluşturan erdemlerle eğitiyordu.

Önceleri, Pol Teyze demirci dükkanındaki bariz tehlikeleri düşünerek, Garion’un buranın cazibesine kapılmasından kaygılanmıştı; ancak bir süre mutfak kapısından onları seyrettikten sonra, Durnik’in Garion’un güvenliÄŸi konusunda kendisi kadar hassas olduÄŸunu gördü ve endiÅŸesi azaldı.

“EÄŸer oÄŸlan seni rahatsız ederse Durnik Efendi,” dedi büyük bir bakır kazanı demirciye tamire getirdiÄŸi bir gün, “kovalamakta tereddüt etme. Ya da bana söyle, ben onu mutfak civarında tutarım.”

“Bir zararı yok Pol Hanım,” dedi Durnik gülümseyerek. “Akıllı çocuk Garion, ayak altında dolaÅŸmamayı biliyor.”

“Ne kadar iyi huylusun dostum Durnik,” dedi Pol Teyze. “OÄŸlanın sorulan bitmek bilmez. Birine cevap ver, bir düzine yeni soru bulur.”

“OÄŸlanlar öyledir,” dedi Durnik, kazanın dibindeki deliÄŸin çevresine yerleÅŸtirdiÄŸi kil halkanın içine dikkatle kaynar metal dökerken. “Çocukken ben de çok soru sorardım. Babam ve beni eÄŸiten demirci ihtiyar Bari, bana cevap verecek kadar sabırlıydılar. Aynı sabrı ben de Garion’a göstermezsem, onlara borcumu ödememiÅŸ olurum.”

Garion yakında oturmuÅŸ, nefesini tutarak konuÅŸmayı izliyordu. Taraflardan birinin edeceÄŸi tek bir yanlış sözün demirciye bir daha girmesinin anında yasaklanmasına yol açacağını biliyordu. Pol Teyze tamir olmuÅŸ kazanıyla bahçenin sıkıştırılmış toprak zemini üzerinden yürüyerek mutfaÄŸa dönerken, Garion Durnik’in ona bakışını gördü ve zihninde bir fikir belirdi. Basit bir fikirdi, ama harika yanı, herkes için faydalı bir yanı olmasıydı.

O gece, Pol Teyze kulaklarını sert bir bezle silerken acıyla “Pol

Teyze, “dedi.

“Evet?” Pol Teyzenin dikkati bu kez boynuna çevrilmiÅŸti.

“Neden Durnik’le evlenmiyorsun?”

Pol silmeyi bıraktı aniden: “Ne?”

“Bence çok iyi bir fikir.”

“Yaa, öyle mi?” Sesinde öfke belirtileri vardı ve Garion tehlikeli bir zeminde olduÄŸunu anladı.

“O da senden hoÅŸlanıyor,” dedi kendini savunarak.

“Eh, artık herhalde bu konuyu onunla da konuÅŸmuÅŸsundur?”

“Hayır,” dedi Garion, “önce seninle konuÅŸmanın daha iyi olacağını düşünmüştüm.”

“Bak, bu iyi fikirmiÅŸ iÅŸte.”

“Ama istersen yarın sabah onunla konuÅŸabilirim.”

Bir kulağı sertçe yakalanarak kafası çevrildi. Garion kulaklarının Pol Teyze için fazla elverişli olduğunu düşünmeden edemedi.

“Sakın bu saçmalıktan Durnik’e ya da bir baÅŸkasına tek kelime bile edeyim deme,” dedi Pol, kara gözlerinde Garion’un daha önce hiç görmediÄŸi bir ateÅŸle.

“Öylesine bir düşünceydi iÅŸte.”

“Kötü bir düşünce. Bundan sonra düşünmeyi büyüklere bırak.” Kulağını hâlâ tutuyordu.

Aceleyle, “Nasıl istersen,” dedi Garion.

O gece sakin karanlıkta yataklarına uzanmışken soruna başka bir açıdan yaklaşmayı denedi.

“Pol Teyze?”

“Evet?”

“Durnik’le evlenmek istemediÄŸine göre, kiminle evlenmek istiyorsun?”

“Garion,” dedi Pol.

“Evet?”

“Çeneni kapa ve uyu.”

incinmiÅŸ bir sesle “Bilmek hakkımdır diye düşünmüştüm,” dedi Garion.

“Garion!”

“Tamam, uyuyorum, ama haksızlık ediyorsun bence.”

Pol derin bir nefes aldı. “Pekâlâ,” dedi. “Evlenmeyi düşünmüyorum. Evlenmeyi hiç düşünmedim, ileride de düşüneceÄŸimi hiç sanmıyorum; bunlarla uÄŸraÅŸamayacak kadar önemli iÅŸlerim var.”

24

KEHANETİN OYUNCAĞI

SENDARYA

25

“Üzülme Pol Teyze,” dedi Garion, onu rahatlatmaya çalışarak. “Büyüyünce ben evlenirim seninle.”

Bunun üzerine Pol güldü, derin, dolu dolu bir kahkahayla, sonra karanlıkta uzanarak onun yüzünü okÅŸadı. “Hayır, Garion’cuÄŸum,” dedi. “Senin evleneceÄŸin baÅŸka bir kadın var.”

“Kim?” diye sordu çocuk.

“Zamanı gelince görürsün,” dedi kadın esrarengiz bir tavırla. “Åžimdi uyu bakalım.”

“Pol Teyze?”

“Evet?”

“Annem nerede?” Ne zamandır sormaya niyetlendiÄŸi bir soruydu bu.

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Pol Teyze içini çekti. “Öldü,” dedi sessizce.

Garion ansızın bir üzüntü dalgasının içini kapladığını hissetti, dayanılmaz bir acıydı bu. Ağlamaya başladı.

Bunun üzerinde Pol Teyze yatağının baÅŸucunda beliriverdi. Yere diz çöküp onu kucakladı. Sonunda, çok uzun bir süre sonra, Pol Teyze onu kendi yatağına götürdükten ve üzüntüsü vaktini doldurup geçene kadar kollarında tuttuktan sonra, Garion kırık bir sesle sordu: “Nasıl biriydi? Annem yani?”

“Åžansındı,” dedi Pol Teyze. “Çok genç ve çok güzeldi. Sesi çok tatlıydı ve çok mutlu bir kadındı.”

“Beni seviyor muydu?”

“Hayal edebileceÄŸinden de çok.”

Sonra Garion yeniden ağladı, ama bu kez ağlaması daha sakindi, acıdan değil de kederden ağlıyor gibiydi.

Pol Teyze uyuyakalana kadar sıkı sıkı tuttu onu kollarında.

Altmış kiÅŸilik bir topluluk olduÄŸu için, haliyle Faldor’un çiftliÄŸinde baÅŸka çocuklar da vardı. Çiftlikteki daha büyük çocukların hepsi çalışıyordu, ama aÅŸağı yukarı Garion’un yaÅŸlarında üç çocuk daha vardı. Bu üçü onun oyun arkadaşı ve dostu oldular.

En büyük çocuÄŸun adı Rundorig’di. Garion’dan bir-iki yaÅŸ daha büyük, biraz daha uzun boyluydu. En büyükleri olduÄŸu için önderlerinin de o olması beklenirdi, ama Rundorig bir Arend olduÄŸu için anlayışı azıcık kıttı, bu yüzden de daha küçük çocukların önderliÄŸini neÅŸeyle kabul ediyordu. Sendarya krallığı, diÄŸer krallıkların aksine çe-

şitli ırklardan insanların bir arada bulunduğu bir yerdi. Çerekler, Al-garlar, Drasniyalılar, Arendler, hatta önemli miktarda Tolnedralı kaynaşarak Sendar ülkesinin çekirdeğini oluşturmuşlardı. Arendler çok cesurdular tabii ki, ama aynı zamanda da kalın kafalılıkları meşhurdu.

Garion’un ikinci arkadaşının adı Doroon’du; küçük, eline çabuk bir çocuk olan Doroon’un soyu o kadar karışıktı ki ona ancak Sendar denilebilirdi. Doroon’un en önemli özelliÄŸi sürekli koÅŸuÅŸturma halinde olmasıydı; eÄŸer koÅŸabilecek durumdaysa asla yürümezdi. Ayaklan gibi kafası ve dili de aceleden sürekli tökezlenirdi. Durmadan ve çok hızla konuÅŸurdu ve hep heyecanlıydı.

Bu dörtlünün tartışmasız önderi, Zubrette adlı kızdı. Altın rengi saçlan olan bu baÅŸtan çıkarma uzmanı, oynayacakları oyunlan icat eder, onlara hikâyeler anlatır ve Faldor’un mey va bahçelerinden kendisine elma ve erik çalmalan için oÄŸlanlan kışkırtırdı. Küçük bir kraliçe gibi yönetirdi hepsini, oÄŸlanlan birbirlerine karşı kışkırtır, kavgalar çıkanrdı. Kalpsiz bir kızdı ve oÄŸlanlann üçü de zaman zaman ondan nefret etmelerine raÄŸmen, en küçük kaprisine bile kölece boyun eÄŸerlerdi.

Kışlan, çiftliğin yakınındaki karlı tepeden aşağı geniş tahtalann üzerinde kayarlar ve akşamın mor gölgeleri kar üzerinde uzanmaya başlarken, ıslak ve karla kaplı bir halde, çatlak eller ve parlayan yanaklarla eve dönerlerdi. Ya da, demirci Durnik buz kalınlığının güvenli olduğunu ilan ettikten sonra, çiftlik binalannın hemen doğusunda, Yukan Gralt yolu üzerindeki bir vadide buz gibi panldayan donmuş gölcükte dur durak bilmeden kayarlardı. Hava çok soğuk olduğunda ya da bahara doğru, yağmurlar ve ılık rüzgârlar karı cıvıklaştı-np gölcükte kaymayı güvensiz hale getirdiği zaman, samanlıkta toplanır ve balkondan zemindeki yumuşak samanlann üstüne atlarlar, saçlannı saman çöpleriyle, burunlannı da yazın kokusunu taşıyan tozlarla doldururlardı.

Baharda gölcüğün sazlık kıyılannda kurbağa yavruları yakalar, ağaçlara tırmanıp kuşlann yüksek dallarda çerçöpten kurduğu yuvalardaki mavi yumurtalan hayranlıkla seyrederlerdi.

Güzel bir bahar sabahı, Zubrette onlan aÄŸacın daha yüksek dallarına tırmanmalan için kışkırttığında, düşüp kolunu kıran Doroon oldu tabiatiyle. Rundorig aÄŸzı açık, çaresiz bir halde yaralı arkadaşına ba-kakaldığı için ve Zubrette de daha Doroon yere deÄŸmeden toz olduÄŸu için, bazı gerekli kararlan verme iÅŸi de Garion’a kaldı. Kum rengi saç-

27

26

SENDARYA

KEHANETİN OYUNCAĞI

lannın çerçevelediği genç yüzünde ciddi bir ifadeyle durumu bir-iki saniye boyunca temkinli bir biçimde değerlendirdi. Kolun kırılmış olduğu belliydi; rengi uçmuş ve dehşete kapılmış olan Doroon ise, ağlamamak için dudağını ısmyordu.

O sırada Garion’un gözüne bir kıpırtı iliÅŸti ve hızla başını kaldırarak baktı. Kocaman siyah bir ata binmiÅŸ kara pelerinli bir adam, pek uzak olmayan bir mesafeden olup biteni dikkatle izliyordu. Göz göze geldiklerinde, Garion bir an için vücudunda bir ürpertinin dolaÅŸtığını hissetti ve bu adamı daha önce de görmüş olduÄŸunu fark etti; kendisini bildi bileli bu karanlık adam hep göz ucuyla görebileceÄŸi yerlerde olmuÅŸtu, hiç konuÅŸmadan, hep izleyerek. O sessiz bakışta soÄŸuk bir düşmanlık vardı, bir de düşmanlıkla kansan ve korkuya çok benzeyen ama tam da korku olmayan bir his. Tam o sırada Doroon inledi ve Garion dönüp ona baktı.

Dikkatle kırık kolu ip kemeriyle Doroon’un göğsüne baÄŸladı, sonra Rundorig’le birlikte ayaÄŸa kalkmasına yardım ettiler.

“Bari bize yardım etseydi,” dedi Garion kızgınlıkla.

“Kim?” diye sordu Rundorig etrafına bakınarak.

Garion kara pelerinli adamı göstermek için döndü, ama atlı yok olmuştu.

“Ben kimseyi görmedim,” dedi Rundorig.

“Canım acıyor,” dedi Doroon.

“Üzme kendini,” dedi Garion. “Pol Teyze halleder.”

Halletti de. Üç çocuk mutfağının kapısında belirdiklerinde, durumu bir bakışta anladı. “Buraya getirin,” dedi Rundorig’le Garion’a, sesinde en ufak bir heyecan belirtisi bile yoktu. Sararmış ve ÅŸiddetle titreyen çocuÄŸu fırınlardan birinin yanında bir tabureye oturttu ve kilerlerden birinin arkasındaki yüksek bir raftan aldığı toprak çanakların içindeki ÅŸifalı otlan kaynatmaya baÅŸladı.

“Bunu iç,” dedi Doroon’a dumanı tüten bir bardak uzatarak.

“Kolumu iyileÅŸtirecek mi?” diye sordu Doroon kötü kokulu sıvıya kuÅŸkuyla bakarak.

“Sen iç hele,” diye emretti Pol Teyze; bir yandan da kırığa destek olacak tahta parçaları ve sargı bezlerini hazırlıyordu.

“IÄŸÄŸÄŸ!” dedi Doroon yüzünü buruÅŸturarak, “iÄŸrenç.”

“Öyle olması lazım,” dedi Pol. “Hepsini iç.”

“içmesem daha iyi olacak.”

“Pekâlâ.” Tahtalan ve sargı bezlerini bir yana itip, duvardaki bir

çengelden uzun ve çok keskin bir bıçak aldı.

Doroon titrek bir sesle, “Onunla ne yapacaksın?” diye sordu.

“ilacı içmediÄŸine göre,” dedi Pol yumuÅŸak bir sesle, “kesmem gerekecek.”

“Kesmek mi?” diye bir çığlık attı Doroon gözleri yuvalanndan uÄŸrayarak.

“Åžuradan olabilir,” dedi Pol, bıçağın sivri ucunu dirseÄŸe düşünceli bir tavırla dokundurarak.

Gözleri yaÅŸaran Doroon sıvının kalanını bir dikiÅŸte bitirdi; birkaç dakika sonra başı önüne düşüyor, taburenin üstünde uyukluyordu neredeyse. Pol Teyze kmk kemiÄŸi yerine oturturken bir çığlık attı, ama tahtalar yerleÅŸtirilip kol sanldıktan sonra yeniden uyuklamaya baÅŸladı. Pol Teyze Doroon’un dehÅŸet içindeki annesiyle kısaca konuÅŸtu, sonra Durnik’e çocuÄŸu yatağına götürmesini söyledi.

“Kolunu sahiden kesmeyecektin, deÄŸil mi?” diye sordu Garion.

Pol Teyze yüzündeki ifade hiç deÄŸiÅŸmeden ona baktı ve “Sen öyle san,” dedi; Garion şüpheye kapılmadan edemedi. Bunun üzerine Pol Teyze, “Zubrette Hanım’la iki çift laf etmenin vakti geldi galiba,” dedi.

“Doroon aÄŸaçtan düştüğünde kaçıp gitti,” dedi Garion.

“Git bul onu.”

“Saklanıyordur,” diye itiraz etti Garion. “iÅŸler ters gittiÄŸinde hep saklanır zaten. Nerde bulacağımı bilmiyorum.”

“Garion,” dedi Pol Teyze, “Sana nerede bulacağını bilip bilmediÄŸini sormadım. Bulup bana getirmeni söyledim.”

“Ya gelmezse,” diye kendini emniyete almaya çalıştı Garion.

“Garion!” Pol Teyzenin sesinde öyle bir kesinlik vardı ki, Garion hızla uzaklaÅŸtı.

“Ben bir ÅŸey yapmadım,” diye yalana baÅŸladı Zubrette, Garion onu Pol Teyzenin mutfağına getirir getirmez.

“Sen,” dedi Pol Teyze Zubrette’e tabureyi göstererek. “Otur!”

Zubrette ağzı açık, irileşmiş gözlerle tabureye çöktü.

“Sen,” dedi Pol Teyze Garion’a kapıyı göstererek. “Dışan!”

Garion çabucak dışan fırladı.

On dakika sonra, hüngür hüngür ağlayan küçük kız tökezleyerek mutfaktan çıktı. Pol Teyze kapıda durmuş buz gibi sert gözlerle onu izliyordu.

28

KEHANETİN OYUNCAĞI

“Dövdün mü onu?” diye sordu Garion umutla. Pol Teyze onu bakışlarıyla ezerek “Tabii ki hayır,” dedi. “Kızlar dövülmez.”

“Ben olsam döverdim,” dedi Garion hayal kınklığıyla. “Ne yaptın peki?”

“Senin iÅŸin gücün yok mu?” diye sordu Pol Teyze.

“Hayır,” dedi Garion, “pek yok.” Bu bir hataydı tabii ki.

“Güzel,” dedi Pol Teyze kulaklarından birini yakalayarak. “Hayatını kazanmaya baÅŸlama vaktin geldi. Bulaşıkhanede bir sürü kirli kap kaçak var. Onların temizlenmesini istiyorum.”

“Bana niye kızdığını anlamıyorum,” diye itiraz etti Garion kıvranarak. “Doroon’un aÄŸaca tırmanmasında benim bir kabahatim yok ki.”

“Bulaşıkhaneye Garion,” dedi Pol. “Hemen.”

Baharın geri kalan kısmı ve ilk yaz sakin geçti. Doroon kolu iyileÅŸene kadar oynayacak halde deÄŸildi tabii; Zubrette ise Pol Teyze ona her ne söylediyse bundan o kadar sarsılmıştı ki diÄŸer çocuklardan kaçıyordu. Garion’un oynayabileceÄŸi bir tek Rundorig kalmıştı ama o da pek parlak bir zekâya sahip olmadığı için oyunları o kadar eÄŸlenceli olmuyordu. Yapacak baÅŸka iÅŸleri olmadığından çocuklar sık sık tarlaya gidip işçilerin çalışmalarını seyrediyor, konuÅŸmalarını dinliyorlardı.

îşe bakın ki, o yaz Faldor’un çiftliÄŸindeki adamlar batı ülkelerinin tarihindeki en müthiÅŸ olay olan Vo Mimbre Savaşından bahsediyorlardı, işçiler, Kal Torak’ın sürülerinin beÅŸ yüz yıl kadar önce ansızın batıya saldırmalarının hikâyesini anlatırken, Garion ve Rundorig büyülenmiÅŸ gibi dinliyorlardı.

Her ÅŸey, dünyanın o kısmındaki insanların tarih verme düzenine göre 4865′te baÅŸlamıştı; Murgo, Nadrak ve Thull sürüleri doÄŸu sıradaÄŸlarım geçip Drasniya’ya girmiÅŸ, onlan da sonsuz dalgalar halinde sayısız Malloryalı izlemiÅŸti.

Drasniya yerle bir edildikten sonra, Angaraklar güneye dönüp Al-garya’nın uçsuz bucaksız çayırlarına girmiÅŸler ve Algarya Kalesi denilen o muazzam kaleyi kuÅŸatmışlardı. KuÅŸatma sekiz yıl sürmüş, en nihayet Kal Torak öfkeyle kuÅŸatmadan vazgeçmek zorunda kalmıştı. DiÄŸer krallıklar, Torak’ın ordusu batıya, Ulgo ülkesine yönelene kadar, Angarak istilasının yalnızca Alomlara deÄŸil tüm batıya yönelmiÅŸ olduÄŸunu fark edememiÅŸlerdi. 4875 yılının yazında Kal Torak Arend ovasına inmiÅŸ ve burada, Vo Mimbre ÅŸehrinin önünde tüm batının or-

29

SENDARYA

dulannı birleşmiş halde karşısında bulmuştu.

SavaÅŸa katılan Sendarlar, Riva Vekilharcı Brand’m komutasındaki güçlerin bir parçasıydılar. Rivalılar, Sendarlar ve Asturialı Arend okçularından oluÅŸan bu kol, Angaraklara arkadan saldırmıştı, sol cenahtan Algarlar, Drasniyalılar ve Ulgolar, saÄŸ cenahtan ise Tolnedralılar ve Çerekler saldırıyordu; tam cepheden ise Mimbre Arendlerinin efsanevi atlı saldırısı baÅŸlamıştı. SavaÅŸ saatlerce sürdü, ta ki savaÅŸ alanının ortasında Brand Kal Torak’la teke tek karşılaÅŸana kadar. Bütün savaşın sonucu bu karşılaÅŸmaya baÄŸlıydı.

Bu muazzam dövüşten bu yana tam yirmi nesil geçmiÅŸ olmasına raÄŸmen, Faldor’un çiftliÄŸindeki Sendarlı çiftçilerin hafızasında sanki dün olmuÅŸ gibi tazeydi. Her darbe, her savuÅŸturma, her atak tek tek tasvir ediliyordu. En son anda, tam yenilgisinin kaçınılmaz gibi göründüğü sırada, Brand kalkanının örtüsünü sıyırmış, Kal Torak gördüğü ÅŸeyden bir an için ÅŸaÅŸkınlığa düşerek gardım indirmiÅŸ ve o anda vurularak devrilmiÅŸti.

Savaşın tasviri Rundorig’in Arend kanını kaynatmaya yetmiÅŸti. Garion ise bu hikâyelerin bazı sorulan cevapsız bıraktığım düşünüyordu.

YaÅŸlı işçilerden Cralto’ya, “Brand’m kalkanı neden örtülüymüş?” diye sordu.

Cralto omuzlarını silkerek, “ÖyleymiÅŸ iÅŸte,” dedi. “KonuÅŸtuÄŸum herkes öyle olduÄŸunu söyler.”

“Kalkan büyülü muymuÅŸ?” diye ısrar etti Garion.

“Olabilir,” dedi Cralto, “ama kimsenin bundan bahsettiÄŸini duymadım. Tek bildiÄŸim, Brand kalkanının örtüsünü sıyırınca Kal Torak’ın kendi kalkanını indirdiÄŸi ve Brand’m kılıcını onun kafasına indirdiÄŸi; bana dediklerine göre gözüne sokmuÅŸ kılıcı.”

Garion inatla başını salladı: “Anlamıyorum,” dedi. “Böyle bir ÅŸey Kal Torak’ı nasıl korkutmuÅŸ olabilir?”

“Bilemem,” dedi Cralto. “Kimsenin de bunu açıkladığını duymadım.”

Hikâyenin gidiÅŸatından tatmin olmamasına raÄŸmen, Garion Rundorig’in Brand’la Kal Torak’ın düellosunu canlandırma planına hemen razı oldu. Bir-iki gün boyunca ellerinde kılıç yerine geçen çubuklarla pozlar takınıp birbirlerine vurduktan sonra, Garion oyunu daha eÄŸlenceli kılmak için bazı gereçlere ihtiyaçları olduÄŸuna karar verdi. Pol Teyzenin mutfağından iki tencere ve iki kazan kapağı esrarengiz bir

SENDARYA

31

30

KEHANETİN OYUNCAĞI

biçimde kayboldu ve birer miğfer ve birer kalkanla donanmış olan Garion ve Rundorig, savaşmak için sakin bir köşeye çekildiler.

Her ÅŸey yolunda gidiyordu, ta ki Garion’dan daha büyük, daha uzun boylu ve daha güçlü olan Rundorig kafasına tahta kılıcıyla oturaklı bir darbe indirene kadar. Tencerenin kenan Garion’un kaşını yardı ve kaÅŸ kanamaya baÅŸladı. Garion’un kulakları ansızın çınlamaya baÅŸladı ve damarlarında kaynayan bir vecd hissi geldi üzerine ayaÄŸa kalkarken.

Daha sonra neler olduÄŸunu hiç anlayamadı. Bölük pörçük anılar halinde, aÄŸzından kendiliÄŸinden dökülen ve anlayamadığı kelimelerle Kal Torak’a meydan okuduÄŸunu hatırlıyordu. Rundorig’in tanıdık ve biraz aptal suratı gitmiÅŸ, yerine korkunç bir ÅŸekilde parçalanmış ve çirkin bir surat gelmiÅŸti. Garion çıldırmış gibi, beyni ateÅŸler içinde yanarak o surata tekrar tekrar vuruyordu.

Derken her şey sona erdi. Zavallı Rundorig ayaklarının dibinde yatıyordu, korkunç saldırısının şiddetinden bayılmıştı. Garion yaptığı şeyden ötürü dehşete düşmüştü, ama aynı zamanda ağzında zaferin ateşli tadı vardı.

Daha sonra, çiftlikteki tüm yara berelerin tedavi edildiÄŸi mutfakta, Pol Teyze fazla soru sormadan yaralarını sardı. Rundorig’in ciddi bir yarası yoktu, sadece yüzünün çeÅŸitli yerleri ÅŸiÅŸmeye ve morarmaya baÅŸlamıştı, bir de en baÅŸta gözleri uyum saÄŸlamakta güçlük çekiyordu. Alnına konulan ıslak bezler ve Pol Teyzenin iksirlerinden biri onu hemen iyileÅŸtirdi.

Garion’un kaşındaki yara biraz daha fazla ilgi gerektiriyordu. Pol Teyze Garion’u Durnik’e tutturarak eline bir iÄŸne ve iplik aldı ve hastasından yükselen ulumalara hiç aldırmadan, bir gömleÄŸin kolunu di-kiyormuÅŸ gibi yarayı dikti. Aslında ezilmiÅŸ tencerelerle yamn yumru olmuÅŸ kazan kapaklan, onu iki çocuÄŸun savaÅŸ yaralarından daha fazla ilgilendiriyordu sanki.

Her şey bittiğinde Garion müthiş bir baş ağrısıyla yatağına yatırıldı.

“Kal Torak’ı yendim ya!” dedi Pol Teyzeye uykulu uykulu.

Pol Teyze sertçe ona döndü. “Torak’ın adını nereden duydun sen?” diye sordu.

Garion sabırla, “Torak deÄŸil, Kal Torak, Pol Teyze,” diyerek onu bilgilendirdi.

“Cevap ver bana.”

“Çiftçiler hikâyeler anlatıyorlardı, ihtiyar Cralto filan. Brand, Vo Mimbre ve Kal Torak hakkında. Rundorig’le ben de o hikâyeleri oynuyorduk. Ben Brand olmuÅŸtum, o da Kal Torak. Ama kalkanımın örtüsünü açma fırsatı bulamadım. Oraya gelmeden Rundorig kafama vurdu.”

“Åžimdi beni iyi dinle Garion,” dedi Pol Teyze, “dikkatle dinle. Bir daha Torak’ın adını aÄŸzına almayacaksın.”

“Onun adı Kal Torak, Pol Teyze,” diye açıklamasını sürdürdü Garion, “sırf Torak deÄŸil.”

Bunun üzerine Pol Teyze bir tokat attı; daha önce hiç yapmadığı bir ÅŸeydi bu. Garion’un suratına yediÄŸi tokat canını yakmaktan çok ÅŸaşırtmıştı onu, çünkü sert bir tokat deÄŸildi. “Bir daha asla Torak adını aÄŸzına almayacaksın. Asla!” dedi Pol Teyze. “Bu çok önemli Garion, hayat memat meselesi. Söz ver bana.”

“Bu kadar kızacak ne var ki,” dedi Garion kırgın bir sesle.

“Söz ver.”

“Peki söz veriyorum. Ama sadece bir oyundu.”

“Çok aptalca bir oyun,” dedi Pol Teyze. “Rundorig’i öldürebilirdin.”

“Bana ne olduÄŸuna aldıran yok tabii!” diye isyan etti Garion.

“Sen zaten tehlikede deÄŸildin,” dedi Pol. “Uyu ÅŸimdi.”

Yarasından ve Pol Teyzenin içirdiÄŸi tuhaf, acı ilaçtan ötürü başı dönen Garion huzursuz bir ÅŸekilde uyuklarken, onun derin, güçlü sesinin, “Garion, Garion’um, çok küçüksün daha,” dediÄŸini duydu. Daha sonra bir balığın suyun gümüşsü yüzeyine yükselmesi gibi derin uykudan sıyrıldığında, teyzesinin “Baba, sana ihtiyacım var,” dediÄŸini duydu. Sonra yine huzursuz bir uykuya daldı ve rüyasında kara bir ata binmiÅŸ karanlık bir suretin her hareketini soÄŸuk bir düşmanlıkla ve korkunun kıyılarında bir duyguyla izlediÄŸini gördü; her zaman için orada olduÄŸunu bildiÄŸi ama kimselere, Pol Teyzeye bile söylemediÄŸi o karanlık suretin de arkasında, Rundorig’le kavgasında bir an için gördüğü ya da görür gibi olduÄŸu yaralı ve çirkin yüz duruyordu, aÄŸza alınamayacak kadar kötü bir aÄŸacın dehÅŸet verici mey vasi gibi.

33

SENDARYA

İKİNCİ BÖLÜM

ARION’UN çocukluÄŸunun sonu gelmez öğle vakti içinde, bu olaylardan kısa bir süre sonra, masalcı, Faldor’un çiftliÄŸinin kapısında yeniden belirdi. DiÄŸer insanlar gibi doÄŸru dürüst bir adı yoktu sanki bu masalcının; ayrıca pek de hırlı birine benzemiyordu. Pantolonunun dizleri yamalıydı ve tekleri birbirinden farklı olan ayakkabılarından baÅŸparmakları fırlamıştı. Uzun kollu yün tuniÄŸinin belinde ip bir kuÅŸak vardı; Sendarya’nın o bölgelerinde pek rastlanmayan ve Garion’un pek hoÅŸuna giden tuhaf kapüşonu, omuzlarını, sırtını ve göğsünü örtüyordu ve yiyecek içecek lekeleriyle kaplıydı. Bir tek koca cübbesi yenice gibi görünüyordu, ihtiyar masalcının saçı ve sakalı kısacık kesilmiÅŸti. Güçlü bir yüzü vardı, köşeli bir yüz; hatları ise soyuna dair hiçbir ipucu vermiyordu. Ne Arend’e ne Çerek’e, ne Algar’a ne Drasniyalı’ya, ne Rivalı’ya ne de Tolnedralı’ya benziyordu; çoktan unutulmuÅŸ bir ırktan geliyormuÅŸ gibiydi. Gözleri derin ve canlı bir maviydi, her dem genç kalan, hınzırlıkla dolu gözler.

Masalcı zaman zaman Faldor’un çiftliÄŸine uÄŸrar, her zaman da hoÅŸ karşılanırdı. Aslında yersiz yurtsuz bir serseriydi, hayatını dünyanın dört bir yanını dolaşıp hikâyeler anlatarak kazanıyordu. Anlattığı hikâyeler her zaman yeni deÄŸildi, ama anlatışında özel bir tür büyü vardı sanki. Sesi bazen gökgürültüsü gibi gümbürder, bazen meltem gibi fısıldardı. Aynı anda on-on iki ayn kiÅŸinin sesini taklit edebilirdi; o kadar sahici bir kuÅŸ sesi çıkarırdı ki, kuÅŸlar onu dinlemek için topla-şırdı; kurt gibi uluduÄŸunda ise dinleyenlerin saçları diken diken olur, yüreklerine Drasniya kışının derinlikleri gibi bir ürperti çöreklenirdi. YaÄŸmurun ve rüzgârın sesini, hatta mucizevi bir ÅŸekilde, yaÄŸan karın sesini taklit edebilirdi. Hikâyelerinde kullandığı bu sesler onlara hayat verirdi; bu seslerle ve hikâyelerini ördüğü kelimelerle, tuhaf yer

ve zamanların görüntüleri, kokulan ve hissi, büyülenmiş dinleyicilerinin zihninde hayat bulurdu.

Tüm bu mucizelerin karşılığında birkaç öğün yemek, bir-iki bardak bira ve samanlıkta yatacak sıcak bir köşe dışında bir şey istemezdi. Dünyayı kuşlar gibi, mal ve mülkten azade, dolaşır dururdu.

Masalcı ve Pol Teyze arasında gizli bir tanışıklık vardı sanki. Pol, masalcının geliÅŸini hep yüzünü ekÅŸiterek sineye çekerdi; çünkü o etrafta dolanırken mutfağının deÄŸerli hazinelerinin emniyette olmadığını bilirdi. Masalcı yalanlardayken ekmekler ve pastalar ortadan kay-boluverirdi; bıçağı o kadar hızlıydı ki, Pol’un arkası dönükken özenle hazırlanmış bir kazın iki bacağı ya da göğüs etinin önemli bir kısmı üç darbede yokolurdu. Pol ona “ihtiyar Kurt” derdi ve Faldor’un çiftliÄŸinin kapısında görünmesi, yıllardır sürdüğü anlaşılan bir müsabakanın yeniden baÅŸladığının habercisi olurdu. Bir yandan mutfağında hırsızlık yaparken, bir yandan da Pol’a dehÅŸetli iltifatlarda bulunurdu. Kendisine kurabiye ya da kahverengi ekmek ikram edildiÄŸinde kibarca reddeder, ama hemen sonra, elinin menzilinden çıkmadan tepsinin yansını yürütürdü. Bira fıçılannı ve ÅŸarap mahzenini daha kapıda belirdiÄŸi an ona teslim etseler de olurdu. Hırsızlıktan müthiÅŸ bir keyif alıyordu ve eÄŸer Pol onu keskin gözleriyle aralıksız izlerse, bu defa da bir tek hikâye karşılığında mutfağı yaÄŸmalamaya hazır bir düzine suç ortağı buluyordu.

Maalesef, en yetenekli çıraklanndan biri de Garion’du. Biri tecrübeli diÄŸeri de umut vadeden iki hırsız arasında bunaldığında, Pol Teyze eline bir süpürge alıyor ve ikisini birden ağır sözler ve darbelerle mutfağından kovalıyordu. Bunun üzerine ihtiyar masalcı çocukla birlikte gülerek mutfaktan tüyüyor, emniyetli bir köşe bulduklannda yürüttükleri meyvalan yiyorlar ve ihtiyar çalıntı ÅŸarabını ya da birasını yudumlayarak, öğrencisini çok uzak bir geçmiÅŸin hikâyelerine boÄŸuyordu.

Tabii en iyi öyküler akşam yemeğinden sonraya saklanıyordu; yemek salonunda yemekler bitirildikten ve tabaklar kaldırıldıktan sonra, ihtiyar yerinden kalkıyor ve dinleyicilerini büyülü bir dünyaya götürüyordu.

Her zaman dindar bir kiÅŸi olan Faldor, bir akÅŸam “Bize baÅŸlangıcı ve Tannlan anlat eski dostum,” dedi.

“BaÅŸlangıç ve Tannlar ha,” dedi ihtiyar. “DeÄŸerli bir konu Faldor, ama kuru ve tozlu da.”

34

KEHANETİN OYUNCAĞI

Pol Teyze fıçıya gidip köpüklü bir bardak bira doldurarak ihtiyarın önüne koyarken, “Bütün konular sana kuru ve tozlu geliyor ihtiyar Kurt, “dedi.

Masalcı birayı gösteriÅŸli bir reveransla kabul etti. “Bu bir meslek hastalığı, Pol Hanım,” diye açıkladı. Birasından koca bir yudum aldıktan sonra bardağı bir yana bıraktı. Bir an başını öne eÄŸerek düşündü, sonra başını kaldırarak dosdoÄŸru Garion’un yüzüne baktı, ya da ona öyle geldi. Sonra Faldor’un yemek salonunda hikâye anlatırken daha önce hiç yapmadığı garip bir ÅŸey yaptı: Cübbesine iyice sarınarak ayaÄŸa dikildi.

“Dinleyin,” dedi dolu dolu ve çınlayan bir sesle, “baÅŸlangıçta Tanrılar dünyayı ve denizleri ve toprağı yarattı. Gece göğüne yıldızlan serptiler ve dünyaya ışık versin diye güneÅŸi ve onun karısı olan ayı yarattılar.

“Ve Tanrılar topraktan hayvanlar üresin, denizde balıklar olsun ve gökyüzü kuÅŸlarla dolsun istediler ve öyle oldu.

“Ve Tanrılar insanları da yarattılar ve onları Halklara böldüler.

“Tanrıların sayısı yediydi ve hepsi eÅŸitti ve isimleri Belar ve Chal-dan ve Nedra ve tssa ve Mara ve Aldur ve Torak’tı.”

Garion bu hikâyeyi biliyordu tabii; Sendarya’nın o bölgesinde yaÅŸayan herkes bunu bilirdi, çünkü hikâye Alorn kaynaklıydı ve Sendarya’nın üç yanı Alorn krallıklarıyla çevriliydi. Hikâye tanıdık olmasına raÄŸmen, daha önce hiç böyle anlatıldığını duymamıştı. Hayalinde Tanrılar dünyanın ilk yaratıldığı o günlerde yeryüzünde dolaÅŸmaya baÅŸladılar ve Torak’ın yasaklanmış adı her geçtiÄŸinde içini bir ürperti aldı.

Masalcı her tanrının kendisine nasıl bir halk seçtiÄŸini anlatırken dikkatle dinledi: Belar Alornlan, îssa Nyissalılan, Chaldan Arendleri, Nedra Tolnedralılan, Mara Maragları (ki bu halk artık yoktu), Torak Angaraklan seçmiÅŸti. Tanrı Aldur’un nasıl diÄŸerlerinden ayrı yaÅŸadığını ve yalnızlık içinde yıldızlan izlediÄŸini ve birkaç kiÅŸiyi öğrencileri ve müritleri olarak kabul ettiÄŸini öğrendi.

Garion dinleyen diÄŸer insanlara baktı. Onların da yüzleri huÅŸu içindeydi. Dumik’in gözleri irileÅŸmiÅŸti ve ihtiyar Cralto’nun elleri masanın kenarına kilitlenmiÅŸti. Faldor’un yüzü sararmıştı ve gözlerinde yaÅŸlar vardı. Pol Teyze salonun gerisinde duruyordu. Hava soÄŸuk olmamasına raÄŸmen pelerinine sarınmıştı ve dikkat kesilmiÅŸ bir halde, dimdik duruyordu.

35

SENDARYA

“Derken bir gün,” diye devam etti ihtiyar masalcı, “Tann Aldur küre ÅŸeklinde bir mücevher yaptı ve o da ne! Mücevher kuzey göğünde parlayan yıldızların ışığını yakalayıp içine aldı. însanlann Aldur Taşı dedikleri bu mücevherin büyüsü o kadar güçlüydü ki, Aldur onun yardımıyla olmuÅŸ olanlan, olanları ve olacakları görebiliyordu.”

Garion nefesini tuttuÄŸunu fark etti, çünkü kendini tamamen hikâyeye kaptırmıştı. Torak’ın Taşı çalmasının ve diÄŸer tanrıların ona savaÅŸ açmasının hikâyesini dili tutulmuÅŸ bir halde dinledi. Torak Taşı yeryüzünü parçalamak ve denizleri taşırmak için kullandı ve TaÅŸ bu kötülüğe Torak’ın yüzünün sol yanım eritip sol eli ve sol gözünü yakarak karşılık verdi.

ihtiyar durakladı ve birasını bitirdi. Hâlâ pelerinine sannmış olan Pol Teyze ona bir bardak bira daha getirdi; ama hareketleri heybetliydi ve gözleri pınl pml yanıyordu.

Durnik alçak bir sesle, “Daha önce bu hikâyenin böyle anlatıldığını hiç duymamıştım,” dedi.

“Bu Alorn Kitabı’ndan*” dedi Cralto. “Bir tek kralların huzurunda anlatılır. Sendar’da kralın sarayında bu hikâyeyi dinleyen birini tanımıştım; bir kısmını hatırlıyordu. Ama tamamını hiç dinlememiÅŸtim.”

Hikâye iki bin yıl sonra Büyücü Belgarath’ın Çerek ve üç oÄŸlu ile Taşı geri almaya gitmeleriyle ve bati ülkelerinin Torak’ın ordularına karşı yeniden düzenlenip muhafaza edilmeleriyle sürdü. Tannlar dünyadan aynldılar, Riva’yı Rüzgârlar Adası’ndaki kalesinde Taşı korumakla görevlendirdiler. Riva orada kendine dev bir kılıç yaptı ve Taşı kabzasına yerleÅŸtirdi. TaÅŸ orada kaldıkça ve Riva soyu sürdükçe, Torak dünyaya hâkim olamayacaktı.

Derken Belgarath en sevgili kızını Riva ile evlensin ve krallar doğursun diye ona yolladı; diğer kızı ise yanında kaldı ve zanaatını öğrendi çünkü onda büyücülerin işareti vardı.

Bu kadim hikâye sonuna ererken, ihtiyar masalcının sesi de çok alçalmıştı. “Ve Belgarath ile kızı Büyücü Polgara, Torak’a karşı büyüler yaparak nöbet beklediler,” dedi. “Bazılan der ki, Torak’ın hâkimiyetine karşı durmak için günlerin sonuna kadar bile bekleyecekler-miÅŸ; çünkü kehanete göre, bir gün sakat Torak bati krallıklarına karşı

* Bu öykünün Önsöz’de kullanılan uyarlamaya benzeyen çeÅŸitli kısaltılmış, daha az resmi versiyonları mevcuttur. Alorn Kıtabı’mn kendisinin bile daha eski bir belgenin kısaltılmış hali olduÄŸu söylenir.

36

37

KEHANETİN OYUNCAĞI

SENDARYA

yürüyüp, uÄŸruna çok ağır bir bedel ödediÄŸi Taşı geri almak isteyecekmiÅŸ, ve o zaman Riva soyunun meyvasıyla Torak savaÅŸa tutuÅŸacaklar-mış ve dünyanın kaderi bu savaşın sonucuna baÄŸlı olacakmış.”

ihtiyar bunu söyledikten sonra sustu ve hikâyenin bittiğini göstermek için cübbesini omuzlarından aşağı düşürdü.

Salonda uzun bir sessizlik oldu, çıkan tek ses, sönmeye yüz tutan ateşten gelen bir iki çıtırtı ve dışarıdaki yaz gecesinin içinden gelen kurbağaların ve cırcır böceklerinin şarkılarıydı.

Sonunda Faldor boÄŸazını temizleyerek ayaÄŸa kalktı; sandalyesinin tahta zemin üzerinde kayarken çıkardığı yüksek ses duyuldu. “Eski dostum,” dedi sesi duyguya boÄŸulmuÅŸ halde, “bu gece bizi ziyadesiyle ÅŸereflendirdin. Hayatımız boyunca unutamayacağımız bir ÅŸey bu. Bize krallara layık bir hikâye anlattın; genellikle sıradan insanlar bu bahta pek eremez.”

ihtiyar mavi gözlerinde muzip bir ifadeyle sırıttı: “Son zamanlarda krallarla pek karşılaÅŸmıyorum Faldor.” Güldü. “Eski hikâyeleri dinleyemeyecek kadar meÅŸgul hepsi, ama bir hikâyenin kaybolup gitmemesi için zaman zaman anlatılması gerekir. Ayrıca bugünlerde bir kralın nerelerde saklandığını kim bilebilir?”

Bunun üzerine hep birlikte güldüler ve sandalyelerinden kalkmaya başladılar, çünkü güneşin ilk ışıklarıyla birlikte uyanmak zorunda olanlar için geç olmaya başlamıştı.

“Uyuyacağım yere kadar fenerimi taşır mısın?” diye sordu masalcı Garion’a.

“Tabii,” dedi Garion yerinden fırlayıp mutfaÄŸa koÅŸarken. Kare ÅŸeklinde cam bir fener aldı ve içindeki mumu mutfaktaki ocakların birinden yaktı; sonra yemek salonuna geri döndü.

Faldor masalcıyla konuşuyordu. Masalcı döndüğünde Garion ihtiyarla hâlâ salonun gerisinde durmakta olan Pol Teyze arasında tuhaf bir bakışma geçtiğini fark etti.

“Hazır mıyız evlat?” dedi ihtiyar Garion ona yaklaşırken.

“Sen hazırsan,” diye cevap verdi Garion; sonra beraberce salondan çıktılar.

“Hikâyenin niye sonu yok?” diye sordu Garion meraktan çatlayarak. “Neden Torak’la Riva Kralının karşılaÅŸmasını anlatmadan bıraktın?”

“O baÅŸka bir hikâye,” dedi ihtiyar.

“Bir gün bana anlatır mısın?” diye üsteledi Garion.

ihtiyar güldü. “Torak’la Riva Kralı henüz karşılaÅŸmadılar,” dedi, “o yüzden anlatmam pek mümkün deÄŸil, deÄŸil mi? En azından karşılaÅŸtıkları güne kadar.”

“Ama bu bir hikâye sadece,” diye itiraz etti Garion. “DeÄŸil mi?”

“Öyle mi?” ihtiyar tuniÄŸinin altından bir ÅŸarap sürahisi çıkarıp kafasına dikti. “Neyin hikâye, neyinse hikâye kılığına girmiÅŸ hakikat olduÄŸunu kim bilebilir?”

“Hikâye sadece,” dedi Garion inatla; tipik bir Sendar gibi, pek makul ve pratik olmuÅŸtu ansızın. “Gerçek olamaz. Olsaydı, Büyücü Bel-garath da… bilmemkaç yaşında olurdu, insanlar o kadar uzun yaÅŸayamaz.”

“Yedi bin yaşında,” dedi ihtiyar.

“Ne?”

“Büyücü Belgarath yedi bin yaşında, hatta biraz daha yaÅŸlı.”

“imkânsız,” dedi Garion.

“Yaa? Sen kaç yaşındasın?”

“Gelecek Eras yortusunda dokuz olacağım.”

“Demek dokuz yılda mümkün ve imkânsız olan her ÅŸeyi öğrendin ha. Akıllı bir çocukmuÅŸsun sen Garion.”

Garion kızardı. Kendine güvenini biraz kaybederek “Ama,” dedi, “benim duyduÄŸum en yaÅŸlı insan Mildrin’in çiftliÄŸindeki ihtiyar Weldrik. Durnik onun doksanını geçtiÄŸini söylüyor; bu bölgedeki en yaÅŸlı adammış.”

ihtiyar ciddiyetle, “Burası da çok geniÅŸ bir bölge tabii,” dedi.

Garion teslim olmayarak, “Peki sen kaç yaşındasın?” diye sordu.

“Yeterince yaÅŸlıyım evlat,” dedi ihtiyar.

“Hikâye iÅŸte, baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil,” diye ısrar etti Garion.

“Bir sürü saÄŸlam ve aklı başında adam da öyle diyecektir,” dedi ihtiyar yıldızlara bakarak, “ancak görüp dokunabilecekleri ÅŸeylere inanarak ömürlerini tüketen iyi insanlar. Ama görüp dokunabildiÄŸimiz ÅŸeylerin ötesinde bir dünya var ve bu dünya kendi kanunlanna göre yaşıyor. Bu çok sıradan dünyamızda imkânsız olan, orada gayet mümkün olabilir ve bazen bu iki dünyanın arasındaki sınır kaybolur; o zaman neyin mümkün neyin imkânsız olduÄŸunu kim bilebilir ki?”

“Ben bu dünyada yaÅŸamak isterim,” dedi Garion. “Öteki çok karmaşık gibi görünüyor.”

“Tercih her zaman bize kalmıyor Garion,” dedi masalcı. “EÄŸer bir gün o öteki dünya seni bir ÅŸey, çok soylu ve önemli bir ÅŸey yapmak

38

KEHANETİN OYUNCAĞI

üzere seçerse, hiç ÅŸaşırma.”

“Beni mi?” dedi Garion inanamayarak.

“Bundan daha tuhaf ÅŸeyler de oldu hayatta. Git yat evlat. Ben biraz yıldızlan seyredeceÄŸim. Yıldızlarla ben çok eski dostuz.”

“Yıldızlar mı?” diye sordu Garion, elinde olmadan gökyüzüne bakarak. “Kusura bakma, ama sen çok garip bir ihtiyarsın.”

“Öyleyimdir,” diye kabullendi masalcı. “Herhalde rastlayıp rastlayacağın en garip kiÅŸi benimdir.”

Onu kırmamak isteyen Garion, “Ama ben seni gene de seviyorum, “diye ekledi.

“Bak bu iyi iÅŸte evlat,” dedi ihtiyar. “Åžimdi git yat. Yoksa Pol Teyzen seni merak edecek.”

Daha sonra, uyuduÄŸunda, Garion sıkıntılı rüyalar gördü. Sakat To-rak’ın yüzü gölgeler içinden üstüne üstüne geliyordu ve o öteki dünya kendisine sahip çıkmak için uzanırken, canavarlar onu mümkünle imkânsızın kaynaşıp birbirine girdiÄŸi eÄŸri büğrü bir arazide kovalıyorlardı.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

iRKAÇ GÜN sonra ihtiyar masalcı, Pol Teyzenin mutfakta dolanıp durmasına surat asmaya baÅŸladığı bir sırada, yakındaki Yukarı Gralt köyüne gitmek için bir bahane buldu. “Güzel,” dedi Pol Teyze, “böylece kilerimde emniyette olur.” ihtiyar gözlerinde muzip bir pırıltıyla reverans yaptı: “Bir ÅŸeye ihtiyacınız var mı Pol Hanım? Köyden ufak tefek bir ÅŸeylere? Hani ne de olsa gidiyorum…”

Pol Teyze biraz düşündü. “Bazı baharatlarım azaldı aslında,” dedi. “Fennel Sokağında, Meyhanenin hemen güneyinde Tolnedrah bir baharat tüccarı var. Meyhanenin yolunu bulmakta güçlük çekmezsin herhalde.”

“Yolculukta boÄŸazım kurur mutlaka,” diye keyifli bir havayla onayladı ihtiyar. “Üstelik on fersahlık yolda konuÅŸacak biri olmazsa insan yalnızlık da çeker.”

“KuÅŸlarla konuÅŸ,” dedi Pol Teyze dik dik bakarak.

“KuÅŸlar iyi dinleyicidir,” dedi ihtiyar, “ama hep aynı ÅŸeyleri söylerler ve muhabbetlerinden çabuk sıkılır insan. Yanıma oÄŸlanı da alsam bana can yoldaşı olurdu.”

Garion nefesini tuttu.

“Zaten kendi başına yeterince kötü huy ediniyor,” dedi Pol Teyze ekÅŸi bir suratla, “bir de uzmanından öğrenmesini istemiyorum.”

“Ama Pol Hanım,” diye itiraza baÅŸladı ihtiyar, farkında bile olmadan bir tatlı aşırarak, “haksızlık ediyorsunuz. Aynca bir deÄŸiÅŸiklik çocuÄŸa iyi gelir; ufku geniÅŸler hani.”

“Çok teÅŸekkürler, ama ufku yeterince geniÅŸ,” dedi Pol.

Garion çöktü.

“Ama,” diye devam etti Pol, “en azından onun baharatlarımı unutmayacağına, ya da biradan beyni sulanıp karabiberle karanfili veya

40

41

SENDARYA

KEHANETİN OYUNCAĞI

tarçınla hindistancevizi tohumunu karıştırmayacağına güvenebilirim. Peki, al bakalım yanına; ama dikkat et, onu bayağı yerlere, batakhanelere götürmeni istemiyorum.”

“Pol Hanım,” dedi ihtiyar yapmacık bir alınganlıkla, “ben hiç öyle yerlere gider miyim?”

“Ben seni iyi tanırım,” dedi Pol. “Ördek havuza dalar gibi dalarsın sen sefahate. EÄŸer oÄŸlanı öyle aÅŸağılık bir yere götürdüğünü duyarsam, külahları deÄŸiÅŸiriz.”

“Öyleyse böyle bir ÅŸey duymamanızı saÄŸlamam gerek, deÄŸil mi?”

Pol Teyze dik dik baktı ihtiyara. “Gidip bakayım hangi baharatlar gerekiyor.”

“Ben de gidip Faldor’dan bir atla bir araba ödünç alayım,” dedi ihtiyar bir tatlı daha yürüterek.

Hayret verici ölçüde kısa bir süre içinde, ihtiyarla Garion hızlı bir atın çektiÄŸi arabaya binmiÅŸ, Yukarı Gralt’a giden tekerlek izleriyle dolu yolda sarsıla sarsıla ilerliyorlardı. Parlak bir yaz sabahıydı; gökyüzünde pamuk ÅŸekeri gibi birkaç bulut vardı ve çalıların dibinde koyu mavi gölgeler uzanıyordu. Birkaç saat sonra güneÅŸ ısıtmaya baÅŸladı ve sallantılı yolculuk giderek yorucu bir hale geldi. “Geliyor muyuz?” diye sordu Garion üçüncü defa.

“Dur bakalım,” dedi ihtiyar. “On fersah uzun bir mesafedir.”

Garion onun için gündelik bir ÅŸeymiÅŸ gibi, “Bir kere Yukarı Gralt’a gitmiÅŸtim,” dedi. “Tabii o zaman çocuktum, o yüzden pek bir ÅŸey hatırlamıyorum, iyi bir yere benziyordu.”

“Köy iÅŸte,” dedi ihtiyar omuz silkerek, “hepsi birbirine benzer.” Dalgın görünüyordu.

Garion yolu biraz çekilir hale getirmek için, ihtiyarı hikâye anlatmaya teşvik edebileceğini umarak sorular sormaya başladı.

“Kabalık kabul etmezsen bir ÅŸey soracağım: Neden bir adın yok senin?”

ihtiyar beyaz sakalını kaşıyarak, “Bir sürü adım var,” dedi. “Neredeyse yaşım kadar.”

“Benim bir tek adım var,” dedi Garion.

“Åžimdilik.”

“Ne?”

“Åžimdilik bir tek adın var,” diye izah etti ihtiyar. “Zamanla bir ad daha edinebilirsin, hatta birkaç tane. Bazı insanlar hayatları boyunca isim biriktirirler. Bazı isimler ise tıpkı elbise gibi eskir.”

“Pol Teyze sana İhtiyar Kurt diyor,” dedi Garion. “Biliyorum,” dedi ihtiyar. “Pol Teyzenle ben birbirimizi çok uzun süredir tanıyoruz.”

“Niye öyle diyor peki?”

“Pol Teyzen gibi bir kadının neyi neden yaptığını kim bilebilir

ki?”

“Ben de sana Bay Kurt diyebilir miyim?” diye sordu Garion. Isim-ler Garion için önemliydi ve ihtiyar masalcının bir adının olmaması onu hep rahatsız etmiÅŸti. Bu isimsizlik ihtiyarı eksik, bitmemiÅŸ kılıyordu sanki.

ihtiyar bir an Garion’un yüzüne ciddi bir ifadeyle baktı, sonra kahkahalarla gülmeye baÅŸladı. “Bay Kurt ha! Ne kadar da uygun. Yıllardır bana takılan isimlerin hepsinden daha fazla sevdim bunu.”

“izin veriyor musun?” diye sordu Garion. “Yani sana Bay Kurt diyebilir miyim?”

“Bu hoÅŸuma gider Garion, hem de çok hoÅŸuma gider.”

“Peki ÅŸimdi lütfen bana bir hikâye anlatır mısın Bay Kurt?” diye sordu Garion.

Bay Kurt yüzyıllar süren kasvetli, bitmek bilmez Arend iç savaşlarından şanlı maceralar ve karanlık ihanetler anlatmaya başlayınca, zaman da yol da daha çabuk geçer oldu.

Oldukça korkunç bir hikâyeden sonra Garion,” Arendler niye böyle?” diye sordu.

Kurt, bir eliyle dizginleri gevÅŸekçe tutup arabanın sürücü koltuÄŸunda geriye yaslanarak, “Arendler çok soyludur,” dedi. “Soyluluk da çok güvenilir bir özellik deÄŸildir, çünkü soylu insanlar bazen anlaşılmaz nedenlerle anlaşılmaz iÅŸler yaparlar.”

“Rundorig Arend,” dedi Garion. “Bazen, nasıl diyeyim, kafası pek hızlı çalışmıyormuÅŸ gibi geliyor bana, anlatabiliyor muyum?”

“O kadar soylu olmanın sonucu bu,” dedi Kurt. “Arendler soylu olmaya o kadar vakit harcıyorlar ki, baÅŸka ÅŸeyleri düşünmeye fırsat kalmıyor.”

Geniş bir tepenin zirvesini aştıklarında, önlerindeki vadide Yukarı Gralt köyünü gördüler. Kurşun rengi çatılı, gri taş duvarlı evlerden oluşan küçük küme, Garion için bir hayal kırıklığıydı. Tozlu beyaz iki yol tam burada kesişiyordu; dar ve eğri büğrü birkaç sokak daha vardı. Evler köşeli ve sağlam yapılıydı, ama yukarıdan, vadiye atılmış oyuncaklar gibi görünüyordu, ilerideki ufuk, doğu Sendarya dağlan

42

KEHANETİN OYUNCAĞI

43

SENDARYA

tarafından kesiliyordu ve yaz olmasına rağmen, dağların dorukları karla kaplıydı.

Yorgun atlan tepeden aşağı, köye doğru tırısa kalktı; nallan her adımda küçük toz bulutlan kaldmyordu. Az sonra köy merkezinin kaldınm taşlı sokaklarına varmışlardı. Köylüler, bir çiftlik arabasındaki bir ihtiyarla küçük bir çocuğa aldırmayacak kadar önemsiyorlardı kendilerini. Kadınlar entariler ve sivri şapkalar, erkeklerse uzun yelekler ve yumuşak kadife kasketler giyiyordu. Yüzlerinde kibirli bir ifade vardı ve kenara çekilip kendilerine yol veren birkaç çiftçiye hor görerek bakıyorlardı.

“Çok hoÅŸ insanlar, deÄŸil mi?” dedi Garion.

“Öyle sandıkları muhakkak,” dedi Kurt yüzünde hafif bir alayla. “Yiyecek bir ÅŸeyler bulma vaktidir, sen ne dersin?”

îhtiyar yemek lafını edene kadar farkında bile olmamasına raÄŸmen, Garion midesinin kazındığını keÅŸfetti. “Nereye gidebiliriz?” diye sordu. “Pek havalı görünüyor hepsi de. Sofralanna yabancı kabul ederler mi acaba?”

Kurt gülerek kemerinden şıngırdayan bir kese çıkardı. “Kendimize tanışlar edinmekte pek güçlük çekmeyiz herhalde,” dedi. “Burada insanın parasıyla yemek yiyebileceÄŸi yerler var.”

Parayla yemek yemek mi? Garion daha önce hiç böyle bir ÅŸey duymamıştı. Yemek vakti Faldor’un kapısına gelen herkes, mutlaka sofraya davet edilirdi. Bu köylülerin dünyası Faldor’un çiftliÄŸinin dünyasından çok farklıydı demek ki. “Ama benim param yok ki,” diye itiraz etti.

“Bendeki para ikimize de yeter,” diye teminat verdi Kurt, arabayı kapısının önündeki tabelada bir salkım üzüm olan büyük, alçak bir yapının önünde durdururken. Tabelada yazılar da vardı, ama Garion okuyamıyordu.

“Orada ne yazıyor Bay Kurt?” diye sordu, “içeride yiyecek ve içecek satıldığını yazıyor,” dedi Kurt arabadan atlayarak.

Garion özlemle, “Okumayı bilmek harika bir ÅŸey olmalı,” dedi.

îhtiyar hayretle ona baktı: “Sen okuyamıyor musun evlat?”

“Bana öğretecek kimseyi bulamadım,” dedi Garion. “Faldor biliyor galiba, ama çiftlikte baÅŸka hiç kimse bilmiyor.”

“Saçma,” diye homurdandı Kurt. “Teyzenle konuÅŸacağım bunu. Sorumluluklannı ihmal etmiÅŸ. Okumayı sana yıllarca önce öğretmiÅŸ

olması gerekirdi.”

“Pol Teyze okumayı biliyor mu?” diye sordu Garion hayretle.

“Tabii ki biliyor,” dedi Kurt, onu meyhaneye götürürken. “Pek bir faydasını görmediÄŸini söylüyor gerçi; ama onunla bu tartışmayı yıllar önce yapmıştık.” Garion’un eÄŸitim eksikliÄŸi ihtiyan epeyce kızdırmışa benziyordu.

Ama artık Garion onu dinlemiyordu, meyhanenin dumanlı havası daha çok ilgisini çekmişti. Girdikleri salon büyük ve karanlıktı; tavanı alçak ve kirişliydi, yerdeki taşlann aralanndan sazlar bitmişti. Hava soğuk olmamasına rağmen, ortadaki taş bir çukurda ateş yanıyordu ve duman kıvnlarak dört taş sütun üzerine yerleştirilmiş bacaya doğru yükseliyordu. Çeşitli masalarda toprak çanaklar içinde isli kandiller yanıyordu ve havada şarap ve ekşimiş bira kokusu vardı.<

Kategori: Bilim


Rasgele...